Önsöz
Kemal Gündoğan
Muzaffer Bal-1
Yaşar Günel
Hatun Aydoğan
Muzaffer Bal-2
Durmuş Öztürk
M. Aydın2- Ç.Ahmet
Muharrem Aydın1
Solmaz Günel
Babuko Hüseyin
İçlim Eda Aydoğan
YağmurÖykü Doğan
Yılmaz Bakar
Cevat Günel
Alim Aydoğan
Tuğrul Kara
Cemal Aydoğan
Esma Korkmaz
Seçil Günel
Sebati Günel
Ersin Öztürk
Kazım Aydoğan
Zeynel Öztürk
Gülüzar Aydoğan
İsmail Aydoğan
Ali Öztürk
Yusuf Aydın
Garipoğlu Hüsnü

Muzaffer Bal-2


ANASAYFA

İ Ç İ N D E K İ L E R
01- Sohbet Kararı - 18 Nisan 2014
02- Yenilenen Doğa - 29 Nisan 2014
03- Altın Madeni - 19 Mayıs 2014
04- Bir Olalım Diri Olalım - 05 Haziran 2014
05- Çoban Ali'nin Bir Tas Sütü - 09 Eylül 2014
06- Dağılan Sürü - 27 Eylül 2014
07- Nasihat ve Birlik - 17 Ekim 2014
08- Kimler Geldi, Kimler Geçti - 15 Kasım 2014
09- Tabiat ve Baraj - 28 Ekim 2015
10- Ardıç Dede’yi Ziyaret Ederek, İki Lafın Belini Kırdık - 10 Ekim 2016

bizimyazarlarimiz-foto-muzafferbal.jpg

bizimyazarlarimiz-baslik-incecubuk.jpg

Yazı Dizisi: "ALİAĞA’NIN KAVAĞININ ARDIÇ DEDE İLE SOHBETİ"

10.Bölüm: ARDIÇ DEDE’Yİ ZİYARET EDEREK, İKİ LAFIN BELİNİ KIRDIK - 10 Ekim 2016

-Ardıç Dede merhaba ben geldim
-Sen de kimsin, saçın sakalın uzamış, yaşın geçmiş, perişan biri bana ben geldim diyor. Tamam, selam Allah’ın selamı onu aldık da sen kimsin kimin fesisisin bana önce onu açıkla bakalım.

-Yahu ardıç dede, sen ulu ve de kutsal bir ardıç dede olarak beni böyle mi karşılıyorsun, aha darıldım gidiyorum.
-Dur evlat, sende kendini tanıt ki, bende ona göre davranım demi evlat.

-Ardıç Dede haklısın, beni bağışla, ben de kendimi senin gibi ünlü biri zannediyordum ama nafile. Köyden buraya çıkana kadar yoruldum, saçım başım dağıldı, ben de artık yaşlanmışım galiba. --Ben kendimi sana tanıtım da, söylersem kim olduğumu belki kızacaksın, ama yapacak bir şey yok, kaçışım da yok, ben kendi ayaklarımla sana geldim.
-Yahu perişan adam, çok uzattın anlat artık kim olduğunu. Ben hoşgörünün sembolüm, hele söyle bakalım.

-Bak ardıç dede, ben seninle Ala’gilin koça kavağı ile yaptığınız konuşmaları çalıp, herkese yazı ile ileten bu köyden Cicimali’in torunu Muzaffer Bal’ım, oh be nihayet söyledim.
-Tekrar hoş geldin, hele bir otur, sırtını da ver o koça gövdeme, ver ki kuvvet alasın. Önce çekinmene bir neden yok, o koça kavakla yaptığımız o sohbetlerin havada kalması yerine insanlara ulaşması çok daha önemli idi. Sana kızma değil, tam tersi sağ ol uzun ömürlü ol. Demek köye geldin ve oradan da beni ziyarete geldin. Bak bu meni çok memnun etti. Şimdi sen anlatacaksın ben dinleyeceğim.

-Tamam, ardıç dede sen sor ben anlatayım.
-Hani derler ya gurbetten gelenlere, yediğin içtiğin senin olsun, dağarcığında neyin var. Şimdi söyle bakalım yediğin içtiğin senin olsun gördüğün işittiğin ne var.

-Valla nereden başlım bilemiyorum, köye çok modern ve güzel evler yapılmış, her taraf yemyeşil, köylüler bahçelerini çiçeklerle donatılmış, her bahçenin çiçekleri birbirinden güzel. Ardıç Dede birde köyün etrafına dikilen ağaçlar gelişmiş, bunları düşünüp dikenlerin eline sağlık. Ayrıca bir şey daha dikkatimi çekti, bir kısım insanlar evlerinin etrafına ağaçlar dikmişler, bunlarda çok güzel olmuş, onlarında ellerine sağlık. Ayrıca, köyün içlerine çöp konteynerleri koymuşlar gerçekten bunlarda çok iyi olmuş.
-Dur aldın başını gidiyorsun, araziyi gezdin mi, söz çöpten açılmışken sorum dedim.

-Valla biraz gezdim Ardıç Dede, sana yalan söyleyecek halim yok. Arazide çok garip bir manzara gördüm. Her çeşmenin başında şişeler, poşetler, bazıları rast gele atılmış, bazıları poşetlere konmuş, amma orada bırakılmış. Bir gariplik var birileri çöpünü sağ, sola atarken birileri atılanı topluyormuş. Toplanan çöpler tekrar orada bırakılıyor, doğal olarak yaban hayvanları yiyecek var diye dağıtıyor etrafa. İnsan kendi kendine sormadan edemiyor. Toplanıp poşetlenen çöpler, şişeler getirilip köydeki çöp konteynerlerine konamaz mı?
-Peki değirmenlerin dereye gittin mi, orası ne alem de, ta buralara kadar sesler geliyor, bazen kalenin üzerinde sarı sarı makinaları görüyorum.


-Sözünü balla kestim Ardıç Dede, evet değirmenlerin dereyi gezdim. Devası makinalar çalışıyor, her tarafı tarumar etmişler. Ağaçlar kesilmiş, değirmenler yıkılmış, kalenin böğrüne kocaman temel kazılmış, tüm birbirinden güzel uzun taşlar kepçelerle dereye sürükleniyor. Aynı felaket tam karşısındaki Guzuluk Ormanına doğruda yapılmış. Bütün bunlar insanının canını acıtırken, en büyük acıda, o bölgede arazisi olanların bankalara para alma yarışları. Ne acı, hiç kimse yok olan tabiattan, yok olan vahşi hayvanlardan söz etmiyor. Birbirlerini gördüklerinde “ yahu kaç para aldın, işler uzuyor verecekleri beş kuruş, onun için bizi süründürüp duruyorlar. Sahi kardeşlerinden vekalet geldi mi?” soruları duyuyorsun. Ha şunu da söylüm herkes birbirine “bu halktan hiçbir şey olmaz” diye kendilerini avutuyorlar. Halbuki bu sözü şöyle söyleseler, “bizden hiçbir şey olmaz” o zaman daha gerçekçi olacak. İşte değirmen derenin durumu bu.

-Ha aklıma gelmişken sahi çağrı yapıldı. Doruk Tepeye gittin mi?
-Ardıç Dede gitmek üzere yola çıktık, yol arkadaşlarım yolda Doruk Tepeye değil Aşuğun Parın’ın üstündeki düzlüğe gideceğimizi söylediler. Nedenini sorduğumda ise, doruk Tepe’nin yerlerinin parsellendiğini ve oturaklar yapıldığını kimse kimsenin yerine oturamadığını söylediler. Bundan dolayı da, orada yer bulamayacağımızı ve de gideceğimiz yerin daha iyi olduğunu belirttiler. Bizde oraya gittik iyi de etmişiz.
-Peki, duyduğum kadarı ile, o düzlüğe üstü kapalı, etrafı açık yer çevirmiş bir vatandaş. Bazıları onun mescit Olduğunu söylüyor, sen nasıl gördün.

-Doğru üstü kapalı etrafı çevrili değil, mescitte benzer pek yönü yok, ama tam kıble tarafına yapılan çeşmenin arka duvarı, yapılan yerin içine geliyor. İşte o duvar da bir tane tesbih, bir tanede seccade asılıydı namaz kılmak için. Önce önemsemedim, daha sonra rakı bardaklara konduğunda bu işin ciddi olduğunu düşündüm.
-Nasıl yani.

-Bak Ardıç Dede, biz burada rakı içerken, oraya gelen birinin namaz kılmak istediğini düşündüm. Eğer bu kişiler ters kişiler ise, orada bir belanın kaçınılmaz olduğu apaçık ortada. Diğer bir tehlike de yüzlerce yıldır bizim için kutsal sayılan Burgababa ve Aşun Par’ının, Doruk Tepe yapılarak terk edilmesi ve bu kutsal yerlere bir başka inançtan olan ve Burgababa gibi kutsallara, inançlarının gereği karşı olanların sahiplenmesi düşünülmesi gerekir ciddi olarak. Öyle değil mi Ardıç Dede?
-Evet, gerçekten bu mesele çok ciddi bir mesele ve de üzerinde düşünülmesi gerekir. Gerekir de köy halkı ne diyor konuştun mu?

- Doğru söylemek gerekirse konuşamadım, çünkü konuşacak kimseyi bulamadım. Herkes eğlenme peşinde, kimi dağlarda çeşme başlarını mekan tutmuş, kimi evlerde üç beş kişi bir araya gelip kağıt oynuyor. Ne onların konuşacak halleri var, ne benim onlara cesaret ederek konuşma açacak halim var. Köydeki insanlar, birbirinden kopuk, farklı guruplar oluşturarak birbirlerinden birbirlerini soyutlamışlar.
-Ayağa kalktın gideceksin galiba, bana o kadar karamsarlık ektin ki hiç mi burada ışık yok ne söylüyorsun

-Tabi ki var, var olmasına varda biraz fazla zaman ve enerji harcamak gerekir. Ali Aydoğan dostum var. O bu konu da uzun zamandır uğraş veriyor. Tüm köylüleri nerede, hangi ülkede olursa olsun, bir Üst Birlik çatısı altında birleştirmeye çalışıyor. Ben önceleri çok sıcak bakmazken, zaman içinde bunun zorunlu olduğunu gördüm ve savunuyorum. Bu Üst Birlik’te birçok konular konuşulur, tartışılır ve ortak çözümler bulunacağına inanıyorum. Bu zor ama imkansız değil. Evet, ayrılmak zorundayız, akşam olmadan yanımda ki bu delikanlı ile Gelincik Taşına inip, bir çay demlemek istiyoruz. Haydi, sana daha nice yıllar dilerim Ardıç Dede.
-Güle güle demeden aklıma bir şey geldi, köyü konuşmaktan benim sorunumu unuttum.

