Önsöz
Muzaffer Bal-1
Yaşar Günel
Muzaffer Bal-2
Hatun Aydoğan
Durmuş Öztürk
M. Aydın2- Ç.Ahmet
Muharrem Aydın1
Solmaz Günel
Babuko Hüseyin
İçlim Eda Aydoğan
YağmurÖykü Doğan
Yılmaz Bakar
Cevat Günel
Alim Aydoğan
Tuğrul Kara
Cemal Aydoğan
Esma Korkmaz
Kemal Gündoğan
Seçil Günel
Sebati Günel
Ersin Öztürk
Kazım Aydoğan
Zeynel Öztürk
Gülüzar Aydoğan
İsmail Aydoğan
Yusuf Aydın
Ali Öztürk
Garipoğlu Hüsnü

Durmuş Öztürk


ANASAYFA

İ Ç İ N D E K İ L E R
01-Derinden Gelen Ses - 21 Şubat 2010
02-Mantar - 10 Mart 2010
03-Kirli Yılan - 13 Mart 2010
04-Kızlar Kalesi'nde Facia - 13 Nisan 201
05-Kurt Ağzı Bağlamak - 08 Nisan 201
06-Yıldız Göllerine Gezi - 19 Ağustos 2010
07-Cimşit - 24 Ağustos 2010
08-Rowenta Ütü - 29 Ekim 2010
09-İlkokul Yıllarımdan Bir Kesit - 11 Aralık 2010
10-Sınava Yazılma Serüveni - 21 Aralık 2010
11-Gülkız'ın Halil'in Vurulması - 22 Aralık 2010
12-Hamsi - 11 Mart 2011
13-Ulu Çam - 21 Mart 2011
14-Koç Kafası - 26 Mart 2011
15-Bir Nisan - 01 Nisan 2011
16-Dokuz Nisan - 09 Nisan 2011
17-Kışna Hala-1 - 17 Nisan 2011
18-Kışna Hala-2 - 21 Nisan 2011
19-Eşşeği Süren Ossuruğuna Katlanır - 05 Haziran 2011
20-Köpeğin Kısmeti - 21 Haziran 2011
21-Yürüyüş Pisti-Bostanlar Yolu - 01 Kasım 2011
22.Recep'in Oğlu - 02 Kasım 2011
23.Kirpi'nin Azizliği - 20 Aralık 2011
24.Komşum Yeter - 07 Ocak 2012
25.Hesap Uzmanı Olmuştum - 17 Ocak 2012
26.Kedilerim - 01 Şubat 2012

DURMUŞ ÖZTÜRK

27.Rastgele (Mantara Davet) - 17 Mayıs 2012
28.Gıroo - 20 Haziran 2012
29.Anuk Peşinde - 07 Eylül 2012
30.Badi Sabah - 12 Eylül 2012
31.Fasülye Yahnisi - 31 Aralık 2012
32.Balkonun Issızlığı - 04 Ocak 2012
33. Kırıntı'da Hayvanlar Alemi Ve Kış - 07 Ocak 2012
34.Jüji Avı - 08 Ocak 2013
35.Kırk İşçi-Bir Başçı - 13 Ocak 2013
36.Kuyu Deresinde Yeşil Kurbağa - 02 Şubat 2013
37.Nasıl Dünürcü Oldum? - 16 Şubat 2013
38.Bacılık Olmak - 19 Şubat 2013
39.Pot kkırmak - 25 Şubat 2013
40.Karaburga'dan Haşhaş'a - 26 Mart 2013
41.Alevilik, Kürtlük, ya da... - 29 Mart 2013
42.Kırıntı Armudu - 10 Ekim 2013
43.Gizit - 25 Ekim 2013
44.Bizim Cankurtaran - 12 Kasım 2013
45.Dağlarımızın Gezgini Gülüzar - 14 Kasım 2013
46.Kömür Madeni - 21 Mayıs 2014
47.Kırıntı'da İklim Değişti mi? - 09 Aralık 2014
48.Bulundurmalı Ruhsat - 15 Aralık 2014
49.Aziz Amca - 19 Aralık 2014
50.Filtreli Sigara - 20 Şubat 2015
51.Çorak'ta Bir Gün - 03 Mart 2015
52.İstekler ve Hayallerim - 12 Mart 2015
53.Taşların Dili İle - 14 Mayıs 2014

bizimyazarlarimiz-baslik-incecubuk.jpg

53.Yazı – 14 Mayıs 2015
TAŞLARIN DİLİ İLE

Dünya çapında, çeşitli adlar altında isimlendirilmişiz, taş ismini almışız. Kimimiz mermer, kimimiz kalker, kimimiz andazit, kimimiz de granit…
Daha neler neler, yaşıyoruz beraber.
Dağda, belde, yaylada, bahçe duvarında, şatolarda… sessiz sedasız yaşarız. Taş kalpli diye yorumlanırız ama, sizler öyle demeyin bize. Çok yufka yürekliyiz, çoğu zaman da sizlerle birlikteyiz.
Evinizde kemer, balkonunuzda fırın, yolunuzda kaldırım oluyoruz , sadakatimizi sizlere sunuyoruz.
Bizler Kırıntılı taşlarız, huzurunuza gelmişiz. Lütfen dinleyin bizi, anlatalım
kendimizi.
Bazılarımız isim yaptık ünlendik, halkın sevgisini kazanıp özlendik. Sevilmeğe
kararlıyız, asıl budur amacımız. Ünlülerimiz de var, sizlerle tanışmağa verdik karar.

Ben Tuztaşıyım, taşların en başıyım. Çokları gelir bana, Kırıntı’yı seyrederler kana kana. Anılar dile gelir, dalar giderler, ooof of! derler, hatıralar anlatırlar.
Rengimiz aktır, sevenimiz çoktur.

Ben Gelincik Taşı’yım, çook fazladır yaşım. Çocuklar üst tepeme çıkardı, çıkamayanlar üzülür mahzunlaşırdı. Gelincik gibi dik durur başım, Soğan Bostanları’ında yaşarım.

Gemi Taşı derler bana, gemiye benzerim, Sığınak’ın Dere’de ikâmet eylerim. Üzerimde bir ‘özengi’ izi var, odur bana en büyük yadigâr. Hz. Ali buradan geçmiş, atının özengisini basarak iz bırakmış. Onun için kutsal bir taşım ben, görenlerim ruhen oluyor şen. Buz gibi su var yanı başımda. İç, bir daha iç, ne kadar içsen de bıkmazsın hiç.

Hasan Ağanın Dolandığı Taş’ım, Kızlar Kalesi’nde otururum, kimseye eymem başım. Görkemliyim ama, yoktur gözüm kaşım, nice bin yıllıktır yaşım.
Eskiden köyde öküz çok vardı, çocuklar yaz boyu onlara çobanlık ederdi. Çobanların saati yoktu, bilemezlerdi ki –zaman- ne oldu? İmdatlarına ben yetiştim, gölgelerimle zamanı birleştirdim. Önümdeki en kısa gölge ’öğle’yi’ , ben ve – dere arası yarı gölge
‘ikindiyi’, dereye varan gölge köye gitme zamanını gösterirdi, çobanlara da bir günü daha sona erdirirdi. Çoban dışındakilere de yardımcı oluyordum, gece boyunca yatıyordum. Şimdi herkeste saat var, bende de kalmadı eski itibar.