-Nedir senin sorunun Ardıç Dede söyle.
-Bak kollarıma bir bir baltalanıyor, tek kola kaldım, eğer sahip çıkmasanız yerimde yerler esecek. Civroşon’dan bazı gençler gelip baltalarını bende deniyorlar, nedeni ise, sadece beni Kırıntılar kutsal saydıkları için. Haydi, yolun açık olsun, bu sohbetimizi de yaz. Bende kışın sakin zamanda Alagil’in o koça kavağına anlatırım. Ey saçı sakalı birbirine karışmış ihtiyar Hızır yoldaşın olsun.


muzaffer bal - altınoluk



-----------------------------------------------

9.Bölüm: BARAJ VE TABİAT - 28 Ekim 2015

-Merhaba koça kavak, seninle uzun dönemdir bir sohbet etmedik. Beni duymuyor musun, neden cevap vermiyorsun. Senin oralardan çok gürültü geliyor. Eğer beni duyamıyorsan akşam konuşalım.
-Tamam, ardıç dede, sesin gürültüden tam olarak anlaşılmıyor. Akşam sesler kesilir, görüşürüz.
-Tamam.


Ardıç dede kendi kendine gürültüyü düşünürken, “Yahu bu ayda köy boşaldı ama, bu gürültü neden?” diye kafa yorup kavramaya çalışırken, tavşanları, çoğalmış bir aile olarak etrafını sarar. Ardıç dede, boş durmaktansa şu tavşancıklarımla bir has mal olalım deyip, lafa dalar.
-Ne yaptınız bu yaz, bakıyorum biraz daha çoğalmışsınız. İyide olmuş, birbirinizden güzelsiniz. Artık kendinize bir yuva hazırlayın, önümüz kış.
- Tamam, ardıç dede, tamamda sen ne yaptın yalnız bu yaz.

- Ben mi, ben yalnız değildim, ziyaret eden insanlar oldu, uzaklardan türküleri dinledim, bazen hüzünlendim, bazen sevindim derken gelip geçti yaz. Geçti de köyde bir şeyler oluyor, Koça Kavağa sormaya çalıştım, ama gürültüden anlaşamadık. Siz geziyorsunuz belki ne olduğunu bilirsiniz.
- Tam olarak bilmiyoruz, ama bizde köyde bir gariplik olduğunu hissediyoruz. Kargalar, diğer kuşlar, hatta kurtlar bile tedirgin. Yılanlar kaçıyor derelerden, ama nedenini bilemiyoruz, kimse konuşmuyor.

- Durun bakalım, akşam yaklaşıyor, Koça Kavaktan öğreniriz.
Koca Kavağın seslenişi duyuldu.
- Hey Ardıç Dede gürültü durdu, beni duyuyor musun, nasılsın, iyimisin?

- Evet, şimdi çok rahat duyuyorum, nedir o gürültü? Köyde neler oluyor, sincapların nasıl?
- Sincaplarım çok tedirgin, gürültü onları tedirgin ediyor.

- O gürültü, insan sesi değildi, davul – zurna sesi de değil, bana balta, testere sesleri gibi geliyor.
- Yanılmadın Ardıç Dede, tam da anladığın gibi. Benim sincaplarım da bundan tedirgin.

-Peki, ne oldu Koça Kavak anlat bakalım?
- O balta, hızar sesleri büyük dereden gelmekte, istersen bana ne yapacağız diye gelen saksağan sana anlatsın. O tam da oradan gelmekte.

- Peki, anlatsın bakalım.
- Ardıç dede merhaba, dedi Saksağan. Ben hemen derdimizi sana anlatmaya başliim. Büyük Dereye, hani değirmenlerin olduğu dereye baraj mı ne yapacak devlet. İşte bu bizi çok tedirgin etti. Biz de oralarda yaşayan börtü böcek, kurt kuş, yılanı çayanı tüm canlılar toplandık, bu baraj mı neyse bizim yaşam alanlarımızı yok edecek. biz ne yapabiliriz diye konuştuk. Sonunda ne yapacağımıza kesin karar veremedik. Sonra toplananlar beni seçip dediler ki sen git koça kavağa bizim derdimizi anlat. Ben de anlatmaya geldim. İyi ki gelmişim, sizin sohbetinize rastladı. Şimdi söyle bana Ardıç Dede, sen kutsal ve ulusun bize akıl ver.

- İyi oldu da olmasına ben burada kocamış bir ardıcım sana nasıl yardım edebilirim? Sen köylülere gitsen onlar buna bir çare bulurlar. Sen kuşsun kuş kadar beynin var derler demesine ama sen tüm olanları koça Kavağa anlat, o onlara anlatır. O koça kavaktır, onun sözlerini dinlerler. Öyle değil mi Koça Kavak?
- Öyle olmasına öyle de, o ağaçları kesenler zaten bu köyden insanlar. Herkes tarlasındaki, bostanındaki ağacı kesmeye başladı. Her gün buradan geçerken kendi aralarına konuşuyorlar.

- Peki, ne diyorlar?
- Ne diyecekler, diyorlar ki: yahu bu baraj ne kadar güzel oluyor. Allah devletimizden razı olsun, baraj yapılacak köyümüz susuzluktan kurtulacak.

- Nasıl yani köye içme suyu mu verilecekmiş, ben anlamadım. Şunu doğru dürüst olarak anlatsana bi.
- Yok yok Ardıç Dede, içme suyu değil. Oradan su alacaklarmış köye bostanlarını sulayacaklarmış.

- Yahu Koça Kavak, köyü görmüyor musun, her tarafa bina yaptılar, hangi bostanı sulayacaklar. Sanki bostan mı bıraktılar. Ayrıca diyelim ki 15 -20 evin bostanı var, o barajdan nasıl suyu köye alacaklar, önlerinde koca kale var. O kaleyi aşıp suyu köye almaları için, kalenin üstüne kadar suyun dolması gerekir. Bu ne demek sen biliyor musun? Barajın önünü öyle yükseltmesi gerekir ki, suyun birikmesi Harmancun altına kadar dolması gerekir, yoğurt taşının oradan suyolu açıp köye gelsin. Bu imkansız. Birde baraja su motoru atıp, suyu köye pompalanması gerekir. Bu da imkansız, bunu da yapabilmek için, yine kalenin yarısına kadar su dolması gerekir barajın. Diyelim doldu, her ev su motorumu atacak. Tek büyük motor attıklarını düşünsek bile, bu köylüler hayatta anlaşamazlar. Görmüyorsun, bir karış yer yüzünden kardeş kardeşle kavgalı. Yok yok, bu köylüleri anlayıp da anlayamıyorum. Sen anladın mı Koça Kavak?
- Valla Ardıç Dede ben sana söylüm, bu köylüler mücadele etmemek için gerekçeler üretiyorlar. Biliyorsun, insanlar biz mücadele edemiyoruz demez. Bunun yerine hayaller üretirler, işte bu köylülerde hayal üreterek kendilerini teselli ediyorlar. Ben zaten bu köylüleri düşünmüyorum. Olan kurda-kuşa börtü böceğe yok olan olacak ağaçlara acıyorum.

- Doğru söylüyorsun ama sadece canlılar değil, bu köyün tarihi kadar eski olan değirmenler yok olacak. Şimdi ki köylülerin kutsal sayıp, yayladan gelirken yoğurt döktüğü, niyaz ettiği o yoğurt taşını o kadar kutsamışlar ki. HZ: Ali’nin atının izlerini görmüşler. Tam karşısındaki derenin karşı tarafındaki kayadan HZ. Ali atını oradan yoğurt taşına atlatmış ve de atının yanında tayı da varmış. Bu bir efsane olsa bile, o köylüler için kutsal. Ben bunların kendi tarihlerine kültürlerine de saygı duymuyorlar. Lafa gelince mangalda kül bırakmıyorlar.
- He doğru söylersin Ardıç Dede, hepsi de okumuş yazmış insanlar. Onlar zannediyor ki tabiat sadece onların faydalanması için oluşmuş. İnsanlar var olmadan önce tabiatın canlıları vardı. Aha yanımdaki saksağan, sincaplar senin yanındaki tavşanlar, yanımdan geçen yılanlar. İşte doğa bunlar. Bunlar yok olunca, o insanlar ne kadar yaşar.

- Bak Koça Kavak, köylülerin anlattıklarını tavşanlar da dinledi, inan bana tavşanlarda kahkaha ile gülüyorlar. Bu köylüler şunu hiç düşünmüyorlar, devlet aşağıdaki köyler için baraj yapıyor. Hayır, o da esas değil, bir müteahhit para kazansın sonra ne olursa olsun. Müteahhittin parası tüm canlıların canından daha önemli.
- Ah Ardıç Dede, bu köylülere bunları anlatamasın, onlar her şeyi biliyorlar, onun için boşuna yorulmayalım. Ben kendimizden de korkuyorum, biri gelip habu içi boş kavak, aha burada ne duruyor, yaşadığı kadar yaşadı der baltayı vurur. Sana şimdilik dokunmazlar, halla senin azda olsa kutsallığın var, bu köylülerin yanında.

- Doğru söylüyorsun Koça Kavak. Saksağana da söyle bu köylülerden bir fayda yok, onlar istimlakdan aldıkları üç beş kuruşa bakıyorlar, hayvanların yaşam alanı yok oluyor, tarih yok oluyor umurlarına gelmiyor. Haydi, hoşça kal.

Saksağan çaresiz bir şekilde, boynu bükük, belki de son bir defe daha kesilmeyen ağaçları ziyaret etmek için büyük dereye doğru uçup gözden kayıp oldu.

muzaffer bal - altınoluk - 28 – 10 - 2015


-----------------------------------------------

8. Bölüm: KİMLER GELDİ - KİMLER GİTTİ – 15 Kasım 2014

- Hey Aliağa’nın Kavağı, nerelerdesin, ne yaparsın artık sende yalnız kaldın dostum. Sincapların nasıl soğuklar geldi, nerede korunuyorlar. Islıklarımı da duymadın.
- Merhaba ardıç Dede, duymamışım şu bizim sincaplarımla uğraşıyordum. Onların rahat etmesi için, gövdemdeki kovukta yer gösteriyordum. Ben iyiyim, biraz yalnız kaldım ama gürültüde yormuştu. Senin tavşanların nerelerde, yavrular büyüdü mü? Ardıç Dede, yanlış duymadıysam ıslık çaldım dedin.