Ben de ‘Yoğurt Taşı’yım, yayla yolu üzerinde yaşarım. Halk beni kutsal bilir, saygı duyar yoğurt verir. Yaz boyu ağrımaz başım, karşı geçededir arkadaşım. Biz karşlıklı iki kardeş taş, severiz sizleri olun bize arkadaş.

‘Kayanın Önü’nün taşlarıyız, ormanın yükseğinde yaşarız. Çevremiz orman, çiçek çaşır, mantarlarla süslenir, kızılağaçlarımız soğuk sularla beslenir. Taşız ama, kaya ismiyle ünlüyüz, piknikçileri gıpta ile gözleriz. Misafirlerimiz oynar, güler türkülerle seslenir, çevremize pek alâ mesajlar verir. Burada ayı, kurt, tavşan, yılan ve diger canlılar uyum içinde yaşarlar; insanlara örnek olmağa uğraşırlar. Bir gelen, bir daha gelmek ister, gelemezse kısmet inşallah seneye der. Siz de buyurun, bizi şenlendirin, havamız şifalıdır, çekin içinize derin derin.

Son durağımız ‘Taşın Altı’, burada oturunca göreceksiniz farkı. Ziyaretçilerimiz bura ile öğünürler, gelemeyenlerimiz bizi rüyasında görürler. Taşın Altı denince suyumuz akla gelir, şerbetten çok daha önde, üç öğün içilir.
Dökerler ellerine, yüzünü gözünü yıkarlar, sanki yeniden aydınlık dünyaya çıkarlar.
Eylenip, coşkunun zirvesine çıkılır, naralarla, gam, keder yok olur yıkılır. Akşam olmasını istemezler, tabiatın kanunu deyip baş eyerler.

Görüyor musunuz taşların marifetini, unutmayın bizi kalmayın geri.

Bir kardeşimiz de Yeniköy’ün yaylasında, gururla bakınıp yaşıyor orda. Adı ‘Yük Kayası,’ çevresi yeşil, temizdir havası. Kışın kuş uğrayıp kervan geçmez, yazın ziyaretçisi çok olur yol bulup geçilmez. Bakın şimdi ne diyor, özleyenlerine selam ediyor.
(BİZ TAŞLAR)
Durmuş Öztürk – Kırıntı -10 Mayıs 2015

-----------------------------------------------

52.Yazı - 12 Mart 2015
İSTEKLER VE HAYALLERİM

Kırıntı’da mart ayı başladı, sıcaklarla bizi tanıştırdı, memnun olduk, minnet duyduk, istedi halkı hoşladı. Eski kışlar gelmez ola, bu güzellik daim kala, sahilleri tutmaz ama, dilerim ki hayırlı ola. Geliyor daha güzel günler, nisanın yağmuru, mayısa sarkar, bereket verir can verir toprağa, çiçeklerle donanıp kokar kokaar… Dağlar geç yeşillenir, gelinler gibi süslenip bezenir, gezginleri çağırır-bağrına basar. Gelin her zaman gelin der. Bakarsın Soğukpınar, uzaklardan göz kırpıyor, yorulsanız da yola koyulun , işte ben buradayım, suyum ile doyun diyor. Çiçekliçayır çemesi inliyor, beni görmeden gitmeyin diyor. Aşığın Pınarı darılmış, en çok buraya gelirler, demek ben de hünerler var, ziyafetlerini yanımda ederler. Eğlenir oturur içer yerler.

Karaburga der ki, suyum yoksa nâmım var, yanımda çoğu zaman saklarım kar, sizi serinletir yapmayın efkâr, aşık maşukunu burada bekler. Yeşilin tonları çok bu dağlarda, taşları taş değil, sanki desen için duruyorlar arada, kuş gibi taştan taşa atlayıp da, yatmak isterim orada. Akşam geç olsun derim, nerde bulurum böylesine serin, böceğiyle, börtüsüyle , arkadaş olasım gelir. Dik kulaklı tavşanları, şaha kalkmış ayıları, gidi kurnaz tilkileri…., severiiim, kalbimde ayrıdır yerleri. Ormanlar toprağın süsüdür, vahşi hayat aksesuarı, ikisi de çok gerekli demi, eğer onlar yoksa, yaşamanın olmaz değeri.

Sağlığım gezmemi önlüyor, doğada gezip dolaşmak gençlerin işidir diyorum , ben de hayal ile gezerim ama, gerçeğini canım istiyor.

Bu yazı bir deneme idi, içimden geldiği gibi, sansürsüz kaleme aldım. Sayfalar… dolusu yazarım ama, okuyucu belki zevk almaz diye kısa kestim. Gelecekte herkese bol geziler dileğiyle.

Durmuş Öztürk – Kırıntı -11. 03. 2015


----------------------------------------------

51.Yazı – 03 Mart 2015
ÇORAK’TA BİR GÜN

Talip Öztürk, ‘ferguson’ marka kırmızı traktörünü bir süre önce almış, onu sadece tarım işlerinde değil, bir taksi veya jip gibi piknik gezi vb. etkinliklerde de kullanmaya başlamıştı.

Bir gün Çorak’a gidelim, gezelim diye kararlaştırdık. Vasıtamız, bu ferguson olacaktı. Talip Öztürk gideceklere şöyle dedi:
- Arkadaşlar, traktöre vagon (römork) takmıyacağım. Arka tarafa traktöre sabitlenmiş tahta uzatacağım. Bir kısmınız onun üstüne, kalanınızda şoförün, yani benim arkamdaki sandığa oturacaksınız, diye açıkladı.
Sonra ilave etti:
- Buradan ‘Eşekyokuşu’ nun başına kadar gidip, traktörü orada bırakacağız. Çorak’a ise tabanvayla yolculuk olacak. Gezi sonunda traktöre dönerek, köye yollanacağız.

Şoförümüzün önerilerini aynen kabul ettik. Çorak Yaylasına doğru,türküler eşliğinde, güle söyleye yola koyulduk. Kırtıl otlararının öbek öbek duruşları, Karkavuk çiçeklerinin kendine özgü görünümleri, otlar arasından bize göz kırpan kızıl mantarların pırıltıları, adeta bizleri büyülemişti. Yaylanın çevresinde bulunan maden suyunu, kulaklarımıza nağmeler fısıldayan,yemyeşil otlar ve çiçeklerle bezenmiş derelerini gezdikten sonra yaylacılarla bir araya geldik. Erkeklerin ‘KİRMAN’ denilen araçlarla yün eğirmeleri, istekli istekli çorap dokumaları bana çok ilginç gelmişti.

Bazı arkadaşlar, peynir vs. aldıktan sonra traktöre döndük. Talip, aracı gözden geçirip incelerken, okkalı bir küfür savurup bağırıp çağırmağa başladı.
- Ne var, niye sinirlendin? deyince:
- Gâvur oğlu gâvurlar ‘firen pedalı’nı bozmuşlar, diye karşılık verdi.
- Peki ne olacak şimdi?
- Burası dağ,yollar çok bozuk ve tehlikeli. Telle pedalı bağlıyacağım. Bakalım gidebilir miyiz, dedi.
Alaatin’le ben dedik ki:
- Biz biraz yürüyelim, kavuşunca bizi alırsın.