-Evet, ne oldu çalamam mı yani.
-Tabi Ardıç Dede çalarsın, çalarsın da ıslık sesini Şükrü Dayı duydu ise valla küfürü yemiştirsin. Bak, ben tavşanları soruyorum ama tavşanının bacaklarından söz etmiyorum, çünkü Şükrü Dayı hemen o tavşanlarının bacaklarını münasip yerime sokar diye.

- İyi ki uyardın bu Şükrü Dayıyı duymuştum. Madem lafı bu dünyadan göçenlerden başlatın, bu konuşmayı hatırladıklarımızın özeliklerini kısa kısa olarak anarsak, geçmişe de gitmiş oluruz.
-O zaman sen yukardan başla, ben de aşağıdan devam ederim.

-Tamam, başlığımda, nereden kimden başlım, sıra ile gidemem, rast gele aklıma geldikçe anlatırım.
*İlk aklıma gelen Cinali, Cinali çok yaşlı olmasına karşı, yayla yollarını kazmasını ve küreğini omuzun vurur yol yapımına başlardı.
*Posbıyık, beyaz sakalı ve cığaradan bıyıkları sararmış şekilde cemlerde sazını eline alır, o gür sesi ile demelere başlardı.
*Cemden söz etmişken Hüseyin Şıh’ı analım. Hüseyin Şıh, gelmiş geçmiş en bilge dede olduğunu söyleye bilirim. Hüseyin Şıh, okuyan yazan tam bir bilge dede idi.
* Molla Salih hazır cevap biri idi, cevabını da mani ile verirdi. Yaşasaydı bize de şu maniyi yakardı:
“Hey koça ihtiyarlar, konuşup durursunuz,
Konuştuklarınız dinleyicilerinize hava cıva,
Yaşlılıktan çeneniz düştü.
Düşen çenenizi benim gibi bir gün bağlarlar
Peşinizden birazcık ağlarlar,
Sonra oturur şerefinize bir dolu içerler.”
*Ha bir de Topalaliğilin Bilal’ı vardı, topal bacağına bakmaz, köyün her işinin içinde vardır. Su davası, yayla davası, çorak davası gibi.
* Hamza diyince aklıma anbar gelir, çok iyi anbar yapardı. Bir de eğer işi yoksa bir anbarı bir kışta yapardı. Ağır çalışırdı ama temiz çalışırdı.
Hey gidi Koçakavak yine dertlendim. Ben şöyle bir soluklanım sen de dereninin aşağısındakilerindi anlat.

-Tamam Ardıç Dede, ben de Gayirgillerden başlım.
*Gayirin Alisi, davulcu, zurnacı, kemenceci yani tam bir çalgıcı.
*Gayrın Hüseyni, o da Şiran’ın, Alucra’nın en iyi zurnacısı idi. Bu sülale bana göre ayrıca konuşulması gereken bir sülale, sanki dünyaya müzikle gelmişler.
*Fikri Ağa, köyün ortasındaki konağı ve içindeki babayiğit, güzel gelinleri ve çimen dağlarından bir türlü indiremediği koyun sürüsü sözleri, belki de hayalinin olması gerekeni anlattığı kimseye zararı olmayan bu abartısı köylüler tarafından hoş karşılanırdı.
*Kerimin Yağabı, uzun dönem muhtarlık yaptı, ama belki de en önemli aklımda kalan, elinden hiç eksik etmediği küreği. Bu küreği beline koyup, şöyle bir küreğe belini sürtmesi. Düşünüyorum da acaba mezarına koydukları küreğini beline dayayıp hâlâ belini sürtüyor mu?
*Gülagilin Hasanı, belki de köyün en yoksullarından biri olmasına rağmen gönlü çok zengin, radyosunu sonuna kadar açarak, fakiri fukarası var dinlesin demesi, aynı zamanda gözünün birinin çok az görmesine rağmen, duvar yaparken benim gözüm hem şakul, hem tarazı diyip duvarı örmesi.
*Ezizin Hasanı, dinan koyum diyerek sözüne başlayan, belli dönem muhtarlık yapmış, Tamzaranın Deresi türküsü ile bütün kızgını alacak kadar çok severdi.
*Üsük Dede, kendi köyünde dede olarak çok ciddiye alınmamasına karşılık, Kars’ta çok önem verilen bir dede. Kars’ta müritleri vardı, zaman zaman Kars’a gidip onlara görgü cemi yapardı.
*İbil, düşünüyorum acaba geceleri çıkıp koruduğu meşeyi geziyor mu?
* Satuk, köyün dişçisi, köyün, kırık çıkıkçısı, hayvanlara doğum yaptıran, kısacası köyün diplomasız doktoru, veterineri idi.
*Emine’nin Hasanı, Emine’nin Hasanı Kırıntı köyün de en farklı insanlardandı. Bütün işlerini çok ağır yapardı. Ama yaptığı işler çok sağlamdır, tırpan dövmesi tam yarım gün alırdı, ama üç gün tırpana dokunmazdı. Çok öneli bir özelliği de, tarlalarının kenarına kenevir ekerdi. O kenevirden sicimler yapardı.
*Eğri Aziz, yürümesinden dolayı bu lakabı almış, Mollagil’in Vahit’in hakka yürümesi ile imamlığı almış ölene kadar da kimseye vermedi. Bir özelliği de günlük tutardı. Şimdi o günlükler nerde bilemem ama çok önemli olduğuna inanıyorum.
*Anşagil’in Alisi, 1925 lerde köyün muhtarlığını yaparken köye telefonu getirdi ve kendisini Balogil’in ağası sayan biri idi.
*Alaman, horonların olmasa olması idi, horuna girdiği o iri yarı vücudunun tümünü titretip, sesi ile de vücuduna eşlik ederdi. Alman denmesi de o iri vücudu idi. Gelinin önünde, Toramanların Çakırı ile nereden öğrendiler bilemem ama kama bıçak oynamasını herkes hayranlıkla seyir ederdi.
*Toramanların çakırını söyledik ya aklıma rakı şişesine su doldurup kafasına dikip sarhoşluk numarası ile Civroşon daki düğünde başı kimseye vermemişti.
*Toraman, uzun yıllar köy bekçiliği yapmış, en hatırladığım hareketi de, elinde özel koça bir saatle suyun sıra ile tarlaların, bostanların sıvarılmasına bekçilik yapması.
*Molla, köyün en dini bilgesi ve imamlığını yaptı. Molla aynı zamanda okulun yapılmasındaki en önemli insanı idi. Esef, babası Mollaya danışarak ve onun olurunu alarak okulun yapılmasını kabul eder. Madem Esef’ten bahs ettik, devam edelim. Esef, Kırıntı Köyü’nün en renkli muhtarlarındandır. Kazadaki Cumhuriyet kutlamalarına atına rakı içirip, Şiran’a dinamitler atarak girerdi. Okulu o günkü zor şatlara karşın, otoritesi ile yaptırmıştır.
*Bir de kardeşi Vahit vardır, Esef’in tam tersi sakin, okuyan, dini bilgisi oldukça yüksek olan, babasından miras kalan imamlığı sürdürdü.
*Garahalilin Yusuf’u, aklımda kalan iki özeliği var, biri sakala şiddetle karşı, ikincisi de köyün en iyi nişancısı, tüfeğini eline alıp diz çökünce vuramayacağı hedef yoktu.
* Bir de garahalilin İsmail’i vardı, oldukça tenbel bir özelliğe sahipti. Bu tenbelliği, ona yukarı mahalleden birinin, tahtadan yapılan kenefini sırtına sarıp evine getirmesini hatırlıyorum. Bir de tarlasını eker ve hasat zamanına kadar tarlaya uğramaz, komşularından birinin uyarması ile tarlaya gider, gittiğinde tarlasının ekin yerine çakır dikenleri ile dolmuş olduğunu görünce, şöyle bir bakar ve şapkasını çıkarır tarlaya vurur, kafasını yukarı kaldırır, ellerini havaya açarak ey Allahım, sen İsmail olsan, ben de Allah olsam sen bana ne derdin, işte bende sana onu söylüyorum der.
*Veligilin Şükrü’sü, etliye sütliye karışmayan, bir çatma bulunca gün boyunca yorulmadan çömeldiğini hatırlarım. Galiba mezarda da böyle bir çatmanın dibinde çömeliyordur.
*İbo, Osman Çayırında olması iyi, belki geceleri Hıdirelz’in Tepesine sırtında su taşıyordur. Belki de yeni bir ağaç diker.
*Cicimali, Cicimali kendisini, toprağa ve de dine adamış, köy işlerine karışmayan, kendisine türkü yaktıracak kadar da horoncu. “Cicim cicim mor ize – cicim gelecek bize, selam söyle horoz – ötmesin sabah karşı”, Cicimaliye yakılmış türküdür.
*Tamas, atının üstünde şatavatlı duran, yabancı köylerle en çok ilişki kurandı. Kendine özel konağı vardı. Bir de rivayete göre et kavurması pişerken eli ile karıştırırmış.
*Helim ağa, nereden ağa olu bilememem ama bir ağa gibi davranırdı. Köyün toplu işlerinde kendi bedenen çalışmaz ama o gür sesi ile ha uşaklar ha diyerek, herkesi çoşa getirirdi.
*Cicimaliğilin Memedi, nerede görürsen gör cığarası dudağında, girebisi elinde ya harmcu, yada çayırlara doğru giderdi. İyi öküz koşar ve beslerdi. Amcası Cicimalinin karşı çıkmasına rağmen köy muhtarlığı yaptı.
*Soğilli Kürt Memed, evine karşı çok sert olan, ama dışarıya hiçbir zararı olmayan biri idi.
Ardıç Dede çok uzatım ama aklıma geleni anlatım kimse darılması deim, ama daha çok eksik var. Lafı güzar ettiysek af ola.