Karadoruk’un içinde çeşme bulunan düzlüğe kadar yürüdük, Talip de arkadan gelip orada bize ulaştı. Traktöre binip tahtalara oturduk ve yola çıktık. Ortalığı bayağı gece karanlığı basmıştı. O düzlükten itibaren yol aşağı doğru dik meyilli olduğundan, firene çok yük binmiş olacaktı, ki öyle de oldu. Bağlanan teller koptu, araç kendi başına kaldı ve yoldan da çıkarak meçhule doğru uçmağa başladı. Müthiş panik başladı bizde. Düşmemek için birbirimize sarılıp, kenetlenmiştik. Aşağı atlamağa cesaret edemiyorduk. Karanlık, traktörün ölçüsüz hızlanması, kısa sürede bizi düşünemez hale getirmişti.Çok zaman geçmeden kuvvetli bir çarpma gürültüsü oldu, akabinde de ben kaydım traktörün arkasına düştüm. Kimseden ses çıkmıyordu. Sanki hep ölmüştük. Heyecanımız biraz yatışınca, düşmeyenler de aşağı indi. ‘Ayyy… Bu ne!’ Gözlerimize inanamadık, traktör şaha kalkmıştı,bir nevi köpek gibi oturuyordu. Meğersem büyücek bir taşa toslamış. Önü yükselmiş taşın üstüne çıkmış, arka tarafı yere oturmuş.

Traktörü orada bırakarak heyecandan titreye titreye yola çıktık. Şoförümüz yaylaya gitti, İzzet, Alaattin ve ben köye yöneldik. El fenerimiz olmadığından, elimize geçen çalıları beyaz baston gibi kullanarak düşe kalka köye ulaştık.

Durmuş Öztürk - Kırıntı - 28 şubat 2015


-----------------------------------------------

50. Yazı – 22 Şubat 2015
FİLTRELİ SİGARA

Hizan, Bitlis İline bağlı, il coğrafyasının güneydoğusunda küçük bir ilçedir. Şehrin bulunduğu semt, bir ova yavrusu olan Hizan Düzlüğünün doğusundadır. Dikdörtgen şeklinde olan bu mini ova, çevresini meydana getiren dağların arasında ağaçtan yapılmış hamur teknelerini andırmaktadır. İle yetmiş beş kilometre uzaklıkta olan ilçenin, Gayda isminde, güneydeki dağların arkasında, ikinci bir düzlüğü daha bulunmaktadır. Diğer doğası, yüksek dağlar, derin vadiler, keçi yolu gibi köy yolları, tehlikeli geçitlerden oluşmaktadır. Bin dokuz yüz elli beş – elli altı öğretim yılında stajyer bir öğretmen olarak ilk göreve başlamam, burada gerçekleşmiştir.
İlçe, Türkiye’nin dışındaki, Suriye, Irak- İran Kürtleri tarafından da bilinip saygı gösterilen Şıh Selahattin’inde ilçesi olup, asıl baba yurtları Gayda’dır. Bu ünlü şıhın, iki oğlu var olup, babaları da dahil olmak üzere üçü de bir zaman milletvekili olarak parlementoya girmişlerdir. Büyük oğul Kâmuran İnan, Dışişleri bakanı olarak, geçmişte Türk Hükümetinde de görev almıştır.
Şıh Selahattin ailesi, istiklal savaşı yıllarında devlete karşı baş kaldırdığı için, o yıllarda Bursa’ya sürgün edilmiş, bindokuzyüz kırksekizde çıkan bir af kanunu ile geri dönmüşlerdir. Bindokuzyüz ellide, Demokrat Parti Hükümeti, eğitimi olmayan Selahattin İnanı Tatvan İlçesi Kaymakamı olarak görvlendirmiştir.
Kısaca size tanıttığım Şıh Selahattin’in İlçeyi ziyaret edeceği bizlere söylendi. Bin dokuz yüz elli altı baharnda ilçeye teşrif ettiler. Biz memur ve öğretmenler derhal çevresini sardık, belediye gazinosu bahçesinde oturduk.
Masanın üzerine, içinde kaçak tütün ile sarılmış sigaralar bulunan altın bir tabaka koydu. Ayrıca, dikdörtgen pirizmaya benzeyen bir de karton kutuyu tabakanın yanına bıraktı. Kutunun üzerinde VAŞHİNKTON yazıyordu. Sonra küçücük bir radyoyu çantasından alıp onu da masanın üstüne bıraktı. Radyo çalışırken, onun içinden şıhın sesleri gelmeye başadı.
Hayretler içinde kaldım, adamın sesi geliyor, ama o andaki konuşma sesi değil. Ya bu ses orada ne geziyor? Meğer o radyo dediğim ses alma cihazı, yani ‘teyp’miş.
Öğle olunca belediye başkanı, şıhı ve kaymakamı yemeğe götürdü. İlk olarak ben teşebbüse geçerek, altın tabakayı açtım, içindeki sigaraların bir dalını yaktım, üç dalını da cebime koydum. Diğer memurlar da beni örnek alarak ayni işleme devam ettiler, sigara bitti. Sıra karton kutuya gelmişti. İçinde ne olduğunu çok merak ediyordum. Aldım açtım, onun içindekinin de sigara olduğunu gördüm. Onun dallarının bir başında pamuk dolu idi.
Meğer ona – filtreli sigara diyorlarmış. Bu da bilgi hanemin bir tarafına kaydoldu.
Merak ediyordum, çünkü karton kutudaki sigaraları da, öbür sigaralar gibi taksim etmiştik. Gelip boşları görünce acaba bizi fırçalar mı?
Selahattin Bey, yemekten dönüşte tabaka ve kutuyu yokladı. Boştular. Hiç aldırış etmeden, cebinden yenilerini çıkarıp, masaya koydu.
Dev cüsseli Selahattin İnan’a sürgünden geri döndüğü yılın kurban bayramında, bin tane kurbanlık koçun, kendisini seven Kürtler tarafından bağışlandığını burada belirtmeden geçmeyeceğim.

Durmuş ÖZTÜRK - 21 Şubat 2015

-----------------------------------------------

49. Yazı – 19 Aralık 2014
AZİZ AMCA

Köyümüzde bir Aziz Bal vardı. Kendisi ‘Eğri Aziz’ ünvanıyle ünlenmişti. O muhteremle aramız çok iyiydi. Konuşmalarımız, sohbet diyalogumuz pek mükemmeldi. Ben kendisine bir disiplin çerçevesi içinde, saygı ve sevgide kusur etmemeğe özen gösteriyordum.
O da bana karşı çok nazik ve efendi davranırdı. Şaka yapmak, espirili konuşmak O’na özgü, tabii karakterlerdendi. Birgün bana şöyle dedi:
- Elmatarla’da elma ağaçları budanacak, sen bu budama konularında benden daha bilgilisin, yardımcı olur musun?
- Hayhay, elbette, dedim.

Bahçeye, oğlu İbrahim de geldi. Bana dönerek:
-Sen hangi dalı gösterirsen biz onu keseriz, kesim işine sen karışmayacaksın, dedi.
O konuda, bir ziraatçı kadar bana güveniyordu. Budama işi bittikten sonra:
- Senin şu öbür taraftaki kavaklığına gidelim, bakayım nasıllar, dedi.
Ben de ‘peki’, dedim. Bu arada belirtmek istediğim bir özelliği var, onu da arzetmem gerekiyor. Konuşmalarımız süresi içinde, kendisine fiziki yapısıyla ilgili dokunaklı sözler söylemek için, adeta beni zorlardı. Ben de ilk aklıma gelen bir lakabını veya davranışını yüzüne karşı söylerdim ama, işte o zaman şakacıktan da olsa “at kaçar, torba düşerdi.”

Netice kavaklığa gittik. Kavakların fidanı çelikten üretildiği için, genelde düzgün gövdeli ve doğru yapılı idiler. Nasıl olmuşsa içlerinde bir kavak, iki metre yükseklikten itibaren EĞRİ idi.
Aziz Amca gitti o kavağın yanına dikildi ve:
- Ula Hoca, bu kavak niya beyle he, dedi.
-Nasıl ki, diye sordum.
- Öteki kavaklarla bu bir mi, dedi.

Ben, bilinçli olarak onun ağzımdan çıkmasını beklediği sözleri teleffuz etmiyordum. O ise, inadına beni söyletmeğe zorluyordu ki, ağzını bana çevirsin. Bayağı tartışmağa bezer konuşmalarımız başladı.O’nu daha fazla yormamak için, baklayı ağzımdan kaçırdım:
- Aşk olsun sana Aziz Amca, bak nasılda da ağacın güzelini seçtin, deyince:
- Neresi güzelmiş, bu kavağın be, dedi.
- Bak tıpkı senin gibi EĞRİ, zaten onun dibine dikilmesen rahat edemezsin ki, der demez;
-Ula been bak been! Sende heç utanma arlanma yoh mu? Baban yerinde bir adama nasıl eğri dersin, dedi.
(Aziz Amca, mekânın cennet olsun)

Dumuş Öztürk - Kırıntı 19-12-2014

-----------------------------------------------

48. Yazı – 15 Aralık 2014
BULUNDURMALI RUHSAT

Silah taşımak, zaman zaman silah patlatarak gösteriş yapmak, erkeklerin büyük çoğunluğunda tutku haline gelmiştir. Maalesef o tutku az çok bende de söz konusu.

Silaha olan sevgim nedeniyle, kurusıkı diye tanımlanan bir tabanca almıştım. Bilindiği gibi, böyle tabancalar, kurşun atmıyor, sadece “sevenlere” keyf veren pat sesini çıkarıyor. Daha sonra, seri ateş eden bir av tüfeği aldım. Bu silahım, önce “taşıma” ruhsatlı idi, daha sonra ruhsatı “bulundurma”ya çevirttirdim. Ruhsat değiştirmemin nedeni, zamanı geldikçe ruhsatı yenileme işlemlerinin verdiği sıkıntılardı. Taşımalı tüfeğin bazı avantajları var ama ben yine de bulundurmayı uygun buldum. Çünkü bulundurmalıda ruhsat yenileme derdi yok.

Tüfeğimi bulundurmağa çevirtmek için Şiran Emniyeti’ne gittim. İçeri girdiğimde sekiz dokuz polisle karşılaştım. Ruhsatı bulundurmaya çevirdikten sonra ‘hayırlı olsun’ diyerek bana takdim ettiler. Dışarı çıkmadan hemen tazesiyle, ruhsatta yazılı olan kullanma şartlarını okumağa başladım. Polis beyler ise kendi aralarında yüksek sesle şakalaşıp gülüşüyorlardı.
O yeni ruhsatta, tüfeği köy sınırları dâhilinde, dağa bağa götürme serbestliğinin yazılı olduğunu gördüm.

Polislerle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
- Beyefendi bu ruhsata göre, tüfeği çevremde de taşıyabiliyormuşum, dedim.
- Evet taşıyabilirsin ama taşımalı ruhsatlı av yapma serbestliğine sahip oluyor, dedi polislerden biri.. Örneğin, dağda bir tavşan vurur, sol eliyle bu avı sırtına sarkıtır, sağ eliyle omzuna attığı tüfeği gösterişli bir pozisyonda tutar. Daha önce ceketini çıkarmış kemerine takmıştır zaten. Büyük bir kahraman edasıyla, görenlere caka sata sata evine döner. Sen ise, av yapma yetkisine bu ruhsatla sahip olmadığın için şayet onun gibi bir av yapar, sonra da yakalanırsan, kanunu ihlalden ceza giyersin.
- Yok yok beyim o konuda (tavşan ve av) katiyen üzülmem.
- Neden ?
- Beyler, zaten biz tavşan yemiyoruz ki, der demez bir gülme tufanı koptu. Meğer, Kırıntılı olduğumu biliyorlarmış, tavşan öyküsü de o nedenle söz konusu olmuş.
- Hocam biz bir iğneli şaka yaptık ama, cevabını da tam aldık, dediler. Hadi güle güle Durmuş Bey.
- Sağ olun, Allah’a ısmarladık.

Durmuş Öztürk – Kırıntı - 14 Aralık 2014

-----------------------------------------------

47. Yazı – 09 Aralık 2014
KIRINTI’DA İKLİM DEĞİŞTİ Mİ?

Bin dokuz yüz kırk dörtlerden günümüze kadar köyü, köyümüzün yazını, kışını, hava durumunu, kısacası iklimini hemen hemen pek iyi bilirim. Benim için 1944 büyük değeri olan bir yıldır, çünkü o yıl ilkokula kaydolmuştum. İkinci defa dünyaya gelmemin başlangıcı da o yıl başlamıştı.

Bu ikinci defa dünyaya gelmenin esprisini açıklarsam, meseleyi daha belirgin hale getireceğim herhalde. Babam derdi ki:
“ Bazı insanlar dünyaya bir defa gelir, bazıları ise iki defa. Anasından doğmuş, lakin, ölünceye kadar okumamış, eğitim görmemiş insanlar bir defa dünyaya gelmiştir. Dünyaya geldikten sonra okuyup eğitim görenler ise ikinci kez dünyaya gelmiş sayılır. Çünkü bugünkü teknoloji, hayatımızı zenginleştiren buluşlar genelde, tahsil yapanlar tarafından bizlere sunulmuştur.”

O yıl ve takip eden senelerde, özellikle aralık ayında hava hep soğuk olur ve çoğu kez karla kaplanırdı. Yağışın olmadığı senelerde ise geceleri sanki kar yağmışçasına toprağın yüzünü kırağı kaplar, ağaçlar ise sık çiçek açmış gibi beyaza bürünürdü. Kuru soğuğun şiddetinden, nemli topraklar, kurak geçen yıllardaki gibi yarık yarık olurdu.

Bir gün okuldan, akşam paydosu sonrası eve dönüyordum, ağzımdan çıkan nemli hava, kirpiklerimde ve kaşlarımın üzerinde kırağılanma beyazlığı yapmıştı. Makyajı kendiliğinden oluşan “Palyaço” olmuştum. İmkânım olsa da o görüntüyü resimleseydim, ne güzel hatıra olurdu.

Bin dokuz yüz kırk dörtlerden tam yetmiş yıl sonra, dokuz aralık iki bin on dörteyiz. Evimizden aşağı bakıyorum, mayıs ayı başlarındaki gibi yemyeşil otlarla bezenmiş, insanın içini ferahlatan bir güzellik var. Geçmiş yıllarda ayazdan donup suyu yok olan derelerden, bugün meşhur “su sesini” veren çağıltılar geliyor. Bazı binaların altından “pöhrenk” suları patlayıvermiş. Buralarda görülüp yaşanmamış tabiat mucizelerini yaşıyoruz.

Son yıllada araştırmacılar, dünyada iklim değişikliği olacak diye fikirlerini beyan ediyorlar. Ben ise yaşadığım tecrübelere dayanarak ve inanarak diyorum ki, iklim değişikliği çoktan başladı bile…

Bugün Kırıntı’da hava sıcaklığı + 11-13 derece. İlkbahar nisan yağmurları bu günlere tahsis edildi galiba. Hemen hemen her gün az çok yağmur yağıyor. Dağlara, Karadeniz kıyı iklimini yaşıyormuş gibi duman çöküyor.