-Kimseye kastimiz yok hatırladıklarımızı andık, hata yaptıysak af ola. Yalnız ne kadar erkek egemen toplumda yaşadığımız fark ettim, haydi hoşça kal.
-Hoşça kal.

muzaffer bal - altınoluk 15 – 11- 2014
-.-.-.-.-.-.-

Merhaba Muzaffer Bey,
Büyüklerimizi yaşatma bakımından güzel bir yazı olmuş, beyninize sağlık. Eğer hatırladıkların olursa yazıp gönderirsen eklerim.
Yazını bitirirken erkek egemen toplum oluşumuzdan söz etmişsin. Öyleyse bunun ardından yeni bir yazı hazırlaman kaçınılmaz oldu. Büyük analarımızı yazarsan harika olur. Şimdiden kolay gelsin.
Teşekkürler.
A.A. – Ankara – 15 Kasım 2014




-----------------------------------------------

7. Bölüm: NASİHAT VE BİRLİK – 17 Ekim 2014

- Merhaba Ardıç Dede, nasılsın görüşmeyeli, ne var ne yok sizin oralarda. Tavşanların ne yapıyor? Yeni değişik misafirlerin var mı?
- Merhaba koça Kavak, ben oldukça iyiyim, sadece yavaş yavaş soğuklar başladı. Tavşanlarım da çok iyi gözüküyorlar, değişen, aile biraz daha büyümüş, büyük tavşanların yanın da hoplayıp zıplayan sevimli küçükler var. Senin sincapların ne durum da, zannediyorum ki köyün tenhalaşması ile biraz daha rahatlamışlardır. Ceviz getiriyorlar mı, köyde epey ceviz ağacı yetişti. Sincaplarda zannederim daha rahat olmuşlardır.

- Evet, Ardıç Dede, köy epey tenhalaştı, tabi o gürültüde de kayıp olunca biraz hüzünlendim. Sincaplarım oldukça iyi zıplayıp duruyorlar, getirdikleri cevizleri de kıtır kıtır kırıp keyiflerine bakıyorlar.
- Köy halkı senin yanından geçiyorlar, hiç dedi kodu yok mu, bana anlatacağın Koça Kavak.

- Olmaz olur mu ardıç Dede, ama biraz geçmişi ansak sonra konuşacak çok var.
- Tamam, seni mi kırayım Koca Kavak anlat bakalım.

- Hani, senin yanında Sığnak tarafında Hasan’ın Dolaştığı Taş var ya o taş hala duruyor de mi. Ben yaşlandım buradan artık göremiyorum da, gözlükte alamadım.
- Evet, duruyor Koça Kavak duruyor, niye soruyorsun ki.

- Hasan’ın Dolaştığı Taş, bu köyün mal yayan çocuklar, gençler için saat görevini görüyordu. Çobanlar Hasan’ın Dolaştığı Taşın gölgesine bakarak öğlen olduğuna karar verip, bez çantalarından mendile sardıkları çökeleklerini çıkarıp, bostanlardan yoldukları soğanları da çıkarıp, somun ekmeğine katıklık yaparak midelerine indirmeye başlarlar. Yine eve dönüşlerini de Hasan’ın Dolaştığı Taşın gölgesi belirler. Bu zamanı bildiren taş dedelerinden kendilerine kalmış. Öyle ki eve erken giderlerse, evin büyüklerinden bir sürü azar eşidirler, tabi geç kalırlarsa da. Ha aklıma gelmişken yahu neden bu taşa Hasan’ın Dolaştığı Taş demişler. Keşke birileri bunu biliyorsa yazsa.
- Koça Kavak, gelecek nesle aktarmak için güzel bir anı. Ama benim hissettiğim, senin bana soracağın başka bir şeyler var galiba, yanılıyor muyum?

- Yanılmıyorsun Ardıç Dede, gerçekten sana soracağım şeyler var.
- Hadi sor bakalım aklımın erdiği kadar cevap veririm.

- Yahu Ardıç Dede, sen kutsal bir ağaçsın, bu köyün en büyüğüsün, bu köyde yaşayanlara hiçbir öğüdün yok mu? Ben kavak olduğum için, benim senin kadar kafam çalışmaz. Hatta insanlar birbirine kavakta da boy var, ama ne işe yarar diye kavakların aklının olmadığını ima ederler.
- Bak Koça Kavak, sen o insanlara aldırma, onlar düşünmeden konuşuyorlar. Geven içinde, işe yaramayanlar için geven derler. Yani gevenin gölgesi yokmuş onun için söylüyorlarmış. Halbuki geven hayvanlar için en besleyici bitki.

- Lafını balla kestim Ardıç Dede, aklıma biri geldi. Onu sana anlatım, sen belki görmemiştirsin. Baloğil’in alt tarafında oturan Çilali diye biri vardı. Bu Çilali sonbahar olunca dağlardan Geven söker, söktüğü gevenleri eve getirir, ateşte ütüler ve köklerini, dallarını bir kütüğün üstüne kor kendisi de bir iskemle alır, üzerine oturur. Girebisini eline alır, mendili ile bir taraftan terini siler, bir taraftan Geveni dövmeye başlardı. Dövdüğü gevenleri kışın hayvanlarına yedirirdi. Neyse Ardıç dede, kusura bakma aklıma geldi de sözünü kestim.
- Çok iyi ettin Koça Kavak, bunu ben bilmiyordum. Çok güzel bir örnek. Tabi ki birçok nasihatim var. Var da kim dinleyecek onu bilmiyorum.

- Sen söyle Ardıç Dede, mutlaka birileri dinler.
- Bak benim birinci nasihatim, köylülerin önce birlik olmalı. Sadece birlik olmaları yetmez. Birliği en geniş şekilde yapmalı. Bunu biliyorsun daha önce birkaç defa konuşmuştuk. Tekrar tekrar söylemek gerekir ki, artık gecikmeden bir “Üst Birlik” şeklinde bir çatı yapmaları gerek. O üst birlik köyün iğneden ipliğe her sorunu köylülerle konuşmalı ve çözümler yaratmalı.

- Peki, bu birlik kimlerden oluşacak diye sorsam.
- Tabi, iyi ki sordun, yoksa atlayacaktım. Önce mevcut dernekler, muhtarlık, sonra tüm Kırıntı Halkı. Özelikle her çalışmada ihmal edilen kadınlar öne çıkmalı. Gördüğüm kadarıyla, derneklerde, muhtarlıkta erkek egemenliği var. Lafa gelince, biz Kızılbaşız, bizde kadın erkek eşit diye söylüyorlar. Ama baktığımızda hiç de öyle değil. Kadınlar harekete geçerse bu birlik daha rahat kurulur diye düşünüyorum.

- Peki diyelim ki bu üst birlik kuruldu Ardıç Dede, bu birlik ne yapacak?
- Öncelikle, şu maden belası için araştırma komisyonu kurmalı. Bu komisyon İstanbul, Ankara, Avrupa dernekleri kurmalı. Köyden ise, muhtarlık olmalı. Bu komisyon öncelikle altın madenin ne olup olmadığı, zararları nedir diye geniş araştırma yapmalı. Madenle ilgili uzman kişilerle temas kurup bilgi almalı, aynı şekilde bu uzmanlar derneklere çağrılıp halka bilgi vermelerini sağlamalı. Üçüncüsü, altın çıkan maden yerlerdeki halkla görüşmeli ve onların mücadele tecrübesinden yaralanmalı. Dördüncüsü ise, bütün bu çalışmaları köylülerle paylaşılmalı. Bunu dışında şimdiden yapılacak iş, köyün girişine siyanürlü altın madeni istemiyoruz yazılı pankart asılmalı. Bu pankart, paslanmaz bir şeye yazılmalı. Bunun dışında her ev sahibi evin camına siyanürle ölmek istemiyoruz, köyümüzde sağlıklı yaşamak istiyoruz yazılmalı diye düşünüyorum.

- Dur ne yaptın Ardıç Dede ne yaptın, şimdi köylüler diyecekler ki, Ardıç Dede doluyu tarlaya çağırıyor.
- Bak Koça Kavak, ben doluyu tarlaya çağırmıyorum, dolu gelip tarlayı yok etmeden tedbir alınmasını söylüyorum.

- Anladım Ardıç Dede, seni yordum, tekrar laflamak üzere tavşanlarınla sana hoşça kal.
- Sana da Koça Kavak, sincaplarınla sağlıkça kal.

Muzaffer bal - altınoluk - 16- 10 - 2014

(Üst Birlik yazıları: A.A.Yazılarım + Ardıç Dede İle Sohbet + “Üst Birlik Gerekir – Ekip Yönetimi – Güç Birlik Yaratır” başlıklı yazılar.)


-----------------------------------------------

6. Bölüm: DAĞILAN SÜRÜ – 27 Eylül 2014

- Hey koça kavak bir ses duydum, sen mi beni sesledin?
- Evet, evet bendim Ardıç Dede, ne yapıyorsun, nasılsın, sen biraz yüksektesin, üşüyor musun. Komşuların olan tavşanlar, gelmeye başladı mı?

- Valla ileri yaşıma rağmen çok iyiyim, soğuklar ise henüz çok fazla değil, tavşanlarımda yavaş yavaş gelmeye başladılar. Senin evindeki sincaplar nasıl, onlarla aran iyi olduğunu biliyorum.

-Ya koça kavak, geçen sohbetimizde Çoban Ali’den bahis etmiştik ya, biraz daha konuşalım mı?
- Neden olmasın Ardıç Dede, benim de merak ettiğim şeyler var, hemen sana sorum. Çoban Ali çok önemli bir çoban değil mi, çok usta bir çobandı. Davarını yayarken, her zaman davarı toplu tutmaya çalışıyordu, bunu da ıslığı ile yapıyordu. Neden bu kadar titiz davranıyordu, yoksa laf olsun diye yapmadığını biliyordum.

- İyi dinle Koça Kavak, Çoban Ali, sadece çoban değil, aynı zamanda çobanlığını düşünerek yapardı. Ona tabiat çok şey öğretmişti. Çoban Ali, davarını toplu tutmak zorundadır. Çünkü dağılan davara her an bir kurt saldırıp bir koyunu alabilir. Koyunların toplu olarak bir arada oldukları zaman, kurdun koyunlara saldırması daha zor olur. Onun için, koyunları bir arada tutmak için, kendine göre koyunlarla bir konuşma dili geliştirmişti. Koyunlara çaldığı ıslıkla koyunlara ne yapmalarını anlatır. Çoban Ali ye bunu vahşi tabiat öğretti. Kutlar öğretti. Dağınık olan davarı kurt kapar bunu tüm çobanlar bilir.
- Yahu Ardıç Dede, çok önemli bir konu açtın. MÜsade edersen bu konuyu biraz açım.