Dumuş Öztürk - Kırıntı Köyü - 9/12/2014


-----------------------------------------------

46. Yazı – 21 Mayıs 2014
KÖMÜR MADENİ

Bin dokuz yüz seksenlerin başlarında bir yıldı. Bu tarih yetmişlerin sonları da olabilir. Yılını tam hatırlayamadığım için böylesine bir ifade kullanmak zorunda kaldım, okuyuculardan özür dilerim. Bir gün, köyümüz ilkokulunda beraber çalıştığım Öğretmen Hidayet Öztürk’ün, konuşmalarımız sırasında heyecanlı davranışlar sergilediğine şahit oldum. Nedenini bilmediğim için o heyecana ortak olamadım. Ama önemli bir şeylerin O’nu bu tarz davranışa sürüklemiş olabileceğini hissettim.

Birkaç gün sonra, bana doğru geldiğini ve yüzündeki ifadenin de bir sevinç ifadesi taşıdığını fark ettim. Artık ben de, güzel şeylerin var olabileceğini düşünerek:
- Allah aşkına, benim bilmediğim neler var, lütfen açıklar mısın? dedim.
O’da:
- Yook, senden gizlemem, zaten açıklayacaktım, dedi.
- Be Hocam, neyi gizlemiyorsun, artık sabrım taşmağa başladı.
- Eğer hak edebilirsek, sana bir müjdem var, yakında zengin olacağız. Yalnız şimdilik kimseye ifşa etmememiz gerekli, anlıyor musun?
- Peki, neyise şu bombayı bir patlat, meraktan öleceğim kardeşim.
- Kömür madeni buldum, kömüüürrr, dedi Hidayet Bey. Öncelikle iyi bir keşif ve tesbit yaparak, hatta ruhsat alma yoluna gitmemiz lazım, anladın mı şimdi?
- Ne demek be hocam, bütün kanuni işlemlerini zaten öncelikle yapmamız şart, dedim. Ama maden nerede, artık sabrım kalmadı.
-Akşam oldu, şimdilik evlerimize gidelim de, yarın tüm merakını gideririm, dedi Hidayet Hoca da.

O gece, merak ve heyecandan sabaha kadar, uyuyamadım.
İkinci gün, Sofugil Mahallesi’ne geçtik. Oradan değirmenler tarafında, hemen son evlerin arkasında olan çukurumsu küçük bir vadiciğe geçtik. Emare ve görünüm mükemmeldi. Hocaya :
-Şahsıma değer vererek, sırrına beni ortak ettiğin için sana çok teşekkür ederim, dedim.
Mahallenin tenha bir gününde, orayı kazmalayarak bir kağnı arabası kömür çıkardık, evlerimize taşıyarak yakmağa başladık. Pek randımanlı kömür değildi. Meğersem oradaki kömür, kömür değil, geçmişte kullanılan bir sakız kuyusunun toprak altında kalmış kalıntılarıymış.
Gerçek kömürü elde edemesek de birkaç hafta zenginler gibi yaşantımız oldu.

Durmuş ÖZTÜRK – Kırıntı Köyü - 21 Mayıs 2014


-----------------------------------------------

45. Yazı – 14 Kasım 2013
DAĞLARIMIZIN GEZGİNİ GÜLÜZAR

Cüneyt Arkın, oynadığı filmlerin birinde, fanatik bir alageyik avcısıdır. Her gün mutlaka ava çıkar, en değerli işini terk eder, yine gider. Gülüzar Hala da, fırsatını bulduğu anda dağlara gitmeyi, gezmeyi, illa da anık toplamayı, hayatının en zevkli yaşantısı sayardı. Onun o dönemi, kendisinin güçlü kuvvetli olduğu yıllardı tabii. En sık gezileri, köy halkı yaylaya çıkınca başlardı. O yıllarda ben yaylada çok dururdum. Çocuklarla yaptığımız küçük göllerde yıkanmak, Soğukpınar veya Büyükdere semtlerine otlamak üzere giden öküzlerimizin akşam üzeri peşlerine gitmek, zaman zaman doğada dolaşmak, belli başlı meşgalemiz oluyordu.

Günlerden bir gün Gülüzar Hala yanıma geldi ve:
-Oğlum bugün dağa gideceğim, benimle gider şenlik arkadaşı olur musun? dedi.
- Giderim ama, sadece ikimiz mi gideceğiz? diye sordum.
- Olur mu, ikimiz o ıssız yerlerde korkarız, Gülbeyaz’la Fedime’de bizimle gidecek.

Fedime dediği, Mehri Halanın kızı, yani Haydar’ın bacısı idi. Gülbeyaz ise bir Niksarlı ile evli olup şu anda orada yaşayan kendi torunu Gülbeyaz’dı. Zannedersem o sıra üçümüz de on on bir yaşlarındaydık. Yolculuğa, Taşınaltı, Bölükmeşe’nin solu olmak üzere, istikamet Karaburga olarak başladık. Dağın üstüne çıkınca Yukarı Gersut başına doğru devam ettik.
Bir süre sonra sarp kayalık, dik yamaçlar ve tehlikeli “arm”larla karşı karşıya geldik. Arm sözcüğünü Gülüzar Haladan o günü duymuştum. Arm, kayaların eteklerinde, az topraklı, nisbeten rafımsı tehlikeli kesimlermiş. O kesimlerin anığı, davar tarafından ucu koparılmamış, uzun ve kaliteli anıklarmış.

Yöre bizi öylesine etkiledi ki, kendi âlemimize dalmışız, bir de baktık ki Gülüzar Hala görünürlerde yoktur. Ne kadar bağırıp çağırdıksa da, o sırra kadem basmıştı. Aşağılarda, yamaçta olsa çayıra benzer yeşillikler vardı oraya indik. Üç çocuk artık kendi kendimize kalmıştık. Başladık oyun oynamağa. Önümüzde hangi tehlikeler vardı, onu hiç düşünmüyorduk. Çocuklara özgü saflıkla üçümüz birbirimize sarılıp, otların üstünde yuvarlanıyorduk. Akşam yaklaşmış, biz farkında değiliz. Paniğe kapıldık, azık çantalarımızı boynumuza taktık, hemen yola çıktık. Tekrar dağın üstüne çıkıp Karaburga tarafına hızla yürümeğe başladık. O sıra Çorak Yaylası’nın çok yukarılarından bir insanın yaylaya doğru yürüdüğünü gördük. Aramız uzak olduğundan onu tanıyamadık, ama Gülüzar Hala olabilir diye düşündük. Meçhul kişi Çorak’ı geçip bizim köy yoluna girince odur diye tam kanaat getirdik. O alttan, biz üstten yola devam ederek, Aşığın Pınarında yan yana geldik. Belki bize sinirlenir, azarlar diye düşünürken:
- Nasıl epey eğlendiniz mi? diye sordu.
Biz sevinerek birbirimize bakıp gülüştük.