- Tabi Koça Kavak, yine aklına ne geldi. Orada yalnız kaldın da ondan mı korktun, kurtlar sana ne yapacak? İnsanların da odunu çok, onlarda sana dokunmaz.
- Dalga geçme Ardıç Dede, çok ciddi bu konu, bu olay tüm köylüleri ve canlı tabiatı ilgilendiriyor.

- Yahu Koca Kavak, biracık şaka yapalım dedim ama, galiba iş ciddi. Nedir tüm canlıları ilgilendiren tehlike. Hele bir anlat. Merakla dinliyorum.
- Bak ardıç Dede, altın madeni tekrar gündeme geldi. Hani Burgababa söylemişti ya eteklerimi delik deşik ettiler. İşte o madenciler tekrar harekete geçeceklermiş.
- Peki, sen köyün içindesin köylüler ne diyor, ne yapıyorlar.

- Valla köylülerin durumu çok iç açıcı değil.
- Yani.

- Köylüler darmadağın, bir araya gelecekleri yerine, tam tersine küçük guruplar şeklinden birbirinden kopuk yaşıyorlar, günlerini gün yapmakla meşguller. Senin anlayacağın dağınık sürü gibiler, işte bu dağınıktan kurtlar yaralanacaklar. Biliyorsun, kurt bir koyunu alır gider, bu madenci kurtlar ise, tüm tabiatı öldürmek, insanları da köylerinden göç ettirecekler. Sade Kırıntı değil tüm Şiran ovası tehlike altında.

- Sen ne diyorsun Koça Kavak, bu bir felaket. Nasıl olur da buna Kırıntılar ve diğer köylüler bu kadar duyarsız kalırlar. Neden birleşip, ne gibi tedbirler alınacaksa almıyorlar. Bak sana Çoban Ali’nin, davarına aldığı tedbiri anlatım. Bu çoban o köyden biri, ondan hiçbir şey öğrenmemişler mi? Adam koyunlarını korumak için tek başına bir arada nasıl tutacağını öğrenmiş. Biliyorsun, kurtlar toplu duran davarı önce dağıtmak için saldırırlar sonra sürünün dışına çıkan koyunu kaparlar. Bu köylülere daha saldırmadan dağılmışlar.
- Aynen öyle ne yazık ki Ardıç Dede. Tabi birde vurdum duymazlık hakim, “olmaz böyle bir şey, zaten birkaç kişi işi abartıyor, işte her yeri deldiler, ama yeterli maden bulamadılar” gibi sözleri yoldan geçenlerden hep duyuyorum.

- Dur hele Koça Kavak, bu söylediklerine inanıyorlar mı peki?
- Evet, ne yazık ki inanıyorlar veya bir araya gelmemek için inanmak istiyorlar.

- Peki, şimdi anlamaya çalıştım. Peki, sen Koça Kavak, dile gelsen köylülerine ne derdin.
- Ardıç Dede, benim dile gelmeme gerek yok, benim söyleyeceğimi söyleyenler var. Bazı köylüler, maden tehlikesini gördükleri için, aynı zamanda da köyün diğer önemli sorunlarını çözmek için dağınık olan köylüleri bir araya getirip ve üst bir birlikte toplamak isteyenler var. Ben de zaten dile gelsem aynısını söylerdim. Ben buradan geçen bazılarından duydum bu konuşmaları.

- Ne güzel düşünmüş, bunu düşünen. Üst birlikte bir araya gelirseler, diğer köylüleri de etkilerler. Öyle değil mi Koça Kavak.
- Evet, Ardıç Dede, Hasan Derviş’in bana aktardığı çok önemli bir söz var ( pirimiz derki, bir olalım diri olalım)

- Valla ben de bir atasözü ile bunu desteklim ( sürüden ayrılanı kurt kapar) ben de bunu çoban Ali’den duydum. Hey Koca Kavak galiba tavşanlar bana doğru geliyor, hoşça kal, rüyanda Hızırı göresin.
- Sana da iyi geceler, benim de sincaplarım cıyaklayıp duruyor, uykuları geldi galiba, karşımdaki cicimaliğilin Abadi de ışıkları söndürdü. Ardıç Dede sen de rüyanda Burgababayı göresin.

Muzaffer Bal - Altınoluk – 27. 09. 2014


----------------------------------------------

5. Bölüm: ÇOBAN ALİ’NİN BİR TAS SÜTÜ – 09 Eylül 2014

- Hey koca kavak, epeydir konuşamıyoruz, köydeki gürültüden de sana sesimi duyuramadım. Ne alemdesin, nasılsın, sıhhatin nasıl? Yediğin içtiğin senin olsun, dagırcığında ne var?

- Merhaba Ardıç Dede, sesini duymak ne güzel, epeydir konuşamadık, özlemişim sesini. Ne garip, kendini görüyorum ama sesini duyamıyorum. Benim sıhhatim yaşlılığın dışında çok iyi, sen nasılsın, ne alemdesin? Buralar oldukça kalabalıktı ve tabi çok hoş olan bir gürültü vardı. Evet gürültü diyorum ama, gerçekten çok hoştu. Bir düşünsene, bir dönem yapayalnız kalmıştık, öyle bir duyguya kapıldım ki köylülerimi ve de özelikle genç köylülerimi göremeyeceğim. Şükür olsun hepçisini gördüm, seslerini duydum; bu az bişe mi? Kimi sohbet ediyor, kimi türkü söylüyor. Kadınlı erkekli kol kola geziyorlar, benim burada daha bundan büyük mutluluk mu olur. Sadece, kağnı arabalarının yerini ateve denen gürültülü araçlar aldı, onlar biraz çok ses çıkarıyorlar, ama ne yapacaksın gelişen dünya diyorlar, bizde onu kabul ettik. Ben biraz fazla konuştum, kusura bakma senin dağarcığın da neler var Ardıç Dede?

- Söylediklerine katıyorum, ben de onları yanımda görmek ve de seslerini duymak isterim. Galiba köye biracık uzağım ama kuşbakışı uzaktan da olsa izliyorum. Bazıları beni görmeye de geliyor, çok memnun olduğumu söylerim. Valla Koça Kavak ben neyi özledim biliyor musun, şu bahar gelince çoban Ali’nin davarlarını, hani birde davarı çevirmek, yatırmak için çaldığı ıslıklar var ya o ne marifet, bir ıslık çalıyor, davar yön değiştiriyor, bir ıslık çalıyor davar toplanıyor. Başka bir ıslık çalıyor davar kalkıp yayılmaya başlıyor. Ne kadar marifetli bir çobandı de mi? Hele bir de çantasından çıkardığı tasına, koyunların bir kaçını sağıp, önceden, hemen yanı başımda yaktığı ateş de kızdırdığı patlayıp çatlamayan taşları alıp sahandaki sütün içine birer birer atması ve sütün fokur foku kaynaması varya içme de yanında yat. O sütü burada içenler içtikten sonra dudaklarını yalamaları var ya, işte o kefi çoban Ali'ye anlatırken sen gel de dinle.

- Ey Ardıç Dede, neden birkaç koyundan sağıyordu da, bir koyundan sağmıyordu, topu topu bir tas süt.

- Bak Koça Kavak, çoban Ali aklılı bir çobandı, eğer bir koyundan sağsa, o koyunun sahibine haksızlık etmiş olacak, birçok ve de sahipleri ayrı ayrı olan koyunlardan sağarak, hem az sağmış oluyordu, hem de ayı ayrı sahibi olandan sağıyor ki akşama kadarda o koyunlar sütü biriktirsin diye düşünüyordu. Ne zekice bir düşünce de mi?

- Evet, öyle Ardıç Dede. Buralardan sana vereceğim haber, biraz kadınların giyim kuşamı. Bak, bu bizim köylüler İstanbul’a gidip uzun zaman gelmiyorlardı ya, hele bundan 15-20 sene önce geldiklerinde tanıyamıyordum her biri şehirli olmuşlardı ve de öyle giyiniyorlardı. Buna pek alışamıyordum. Son senelerde gelen kadınların giyimi kuşamı allı, pulu, kırmızılı, yeşilli giysiler, oh be, işte benim köyüm özüne döndü dedim. Bazılarının bu giysilerini giyenlerin arkasından konuştuklarını duyuyorum, bu beni rahatsız ediyor.

- Boş ver be Koça Kavak, bu köy artık büyüdü, her şeyi herkes hakkında söylerler. Önemli olan şehirde şehirli gibi davranmaları, köyde de özü gibi davranmaları. Ben de uzaktan parlayan elbiseleri, yıldır yanan pulları izledikçe çok memnun oluyorum. Bak dertlerimi deştin, Burgababa’ya giderken, o kadınların o elbiselerin içinde bir de uzun saçaklı kuşakları bağlayıp türkü söylemeleri ve ara sıra birileri uykurma ile türkülere can katmaları ne kadar hoşuma giderdi. Yine dertleştim oh ulan oh.

- Ardıç Dede, öyle bir oh çektin ki bir yedmişliğim olsa devirirdim sincaplarımla, onlarda dertlendi ve sana döndüler. Neyse bazen yüz yüze konuşmak ne kadar güzel, neleri konuşuyoruz. Şu insanlarda bizim gibi yapsalar da yüz yüze konuşsalar, birbirlerini anlarlar, kimin ne düşündüğünü bilirler. Birbiri ile konuşmadıkları zaman, ancak birbiri hakkın da dedikodu üretiyorlar.

- Ya Koça Kavak belki de birbirimizi anlamak yeni düşünceler üretmek, yanlışlarımızı anlamak ve onları düzeltmek, işte her şey cemal cemela konuşmaktan geçiyor. Bak, ulularımız sırt sırta değil cemal camala cem düzenini oluşturmuşlar. Ha, benim oh çekmeme benim tavşanlarımda durdular ve yüzüme baktılar, dertlenme dercesine. Haydi, hoşça kal şimdilik Koça kavak.