Durmuş Öztürk – Kırıntı - 13-11-2013


-----------------------------------------------

44. Yazı – 13 Kasım 2013
BİZİM CANKURTARAN

Yaşamımızda zaman zaman sözünü yaptığımız "cankurtaran" kelimesi, hemen her bireyin kullandığı bir sözcüktür. Toplumumuzdaki insanların çoğu bu kelimeyi, sorunlarımızın yoğun olduğu, dar ve sıkıntılı günlerimizde, bizi sıkıntıdan kurtaran bir çözüm anlamında dile getirmektedir. "Vallahi cankurtaran gibi imdadımıza yetişti." dediğimiz günler çok olmuştur.

Benim bu öyküde ismini vereceğim cankurtaran, özellikle bizim ailenin yaşamında derinlemesine iz bırakmış cankurtarandır. Burası aslında, Kırıntı’nın güney batısında, Konaklı Köyü hududunda bulunan bir tepedir. Orada bizim, yöremize özgü buğday ölçeği ile büyüklüğü belirlenen, otuziki kod’luk tarlamız bulunmaktadır.Dedemin, babamın, bundan otuz sene öncesine kadar da benim, emek verip ömür eskittiğimiz semptir burası. Burası, ancığımın, babacığımın sırımlı çarıklarının kokusunu bıraktığı yöredir. Burası duygularımı kabartıp coşturan tepedir. Burası ailemiz için viran olmuş, hüzünlü ve hatıralarla dolu tepedir. Çok duygulanıp, çıban misali doldum, yazmakta güçlük çekiyorum, n’olur beni kınamayın.

Tarlalarımızın yeri yamaç, verimsiz ve, ve de yolu olmayan bir semt özelliğini de taşıyordu. Ekin ekilmiş yetişmiş, biçilmesi gerekmektedir. Cankurtaran’ın arka yüzündeki tarlaya, kızkardeşlerimin iki küçük olanı, eline oraklarını alıp ekin biçmeğe gitmişler. İki deste ekin biçerse, üç kere de sağa sola bakıp, pek fazla iş üretemezlermiş. Çok genç, işe de faza pişkin olmadıklarından tabi’i dez avantajlı konumunda bulunuyorlarmış. Uzaktan onları görenler de, eke hanımlar diye algılarlarmış. İşte bu bizim kızların karşı geçesinde de Konaklı’lı bir bayan kendi buğdayını biçermiş. O tarla taşsız, ekini de yukarı doğru hafif yatık, kadında iyi biçici olduğundan işi randımanlı devam edermiş. Bu kadın bir aralık:
- Gızlaoor, ne oliy, benim yarım gadar biçemeysiz, diye bağırmış.
Kızlar kadının bir nevi alaylı uyarısına cevap vermemiş, ama canları da fevkalede sıkılmış. Olacakya, kızlar ikinci günü biraz gayretli çalışıp, hayli ekin biçip, göze girmek istemişler. Ama, ama o da ne! Karşıdaki hanım pek iş görememiş. Kızlar derhal dile gelip, karşıya seslenmişler:
- Halaooo hala, sen nasıl biçiysin, bizim yarımızın yarısı gadar ekin biçememişsin, diye avazı çıktığı kadar bağırmışlar.
Kadıncağız belini doğrultmuş, arkaya dönmüş ve kızlara cevap vermiş:
- Töremiyesiciler, zoruyza mı getti? Ben böyün hasdiym, geldim emme canım çıkıy, diye bizim kızları terslemiş.

Ben de, öğrenci olduğum yılların birinde, yaz tatilini geçirmek için köye gelmiştim. Ekilmeyen tarlalar bizde sürülür, aktarılır ki, sonraki yılda verimli ekin yetişsin. Artık iş bana düşmüştü. İşi devir almam gerekiyordu. Çünkü babam da herkes gibi, Cankurtaran’da herk yapıyordu, hemen harakete geçmem ve herk yapmağa benim başlamam şart olmuştu:
-Baba köye geldiğime göre, sen başka işlerine bak, herke ben devam edeceğim dedim.
- Oğlum sen bilirsin, dedi.

İkinci gün öküzleri önüme kattım, istekli bir çalışma azmiyle yola koyuldum. Koşum işini tamam yapınca herk (nadas) yapmağa başladım. Daha henüz gün yarı olmadan moralim bozuldu, azmim kırıldı. Çünkü bütün gayretime rağmen sapanı toprağa daldıramıyordum. Ayağımla eyenke, göğsümle de tutağa durmdan bastırıp büyük efor harcıyordum. Meğersem yağışsız bir yaz geçmekte olduğundan toprak kuruyup sıkışmış. Arazi de yapısal olarak biraz killi olduğundan sertlik had savhaya çıkmış. Akşam eve gelip yattıktan sonra, sabahleyin uyanınca zor nefes aldığımı, kaburgalarımın içeri içeri battığını hissettim. Evin halkı başıma toplandı, benimle uğraşmağa başladılar. Göğsüme ve kaburgalarıma karasakız sardılar. Yerimden kıpırdayamıyordum. Sonra Kösegilin Hakkı’sını getirtip bana bir histapen iğnesi yaptırttılar, biraz göz açtım. Herke devam etmek ne yazıkki zavallı babacığıma kalmıştı.

Durmuş Öztürk - Kırıntı


----------------------------------------------

43. Yazı – 25 Ekim 2013
“GIZIT”

Her insanın hayatını anlamlandıran, birçok anısı vardır. Bence bu anıların en çok hatırlanıp dile getirileni ise, her şeyi toz pembe gördüğümüz çocukluk dönemine ait olanlardır. Benim de böyle bir anım var. Kırıntı’da, özellikle Yukarı Mahalle’de doğup büyüyen çocukların Sığınak Ormanı ile ilgili anıları çoktur. Burada hepsini sergilemek çok zaman ister.

Sığınak, Kavrazlı ve Abdallı Mahallelerini kuzeyden kucaklayan gizemli bir ormandır. Alttan yukarı Sığınak’ın Dere ve sağındaki büyük bölüm, solunda, Parçapelit adını verdiğimiz küçük bölüm, bir de Çamlık dediğimiz bölümü dahil edersek bu ormanı tanımlamış oluruz. Sığınak’ta Ağı’lığın (Ağuluğun) Düzü denilen iki adet düzlük mevcut. Bu düzlüklere, Yukarı Ağuluğun Düzü ve Aşağı Ağuluğun Düzü denir. Ama düzlüklerin, mantığın pek kabul etmeğeceği özellikleri var. Asıl söz konusu da bunlar. Her ikisi de, isimlerinden de anlaşılacağı gibi düz zeminliler, derin topraklılar. Bu düzlüklerin ikisinin de çevresi ormanın ağaçlarıyla kaplı. Ne varki, adı geçen düzlüklerde, ot bitiyor ama, ağaçlanıp ormanlaşmıyor. Asıl o düzlükler ormanlaşıp, daha görkemli ağaçlara sahip olmalıydı. Yaşım seksene doğru yol alıyor ama, Oralar hala ağaçsızlar. Nedenini kimse çözemiyor.

Çocukluğumuzda o düzlükleri sık sık ziyaret eder, oyunlar oynardık. Bazende GIZIT yapar, onun kanatları üstünde uçardık. Düzlüklere yakın, düzgün gövdeli bir peliti, göbek seviyemize yakın bir yerden kesip, tepe ucuna, çapı beş santimetre, uzunluğu on onbeş santimetre olan uc açar, dik bir kazık haline getirirdik. Sonra iki üç metre uzunluğunda düzgün gövdeli bir peliti keser, dallarını budar, soyar, kalın bir sırık elde ederdik. Bu sırığı tam ortasından deldikten sonra uc açtığımız dik ve köklü ağaca T biçiminde takıp, döner bir fırıldak hâline sokarak “gızıt”ı tamamlıyorduk. Sıra geliyordu eğlence kısmına. Yere yatay olan sırığın birer ucuna karnımızın üstünde tutunarak başlardık fırıl fırıl dönmeye. Bu uçuş, bizce dünyanın en zevkli eğlencesi oluyordu.