- Hoşça kal Ardıç Dede, sağlam dur kış geliyor. Beyaz örtüyü sağlam karşıla.

muzaffer bal - altınoluk - 8- 9-2014

-----------------------------------------------

4. Bölüm: BİRLİK OLALIM DİRİ OLALIM – 5 Haziran 2014

- Ardıç Dede, Ali Aydoğan uzun bir dönemdir Kırıntılıların birliği üzerine çağrılar yapıyor. Ben de bu çağrıları izlemeye çalışıyorum. Seninle sohbetlerinde de dile getiriyor. Çok geniş bir toplum ve değişik yerlerde yaşayan bir toplum. Böyle geniş toplumların aynı zamanda çok geniş sorunları ortaya çıkması da kaçınılmaz.
- Evet, Koca KavakAli ile bunu konuşuyoruz. Özellikle yazın o çeşitli illerde, devletlerde yaşayanlar köye gelmekteler, işte o zaman gerçekten sorunlar daha büyük oluyor.

-Sözünü balla kestim Ardıç Dede, ben köyün içinde sayılırım, ondan dolayı köy sorunlarını daha çok görüyor ve duyuyorum. Hatta bazen konuşmalar yakınmalar şaşıyor ve gülüyorum.
- Neden Koca Kavak hem şaşıyor hem de neden gülüyorsun anlayamadım.

- Bunda anlamayacak ne var Ardıç Dede. Sorunlar bu köyün sorunları ve sorunlardan dert yananlar da yine bu köylüler. Sorunları da çözeceklerde bu köylüler, buna gülünmez mi Ardıç Dede? Yoksa ağlayayım mı?
- Yahu koça Kavak, sorunların çözümü sorunları yaratanlar çözmek durumda değiller mi, birde böyle düşün.

- Doğru söylüyorsun, bu kadar kalabalık toplum bu köyün sorunlarını çözebilir. Bakıyorum da birçok sorunu çözdü dernekler vasıtasıyla. Yollar, köyün çevresini ağaçlandırma, kanalizasyon, okulun tadilatı gibi daha birçok sorunu çözebildiler. Peki, nasıl çözdüler?
- Bunları ben de izliyorum gerçekten çok güzel işler yaptılar. Bunları dernekte bir araya gelerek başardılar. Ama sorunlar nüfus çoğaldıkça derneklerin dağınık olduğundan yetersiz hale geldiğini görüyorum.

- Evet, doğru söylüyorsun, büyük sorunları çözmek için daha geniş bir şekilde birleşmek durumda. Ne kadar geniş birlik olunursa sorunlar o kadar kolay çözülür, yani birlikten kuvvet doğar de mi Ardıç Dede?
- Doğru söylüyorsun, Koca Kavak. Hece Bektaş ne demiş: “Birlik olalım dirlik olalım.”

- Şunu mu söylüyorsun Ardıç Dede, bu mevcut dernekler, kendi aralarında birleşmeseler bile, Ali’nin dediği gibi, derneklerin bir araya gelerek, bir üst birlik kurup, bu üst birlik vasıtasıyla dağınık halkı da birleştirerek en zor sorunlar konuşularak çözülebilinir. Birleşerek oluşacak güçle devletin yapması gerekenlerinde daha rahat yaptırılır diye düşünüyorum.
- Doğru düşünüyorsun Koca Kavak, peki bunu neden yapmıyorlar?

- Sorunu cevaplamaya çalışım. Bu günkü sohbeti ben, bu soruna cevap verecek sorunlar üzerinden yapacaktım, ama birlik sorununu konuşurken nasıl olsa ortaya gelir diye düşündüm. Her canlı genetik olarak kendini düşünür, bak ağaçlar güneşten yaralanmak için bir biri ile yarışır. Hayvanlar yaşamak için birbirinin yiyeceğini kapmaya çalışır en basitinden. İnsanlar da genetik olarak bencildirler. Bu insanın ilk döneminde ayakta kalma mücadelesinden kalan bir genetik hastalıktır. Bu hastalık, birliklerin oluşmasını engellemekte olduğunu düşünüyorum. Sence de öyle mi Ardıç Dede?

- Valla Koca Kavak, biraz derine mi daldın, ama iyi de ettin. Bencillik kader mi, yoksa yok edilecek bir hastalık mı? Ben bencilliğin bir kader değil, bir genetik hastalık olarak görüyorum. Her hastalığın mutlaka tedavisi vardır. Yeter ki hastalığı teşhis edelim. Birlik olmanın hastalığı bencillikse, o zaman bencilliği tedavi etmemiz gerekir yani kendi kendimizi tedavi etmemiz gerekir.

- Peki, bu hastalığın ilacı nedir Ardıç Dede, söyler misin? Sen kutsal sayılırsın.
- Estağfurullah Koca kavak, benciliğin ilacını sana çok basit birkaç örnek veriyim. Bak bir insan kendi bahçesini sularken komşusunun bahçesi su istiyorsa o komşusunun bahçesini de sularsa; bir insan komşusunun bahçesindeki bir ağaç devrilecek duruma gelmiş ise, o ağacın yanına bir kazık çakıp bağlarsa; kendi bahçesine suyu haddinden fazla kullandığı zaman komşularının susuz kalacağını düşünürse; mezarlıklarda kendi akrabasının mezarının otunu ayıklarken, yandaki mezarın otunu alırsa; kendi kapısını süpürürken komşusu yoksa onun kapısını süpürse ve bunun gibi çok basit, ama benciliği giderek yok edecek ilaçları vardır.

- Belki buradan başlamak gerek Ardıç Dede. Gerçekten çok basit reçete yazdın ama çok önemli gördüm ben de. Müsaade edersen ben de birkaç katkı yapmak isterim. Sağ ol, benciliğini yenmek için bir araya gelip konuşmak, birbirini anlamak ve birbirinin yanlışlarını dostça konuşmakta bence benciliğin tedavisi için öneli ilaç olur diye düşünüyorum.
- Doğru söylüyorsun, hiçbir insan her şeyi bilemez. ben bilirim diye söylerse işte o bencilik hastalığını sürdüreceğim diyordur. Hiçbir insan her şeyi bilemez, her insanın birbirinden öğreneceği çok şey vardır. Bir şey daha aklıma geldi. Bir insan tanıdığın insanın başarısını takdir etmiyorsa o da kıskançlıktandır, kıskançlığın kökünü bencilikte aramak gerek de mi Ardıç Dede?

- Doğru şeyler söyledin, daha çok şey söylenebilinir. Ben de şu birlik olayını önemsiyor ve ulu bir Ardıç Dede olarak Köylülerime çağrı yapıyorum: Önce oturun bir araya,karşılıklı ve bu birliğin iyi ve kötü yönlerini bir konuşun, sonra karar verin.
- Ardıç Dede, beklide benciliğin yenilmesine yardımcı olacak, senin söylediğin gibi bir araya gelip konuşmak. Bir de ben şunu hatırladım, bananecilik, ben olmasam da olur, gitsin yapsınlar. Bu da bencilikten değil mi Ardıç Dede?

- Tabi ki bencillikten gelmekte. Bütün buna rağmen, belki de Ali gibi bu birlikte ısrarcı olmak gerek, yoksa bu köyün sorunları çözülemez.
_ Bende seninin gibi düşünüyorum Ardıç Dede. Israrla bu birlik savunulursa başarılır. Hay Allah az kalsın unutacaktım, dün gece Hasan Derviş rüyamda bana geldi, sana da selamı var. Bana sincapları koru dedi, sana da dağ keçilerini iyi korusun dedi, haydi yakında görüşmek üzere hoşça kal.
-Koca Kavaksen de hoşça kal, gelecek sohbetimizi biraz daha renkli şeyler üzerine yapalım. Hasan Derviş’e emanet ol.

Muzaffer Bal – Altınoluk – 04.06.2014

-----------------------------------------------

3. Bölüm: ALTIN MADENİ – 19 Mayıs 2014

- Merhaba Ardıç Dede, nasılsın iyi misin?
- Sağ ol Koca Kavak, sağ ol çok iyim buralar yeşillenmeye başladı, kuşlar uçuyor, dağ keçileri yavaş yavaş etrafta çoğalmaya ve zıp zıp zıplamaya başladılar. Ben de, inan Koca Kavak onları kıskançlıkla izliyorum.

-Benim de buralarda sincaplar oynayıp, zıplamaya başladı. Ha, nerede kalmıştık, tamam, tamam cem de kalmıştık. Merak etme Ardıç Dede cemi anlatmayacam, yoldan geçenlerden bir çok şey duyuyorum onun için cemi hatırladım.
- Ne konuşuyorlar ne duydun Koca Kavak?

- Ardıç Dede, bir çok insan çantalarında dosyalarla kasabanın yolunu tutuğunu söylüyorlar.
- Bu seni niye rahatsız etti, herkes isterse dosyayla, isterse heybe ile kasabaya giderler, öyle değil mi Koca Kavak.

-Öyle olmasına öyle de, bu dosyadalar mahkeme dosyaları, yani birbirini şikayet etme, dava açma dosyaları. Dosya sahiplerinin yine konuşmalarından şunu öğrendim. Bütünü, hemen hemen yer meselesinden ve de kardeşlerin birbirini şikayeti. Benim anlamadığım bir şey var, bu yerleri terk ettiler, gittiler, bir zaman geçti geri döndüler ve evler yapmaya başladılar, bunlar güzel. Galiba sorun gidenlerin büyük bir bölümünün babaları, dedeleri ölmüş, dönenler onların çocukları, torunları işte bunlar baba mülkünü pay etmekte birbirine girdiler. Tabi bu üzücü bir durum, işte cemi bunun için hatırladım. Köyün göçten önce de, birçok insan arasında problemler vardı, ama kimse kasabadaki mahkemenin yolunu tutmuyordu. Cemde oluşan Görgü Ceminde halk tarafından sulha bağlanırdı. Küskünler, barıştırılırdı, öyle değil mi Ardıç Dede?
- Öyle Koca Kavak haklısın, gerçekten bu acı bir durum. Ben başka bir şey anlatacağım, yahu, bunlar 1 metre yer için kardeşlerini mahkemeye şikayet ederken köyleri yok oluyor, onu görmüyorlar.

-Nasıl yani, Ardıç Dede?
-Bende çok fark edememiştim, bu dağlarda bir şeyler oluyordu da anlayamadım. Seninle sohbete başladıktan sonra, galiba biraz daha köye yönelik meseleleri düşünmeye başladım. İşte öyle düşünürken uyuya kalmışım ki, düzgün taranmış koca sakalı, başında sarı abanisi, sırtında yeşil abası ile biri ışık büyük bir ışık içinde yanımda belirdi. Önce çok korktum, canımı almaya gelen Azrail sandım. Sonra aklım başıma geldi, Azrail nur içinde gelmez dedim ve iyice baktım ki nur içindeki aksakalı Burğababa değil mi, hemen kendime çeki düzen verdim, elini öptüm, hoş geldin dedim. Rahat ol Ardıç, senin o Koca Kavakla köy üzerine sohbet etmenize çok memnun oldum, benim de önemli anlatacaklarım var. Ben de, senin aracınla bu sohbete yardımcı olmak istedim. – Tabi, tabi uluların ulusu, biz hata da yapabiliriz, sende bizi düzelt.
– Ben sizi düzeltmeye değil, benim de derdim var, hem de tüm köylüleri, dağlardaki canlıları, hatta tüm Şiran ovasını, Kelkit çayını ve Kelkit çayının suladığı her yeri ilgilendiriyor.
- Nasıl yani.
– Bu köylüler, 1 metre için, kardeşler birbirine girerken, dağları, özelikle benim böğrümü delik deşik etti madenciler. Artık canım acıyor, ama özelikle tüm canlıları düşünüyorum. Haydi, eyvallah Ardıç, yine ara, ara gelirim, sen çağırdığın zaman oradayım.

- Ne oldu Koca Kavak, sesin soluğun kesildi.
- Ardıç Dede neden sesim suluğum tutulmasın, koca ermiş Burgababa sana geliyor ve seninle dertleşiyor. Sohbetimize dahil oluyor, bu bizi nasıl ne kadar yükün altına soktuğunun farkında değil misin? Tabi soluğum tutulur. Şöyle bir düşün Ardıç Dede, 1 metre yer için birine girenleri, yarın bu yerlerin tümünü, zorunlu olarak terk edecekler, bunun farkında değiller. Altın madencileri mübarek Burgababa’nın böğründen başlıyorlar delmeye ve o siyanür zahirini akıtıyorlar. Peki, benim anlamadığım şey neden bu köylüler üzerine gidip kurbanlar kestiği ziyaretlerine sahip çıkmıyorlar. Bir de o madencileri görmüyorlar mı bu kadar insan?

- Görmez olmazlar mı, tabi görüyorlar ama madencilerin burada altın rezervlerinin yeterli olmadığı yalanına inanmak istiyorlar, çünkü onlar köylerini çok seviyorlar. Sevmek bazen insanının gözünü kör eder, bunun farkında değiller. Bir gün gelecek iş işten geçecek. İşte o zaman atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş olacak. Koca Kavak, memleketin birçok yerinde bu madenciler, ha bire maden çıkarmak için delik deşik ediyorlar, işte o yerlerden bir tanesi de İda Dağları ( Kaz Dağları ) bu dağın zirvesinde yatan Sarı Kızdan haber aldım. Oradaki köylüler özellikle de kadınlar, madencileri köylerine sokmamak için direniyorlarmış. Sadece kendileri direnmiyorlarmış, birçok çevrecilerle, çevre üzerine uzman çevre mühendisleri ile bağ kurmuşlar, onlardan öğreniyorlar ve onlara da kendileri mücadele deneyimlerini anlatıyorlarmış.

- Peki, Ardıç Dede buraya kadarını anladım da kafama takılan bir soru var. Bu mücadelenin sonucunu alabiliyorlar mı, yoksa boşuna mı mücadele ediyorlar?
-Aldığım habere göre, birkaç yerde maden arama çalışmalarını mahkeme kanalı ile durdurmuşlar, sonuç ne olur o tabi ki belli değil. Koca Kavak sana o direnişçilerden 74-75 yaşlarındaki bir kadının konuşmasından bir şey söylüm bak. O yaşlı kadın diyor ki, (bu madencileri önce durdurmaya çalışacağız, durdurabildiğimiz kadar durdururuz. Eğer durduramasak, gelecekte torunlar, toçaklar diyemez ki, yahu şu bizimkiler kendi keyiflerine baktı ve bu dağlar madencinin çöplüğüne döndü. Evet, işte biz bu yaşta bunun için bile direneceğiz.) Galiba Koca Kavak soruna cevap oldu.

- Evet, Ardıç Dede anladım, hem de çok iyi anladım. Ardıç Dede düşünüyorum da yazın her ağacın altında rakı içenler yarın rakılarına koymak için su bulamayacaklar. Ha unutma Ardıç Dede Burgababa bir daha gelirse veya sen gidersen benimim için elini öp, hayır duasını al. Haydi, bu günlükte bu kadar yeter. Başka bir gün yine dertleşiriz.

Muzaffer Bal - Altınoluk



-----------------------------------------------

2. Bölüm: YENİLENEN DOĞA - 29 Nisan 2014

-Hey koca kavak hala dinlenmedin mi, sen bayağı yaşlanmışsın galiba.
-Kusura bakma Ardıç Dede, kolay değil tam 527 yaşın üstündeyim, bir de içten çürüdüm ve çobanların oymasıyla da iyice inceldim. Köy göçmeden önce, mal çobanları yağmur yağınca hemen kovuğuma sığınırlardı. Ben de onları yağmurdan korurdum. Ah, ah o çocukların bazıları var ya...

-Ne oldu koca kavak, niye birden ah çektin, ne güzel anlatıyordun.
-Evet, Ardıç Dede o çocukları ben çok seviyordum, ama bazıları nereden bulurlardı bilmem hemen kibriti çıkarır, sığındıkları yerde ateş yakmaya başlarlardı. Tabi ateş gövdemi de etkiler bazen de yakardı, işte o zaman ne acı çekerdim ne acı. Kusura bakma Ardıç Dede, bu insanoğlu niye kendi dışındaki canlıların da canı olduğunu ve onların da canının acıdığını düşünmezler.

-Nasıl yani?
-Nasıl olacak Ardıç Dede, sen kutsal ağaç olarak kabul edildiğin, üstelik köyden uzak olduğun için fazla etkilenmiyorsun. Bir düşün, adam ( erkek ) oradan geçerken canı sıkılır, önüne gelen bir ağaca baltasını, girebisini sallar, genç fidanlar düşer, biraz yaşlılar ise ciddi yara alırlar, işte o yaraların iyileştirmesi seneler gerektirir. Bir balta yarası, bir ağacın 3-4 sene daha geç büyümesine sebep olur. Yahu bu insanoğlunu anlamak mümkün değil, birbirine kızarlar hırsını ağaçlardan alırlar. Bunların ataları ( ağaç kesen baş keser ) demiş ama bunlar tam tersini yapıyorlar. Ardıç Dede yine dertlendim, ama haklıyım burası bir Kızılbaş köyü olduğu için, ardıç ağacı kutsal sayallar. Şunu da söylemek gerek, bu köyün üst tarafı tamamen ardıç ağcı idi onları da bu köylü kesti.

-Evet, koca kavak benim dedelerimi babalarımı bu köyün dedeleri, babaları kesti. Onu ben gördüm. Tabi bunlar kötü tarafları, ama güzel şeyler de var yapılan. Bak sen çok daha rahat görüyorsun, köyden gidenlerin çocukları, köyü gelecek nesle unutturmamak için kurdukları dernek vasıtasıyla yüzlerce ağaç diktiler, suladılar, büyüttüler, gerçekten çok büyük fedakârlık yaptılar, sağ olsunlar, ömürleri uzun olsun. Ağaçlarda bayağı gelişti büyüdüler.
-Öyle Ardıç Dede, gerçekten yağmur çamur demeden çalıştılar. Bu yiğit insanları bile köyde kıskananlar oldu. Bunu da söylemek gerek, bazı insanlar, dikilen fidanları söküp evinin bahçesine götürdü, bazı insanlar, fidanların içine hayvan bıraktı. Şuna şükür etmek gerek yine de, bu hain, kıskanç insan tipleri azınlıkta idi de, ağaçların altın da kaval çalacak hâle geldiler.

-Doğru söylüyorsun, kuru dereninin oradan bazen yanık, yanık kaval sesi geliyor bana kadar. Bende buradan gördüğümü söylüm: Sogilin başı yeşillendi, kale yeşillendi, Tabiat Tanrı da bu fidan dikenlere yardım etmeye başladı, o da kendini yeniledi ve hızla her tarafı yeşile boyadı. Ben bu yaşıma kadar şunu gözlemledim. Tabiatı bir tek insanoğlu tahrip ediyor, insanlar dokunmasa tabiat kendi kendini yeniliyor, bir kısım ağaçlar kururken bir kısım ağaçlar, o kurumuşların yerini dolduruyor. Tabiat tüm canlılarla dengesini sağlar. Tabiat sadece insanoğlu için var olmadı, insanoğlu kadar diğer canlıların da hakkı var bu tabiatta, öyle değil mi koca kavak.
-Doğru söylüyorsun Ardıç Dede, işte buna bilgelik denir. Madem Tabiat Tanrıdan açtın, biraz konuşalım istersen. Bak Ardıç Dede, bu tabiatta her canlının kendi görevi var, örneğin ardıç kuşları ardıcın tohumlarını toprağa gömer, oradan ardıç fidesi çıkar, kargalar cevizleri alır dağlara, bayırlara bırakır, oralardan da ceviz fidanları çıkar. Küçük ağaç kurtlarının bile bu tabiatın yaşamasında katkısı var, ağaç kurtları özelikle yerde kurumuş ağaçların çürümesine yardım eder. Çürüyen ağaçlar yapraklar ormana gübre olur. Solucanlar toprağın havalanmasına yardım eder. Öyle ki birçok hayvan hareket hâlindeyken bitki tohumlarını torakla karışmasını sağlar. De mi Ardıç Dede?

-Öyle koca kavak, ben de sana bir tanesini söylüm, ayı var ya, hani bildiğimiz koca oğlan yediği yabani armutları dışkısı ile dağa taşa eker, bak ayı çoğaldı, her yerde armut ağaçları türedi. Bak unutacaktım, aklımda idi, hani ben bayağı yüksekteyim ya birçok şeyi görüyorum. Bu insanlar tabiattaki ağaçlara zarar verirken bu yetmiymiş gibi, tabiata can veren suları da hayır adına yok ediyorlar.
-Nasıl yani anlamadım.