Heyhaaat, nerde kaldı o günler? Şu an geçmişte, en az yetmiş yıl önceki mazide yaşıyor, gözlerimin yaşarmasına engel olamıyorum.

Gızıt arkadaşlarım, Sarıkızgilin Polis ,İzzet, Hancıların Hüsnü, Kuzu Hasan ve Şükrü öğretmeni sevgiyle anıyorum.

DURMUŞ ÖZTÜRK - 12.10.2013 – Kırıntı

-----------------------------------------------

42. Yazı – 10 Ekim 2013
KIRINTI ARMUTU

Kırıntı Köyü, rakımı bin altı yüz metreden, bin yedi yüz metreye ulaşan bir yerleşim sahasına yayılmış, görkemli bir köydür. Yurdumuzun bir çok semtinde, 1700 rakımlı dağ, o memeleketin insanlarınca, yüce bir dağdır. Biz ise, bu yüksekliği, çoğu zaman hiç hissetmeden yaşıyoruz ve köyümüze dört elle sarılıyoruz.

Bu kadar yüksek bir köyde, ahlat armutu, siyah erik az da olsa vişne ve yabani elma v.b. meyvelerini görüyorduk. Gurbetçilerimizin getirdiği elmaya “has elma”, armuta da “has armut” diyorduk.

Öğretmen Okulunda okuduğum bin dokuz yüz ellilerde Kayacık Köyü’ne gitmiştim. Orada, başındaki ufak yollu -belkide melez- bir has elmayı düşürmek için onlarca taş attığımı asla unutmuyorum. Nasıl unuturum, o taşlardan birisi dayım kızı Fedime’nin başını yarmıştı.
Şimdi Kırıntı’da, hepisine has diyeceğimiz armut, elma, kaysı, kiraz, ceviz, vişne, şeftali, ayva hatta benim şu anda ismini hatırlayamadığım meyve cinsleri yetişiyor.
Peki çocukluk dönemimde niye yoktu? Elbette nedenleri çok. Bir defa o yıllarda halk çok fakir, geçim sıkıntısı engeli var. İkincisi, burası dağ başı, burada meyve yetişmez ön yargısı var. Üçüncüsü de halkın görgüsüzlüğü.
Peki, bütün bunları neden yazdım? Tabiî ki bilmiyorsunuz. Gururla açıklayabilirim. Bir genç armut ağacım vardı. Olgunlaştı, bugün hasadını yaptık. Otuz kilo kadar mevcudu var. Tadı, tekrar tekrar yiyebilirim özelliği taşıyor. Genelde on tanesi iki kg. ağırlığında.

Heey gidi eski yıllar, nereden nereye geldik. Meyve ziraatinde, kendimize göre büyük aşama kaydetmişiz.
Halkımızı da unutmayalım, o yıllara göre bugünkü halk, bilinçli, görgülü ve tabiî ki daha kültürlü.

Beş altı komşuya armut ikramında bulunduğumuzu da belirtmeliyim. Beyler bu ürün yerli malıdır. Öğrenciliğim yıllarında, ‘yerli malı almalı, herkes onu kullanmalı’ diye öğretmişlerdi bize.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı - 26 Eylül 2013

----------------------------------------------

41. Yazı – 29 Mart 2013
ALEVİLİK, KÜRTLÜK, YA DA...

Çağımızda “Alevilik, Kürtlük, Türklük” tarih bilgisi ve kültürden yoksun kişilerce birbirine karıştırılmaktadır. Her Alevi, Kürt değildir, her Kürt de Alevi değildir. Yine her Sünni, Türk değildir. Bugün Arap’ın, zencinin, Hintlinin, Endonazya’lıların vb. Sünnisi ve Alevisi var ama, Türk değiller.

Kırıntı’yı tanıyan bazı Sünniler, o halk Alevi, öyle ise Kürt'türler diye, Kırıntılıyı Türklüğe kabul etmemektedir. Fevkalede bilinçsizce bir kanaat. Amacım Kürt'leri küçük düşürmek değildir. Her etnik kökenli halk, bence saygıdeğerdir.

Öğretmen olarak otuziki sene görev yaptım, çeşitli etnik kökeni olan yörelerde çalıştım, bir Alevi olarak hiç dışlanmadım. Çünkü ben de onları en az bir Kırıntılıyı sevdiğim kadar sevdim. Görevimi en üst seviyede yürütmeğe özen gösterdim.

Biz Şiran Kırıntı köyündeniz, Aleviyiz, Türkçe konuşuyoruz. Türkiye’deki bazı yöre halklarına göre, Türkçeyi daha da güzel ifade ediyoruz. Çünkü aslımız Türk. Kırıntılılara Kürt diyen bazı bilmeyenlere derim ki, Alevi olmak, illaki Kürt olmak demek değildir. Her Sünninin de Arap veya zenci olmaması gibi.

Yöremizde neş’e içinde, şen şakrak düğünler yapılmaktadır. Güvey dediğimiz erkekle gelin olacak kızın en mutlu günleri yaşanmaktadır. Düğünde güveyin, adeta kılavuzu olan bir erkek kendisine eşlik ve rehberlik etmektedir. Bu önder kişiye, çevre köylerde SAĞDIÇ denilmektedir. Kırıntı düğünlerinde ise, bu kılavuz kişiye, BAŞBUĞ deniliyor. Sağdıç arka planda kalmış kişidir. Peki Başbuğ, Orta Asya Türklerinin en önemli liderlerinden biri değil mi? Bu sözcüğü Kırıntılılar niçin yaşatıyor?. Nedeni çok basit, çünkü asılları Türk olup, Orta Asyadan gelmişlerdir.

Bizler Kırıntı’ya Karadeniz Tirebolu'dan, bazı komşlarımız da sahil Karadeniz’in diğer yörelerinden gelerek Kırıntı’ya mekân atmışlardır.
Karadeniz Alevilerinin çoğuna Çepni denilmektedir. Çepniler, Oğuz Türklerinin 24. boyu olan Boybeyi ÇEP’in soyundan olup Onun yönetiminde, Kafkasya-Rize üzerinden Karadeniz Bölgesi'ne gelmiş, Anadolu'ya yerleşmişlerdir. ÇEP isminden esinlenerek, bu Alevilere Çepni denilmiştir. Şimdi anladınız mı? Kırıntılılar sağdıç yerine , neden BAŞBUĞ diyormuş. Kırıntı halkı bence daha saf Türktür, çünkü Kırıntılılar, yüzyıllarca dışarıya, kız verip, kız almamıştır. Saf Türk kalmayı muhafaza etmişlerdir.

Maalesef aleviler kendini bilmeyen kişilerce, bazı hakaret ve iftiralara uğramışlardır. Böyle kişiler insanlıktan nasibini almamış, karanlığa taş atan zavallılardır.
*
İlkokul 5. sınıfta iken 17 yaşında olan bir öğrencim, gece bizim olduğumuz odada idi. Gece çay demledi, bize ikram etti. Enfes çayımızı zevkle içtik. Birden:
- Öğretmenim Kırıntı’da Kızılbaşlar varmış, doğru mu? diye sormasın mı?
- Evet kızım, doğru dedim sakin bir tavırla.
Ve ekledim:
-Peki kızım ben Kırıntılı değil miyim?.
- Evet öğretmenim, Kırıntılısınız.
- Tatlı kızım, bu durumda ben de Kızılbaş olmuyor muyum?
Çocuk, tatlı tatlı gülerek:
- Öğretmenim ben çocukmuyum ki beni kandırasın, sen Kızılbaş olamazsın, dedi.