-Haklısın, sen oradan göremiyorsun, ama yoldan geçenlerden duyabilirsin. Dağın, ormanın, dağın eteklerinde ki gözelere musallat oldular. Nasıl mı, insanlar nerede bir su birikintisi bulsa hemen orayı kazıp, 20-30 metre plastik boru getirip, sonra da suyu o borulara bağlayıp, yol kenarına indiriyorlar. Oraya da taştan bir çeşme dedikleri yer yapıyorlar, bir de bu filancının hayrı yazısını konduruveriyorlar. Sonra ne oluyor biliyor musun, o sudan su içen tüm kuşlar, böcekler, yılanlar, hayvanlar susuz kalıyor.
-Ardıç Dede hele bi dur, yine aldın sazı eline gidiyorsun. Niye o saydığın canlılar susuz kalsın ki, gider o çeşme denen yerden içerler. Yoldan geçen yolcular da o çeşmeden su içip, çeşmeyi yapanların geçmişlerine bir rahmet okumaz mı?

-Dinle koca kavak, sana iki cevap verecem, birincisi hayvanlar içgüdüsel hareket ederler. O gözenin bulunduğu yeri keşif edince, içgüdüsel olarak susayınca doğru oraya gider. Orada suyu bulmasa aranmaya başlar bu da ciddi bir zaman alır. Ayrıca bir de yerinden oynayamayan canlılar var, otlar ağaçlar, çiçekler bunların da ölümü demektir. Şimdi düşün o çeşmenin üzerine bilmem kimin hayrı diye yazanı, hayır mı işlemiş oldu yoksa bir ton beddua mı alıyor. Zaten bir kaç sene sonra da o çeşme kuruyor, akmayan bir beton veya taş yığını olarak kalıyor. Gelen insanlar da akmayan ve üzerinde, bilmem kimim hayrı yazısı görünce, işte bunun hayrı bu kadar diyor.
-Valla Ardıç Dede, bunu hiç düşünmemiştim, ben de buradan geçenlerden filanca yere, anamın, babamın hayrına çeşme yaptırdım diye konuşarak gidiyorlardı.

-Onlar öğünsünler, ben de Kızılbaşların kutsal ardıcı olarak şunu söylüm onlara, boşuna sağ solu kurutmayın, herkes bu dünyadan götüreceğini yanında götürür, sonra yapılanların hepisi desinler diye yapılıyor. Yapanlar da bunu çok iyi biliyorlar. Her kış dede, onlara cemde bunu anlatıyordu.
-Tamam, Ardıç Dede anladım, sen de yoruldun, ben de, artık dinlenelim. Bir daha ki konuşmamızı sen belirledin. İyi dinlenmeler.
Sana da.

muzaffer bal - altınoluk - 21.04.2014

(Merhaba Muzaffer Bey. Güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler. Ancak, çeşmelerle ilgili yazdıklarında çelişkiye düştüm. Değindiğin anlamda haklı olabilirsin ama çeşmelerin bir kısmı atıl, dağınık ve sızıntı durumdaki suların toplanmasıyla yapılmıştır sanırım. Önüne konan oluklara dolan sularla da hayvanlar için daha yararlı hâle gelmiş olamazlar mı? Sevgiler. - A.A.)

-----------------------------------------------

1. Bölüm: SOHBET KARARI - 18 Nisan 2014

Geçen gece bir sincap geldi bana, güzel mi güzel, kibar mı kibar, şöyle bir baktı suratıma ve söze başladı.

-Hey Muzaffer, sana Aliağa’nın Kavağından selam getirdim.
-Sağ ol ama bana neden selam için seni gönderdi.
-Bilmem ama ben elçiyim, ben Aliağa’nın Kavağının kovuklarında yaşıyorum, bu tarafa yolum düştü, konuşmaları sana iletmek istedim.
-Neyi ileteceksin, ne konuşuluyor oralarda söyle bakalım.
-Valla ihtiyar kavak dertli, diyor ki, Ardıç Dede ile sürekli Ali diye biri var sohbet ediyor, benim de söyleyeceklerim var, ama kimse benimle ilgilenmiyor.
-Nasıl yani, anlamadım.
-Nasıl olacak, açıkçası sen de ihtiyar kavağın anlatacaklarını yaz. Yani onunla biraz ilgilen. Aha geldi aha gidecek, gitmeden bir şeyler anlatmak istiyor.
-Tamam, dur sana iki ceviz içi vereyim.

Elimle yorganı fırlatıp kalktığımda, o güzel sevimli Sincap yoktu. Gözlerimi iyice açtığımda odam karanlıktı ve bir tek ben vardım. Şöyle başımı iki elimin arasına alıp, karanlıkta düşünmeye başladım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama güneş ana karnından doğmaya başlamıştı. Peki, ben ne yazabilirim diye düşünürken, birden aklıma iki ihtiyarın yalnızken ne yaptıkları geldi aklıma. Bu ihtiyarlar mutlaka birbiri ile konuşuyorlardır, acaba ne konuşuyorlar diye onları dinlemeye başladım. Şimdi bakalım ne konuşuyorlar? Her iki ihtiyardan da özür dilerim kendilerini dinlediğim için.

*

-Hey Ardıç Dede beni duyuyor musun?
-Yahu ne bağırıyorsun senin karşında yaşlı biri mi var?
-Tamam tamam, ihtiyar delikanlı diyorum öyleyse. Biliyorsun bu aylarda köyde neredeyse kimse kalmadı, gürültü de yok, biraz canım sıkıldı. Dedim ki yahu iki ihtiyar, biraz köy dedikodusu yapsak nasıl olur? Tabii ki kimseyi incitmeden.
- Olur, koca kavak neden olmasın, şu an yalnızım. Biraz önce bir tilki misafirimdi; bir süre gövdeme yaslanarak dinlendi ve gitti.
- Ardıç Dede, benim de daimi misafirlerim var ama onlardan sakınacak bir şeyim yok, onlara ben ev oluyorum, sincaplarla artık aileyiz.
-Koca kavak söyle bakalım bu yaz nasıl geçti?

-Ardıç Dede, köy bu yaz çok kalabalık ve gürültülüydü. Biliyorsun bu köyün halkının büyük bölümü benim önümdeki bostanlar yolundan geçiyor. Türküler, şarkılar, erkekli kadınlı kol kola, boyun boyuna neşeli şekilde geçip gidiyorlar. Bağırmadıkları, sincaplarımı rahatsız etmedikleri sürece ben de kendimi gençliğe kaptırıp uykurmak geliyor içimden. Ha, bazılarından şikâyetçiyim, buraya yaşımı künyemi yazan tabelaya kurşun, taş atıyorlar. Bu durum, benim sincaplarımı kuşlarımı rahatsız ediyor. Okunmaz hâle gelen künyemi okumak isteyen meraklılar, araştırmacılar bilgilenemiyor. İşte ardıç dede böyle dertlerim var.

-Çok üzülme koca kavak, o kendini bilmezler gün gelecek hatalarını anlayacak. Sen yine neşeli, olumlu yönleri görmeye çalış. Peki, sana bir şey sormak isterim köy göçmeden önceki durumu hatırlıyor musun?
-Tabi tabi nasıl hatırlamam Ardıç Dede, sen de yukardan kuş bakışı bizi seyir ediyorsun, sen de o günleri gördün. Eğer yaşlılıktan unutursam bana hatırlat.
-Tamam, koca kavak, ben de kendi hatırladıklarımı sana anlatırım.
-Anlaştık, ben nerden başlayayım diye şu yaşlı kafamı azacık toplayayım hele.
-Koca kavak istersen, köylülerin tarlalarını ektiği, biçtiği dönemden başla geriye doğru git.

-Sağol Ardıç Dede şimdi gözümü kapadım, yanımdan gacur, gucur sese giden öküz arabalarını görmeye başladım. Arabalara alabildiğince buğday sapı yüklemişler, bazı arabaların yanından kadınların, bazı arabaların yanında erkekler ho, ho hadi aslanım benim, hadi güzelim seslerle öküzleri severek, gönlünü alarak öküzlerin arabalarını çekilmesini sağlamaya çalışıyorlar. Benim üst tarafımdan geçen yol, bostanların yolu düz olduğu için, kısmen öküzler arabayı çekiyor. Biraz sonra arabalarının mazı sesi değişiyor, sürücülerin sesleri o sevecen sesleri sertleşmeye başlıyor. Öküzlere vurulan bir iki masta fayda etmese arabanının arkasından omuz veriyorlar. İşte insanların bu durumu beni çok güldürüyordu be Ardıç Dede.

- Ya neden sana gülünç geliyor, insanlar arabaya omuz vererek, öküzlerine yardımcı oluyorlar bunun neyi gülünç.
- İşte tam da buna gülüyorum. Yahu insanoğlu, yenişin dibine gelende arabaya omuz vereceğine, zaten o omuzun da faydası yok, arabana sapı yüklerken öküzünün gücünü tahmin et, yenişin dibini düşün ona göre sapını yükle. Hem öküzler rahat rahat yenişin dibini çıkarsın arabayı, sen de arabanının yanında türkünü söyleye söyleye keyifle git, öyle değil mi Ardıç Dede.
-Valla ne diyeyim haklısın, ben de buradan görüyordum, o öküzler ne çekerdi ne, ben de yukarı mahalleye çıkan arabalarda da görüyordum. Bir de eğer bütün uğraşlara rağmen öküzler arabayı çıkaramasa çiroş koşarlardı arabanının önüne demi koca kavak.

- Evet, evet Ardıç Dede doğru hatırlıyorsun, ben çiroşu azacık yeni nesile kısa olarak açıklayayım. Çiroş: iki öküzü boş bir boyunduruğa koşularak, arabayı çeken öküzlere yardım olsun diye arabanın önüne zincirle bağlayıp bir arabayı 4 öküzün çekmesini sağlıyor. İşte o zaman, arabanının sürücülerinin, çiroşun çekmesi için boyunduruğun üzerine çökerek, öküzlerin boynuna yük binmesine sağlayan insanın sesi tam bir gürültü sağlayarak öküzlerin arabayı yokuşu çıkarmasını sağlıyor. Ardıç Dede istersen biraz yoruldum, bu günlük mola verelim, yarın, öbürgün devam ederiz, çok anlatacaklarım var. Haydi, sana iyi dinlemeler.

- Sana da iyi dinlemeler, iyi yerden başladın onu da sana söylemek isterim, bak yanıma bir dağ keçisi geldi, bunlar önceleri yoktu, neyse bunu da sonra konuşuruz.

Muzaffer Bal - Altınoluk – 17 Nisan 2014

-.-.-.-.-.-.-.-.
Büyüklerimizi yaşatma bakımından güzel bir yazı olmuş Muzafer Bey, beyninize sağlık. Eğer hatırladıkların olursa yazıp gönderirsen eklerim. Teşekkürler.

- A.A.