Alevi olduğuma inanmamıştı. Elbette inanmaz. Dört yıl onunla ayni sınıfı, dersleri, eğlenceleri, gezileri, kısaca yaşamı paylaştık. Ben de her yönümle kendilerine benziyordum. Kimbilir o, doğdu doğalı Aleviler hakkında, inanılması zor neler duydu, on yedi sene beyni nasıl yıkandı? Aleviler hakkında duyduklarını bende göremeyince, "Öğretmenim ben çocukmuyum ki beni kandırasın, sen Kızılbaş olamazsın." dedi.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı - 27.03.2013


-----------------------------------------------

40. Yazı - 26 Mart 2013
KARABURGA'DAN HAŞHAŞA

Karaburga ismi, köyümüzde herkes tarafından dile getirilen bir kelimedir. Bazılarının kullandığı bu yapıya uymayan kelimeler ise halkımızın dilinde yaygın değildir.
Çok yıllar önce, ordaki yatırlar başta olmak üzere, dağ güzelliklerini, çevresini görüp, temiz havasını teneffüs etmek amacıyla, köy halkı toplu olarak oraya ziyarete giderdi. Hemen hemen her aile, o günü kuzu veya oğlak cinsinden bir hayvanı kurban keserdi. Kurbanın, kesim öncesi sağ ayağının yukarı kaldırılarak bilenlerin dualariyle tekbirlenmesi, olmazsa olanlardandı.
Bu son yıllarda, toplu halde Karaburga'ya gitmek, artık uygulanmıyor. Aileler, ya tek tek, ya da yakın ilişkileri olan ailelerle ziyarete gidiyor. Kesilen kurbanlara da, çoğu zaman tekbir duası yapılmıyor. Artık ziyarete gitmek, bir nevi piknik şeklinde yapılıyor.

Geçmişteki o ziyaretlerin birinde, kurbanlar kesilmiş, yenilmiş içilmiş, hatta kur’an okutulmuş, artık halk kendi haline kalmıştı. O ara Sultangilin Hüseyin amca, eşi İpek bibi ve Molla Aligilin İpek halanın bana doğru geldiklerini gördüm. Hüseyin amca:
- Durmuş, daha vakit erken, biz haburadan aşağı Haşhaş’a çükelik için gitmek istiyrik emme, üç kişi de olsak,birez çekinirik, mümkünse bizimle beraber gider misin? dedi.
O günün güzelliğini tam yaşamak istiyordum, ama onları kıramadım ve:
- Neden olmasın, hemen şimdi mi gideceğiz? dedim.
- Evet evet şimdi ya, dedi.
Yola çıktık, ama yanımızda bir canlı daha vardı. EŞEK.
- Artık eşeğimiz de var, daha kalabalık olduk demi, dedim.
Eşeğin yuları Hüseyin amcada olmak üzere, iniş aşağı yürümeğe başladık, O üç arkadaşımdan hiç birisi eşeğe binmedi.
Haşhaş Köyüne vardığımızda, meyilli bir zeminde bulunan binalar topluluğunun
merkezi bir yerine beni bırakıp, çökelek almak için köy içine dağıldılar. Uzun kulak, benimle kalmıştı. Mahallenin orta aşağısında kurunlu bir çeşme vardı. Köy kadınları çeşme başına toplanmış, kablarını doldurmak için sırasını bekler durumda, ayakta dikiliyorlardı. Bildik konuşmalarının sesi, ne dediklerini anlamasam da kulağıma kadar geliyordu. Eşek kıpır kıpır gelen ağızındaki yem sesiyle, kuyruğunu keyifle sallıyordu. O sıra erkek bir köy çocuğu geldi, eşeğin kulaklarını kıvratmağa başladı. Eşek huylanıp tepiniyordu.
- Oğlum yapma, hayvan zıdlanıyor dedimse de, o yine kulak bükmeğe devam ediyordu. Her halde ben köyün yerlisiyim, bu adam garip bir yabancı düşünceyle bükmeyi tekrarlıyordu. Ona, "seni döverim" dememe rağmen bildiğinden geri durmadı. Bu ara eşekte ipini kopardı. Son olarak hayvana yaklaştığında, ani bir haraketle kolundan yakaladım, ona hatırı sayılır bir şamar indirdim. Sol elini yüzüne kapatan çocuk, çeşmeye aşağı koştu, kadınların yanından koşar adım geçti, araziye doğru ayni hızla gitti ve uzaklaşarak gözden kayboldu. O çocuk geri döndü mü, halâ kafamda bir soru olarak duruyor.

Durmuş Öztürk – Kırıntı - 13.03.2013

-----------------------------------------------

39. Yazı – 25 Şubat 2013
POT KIRMAK

Gülmek, evet gülmek, sağlıklı kalmak, çevredekilerle daha samimi ilişkiler kurmak ve yaşadığımız dünyadan daha çok tad almak için gerekli, hatta şarttır. Somurtkan görünüm, insanlar arasında soğukluk yaratır.

Göreve başladıktan sonra ilk üç yılım, doğuda Kürtçe konuşan vatandaşlar arasında geçti. İçerisinde kaldığım toplumdaki vatandaşların hepsiyle istediğim diyaloğu tam kuramıyordum. Nedeni ise o toplumun çoğunun Türkçe bilmeyişi, benim ise Kürtçe bilememem idi. Eğitim öğretimde de aynı zorluğu çekiyordum. Sıfır Kürtçesi olan bir öğretmenle, sıfır Türkçesi olan öğrenci karşı karşıya. Üstelik öğretmen, bu öğrencilere Türkçe öğretmek, okuma yazma kavratmak konusunda özel eğitim almamışsa ki, ben kendim o konuda tamamen eğitimsizdim. Çalışmalarım, benim şahsi yeteneğime bağlı olarak sürüyordu.
Çocuk henüz birinci sınıfta, dersliktesiniz, siz öğrenci Ali’ye:
- Ali nasılsınız? dediğinizde, o da size Ali nasılsınız? diye cevap veriyor.
Eğer kazara, Eşek..k yapma, deseniz, o da yine size Eşek ..k yapma diyor.

İlk zamanlarda çok yadırgadım, nasıl olur diye üzülürken, sonraları bu hitaplar bana bayağı eğlenceli gelmeğe başladı. Halkla yakın ilişki kurabilmek için, Kürtçe öğrenmeğe çalışıyordum. Bazı vatandaşlar da sanki benim gibi düşünerek benimle Türkçe konuşmaya özeniyordu. İşte o zaman Kürtçesi yarım tarzanca olan benimle, Türkçeyi yarım tarzanca ile ifade edebilen bir kürdün konuşmalarına şahit olsaydınız, inanın tiyatroya gitmeğe ihtiyaç duymazdınız. Karşımdaki konuşurken benim, ben konuşurken de onun yerinde olmayan gülmeleri, kaşılıklı potlar kırmamızdan ileri geliyordu.

Çalıştığım okula en yakın komşu oğlu Mustafa ile ilişkilerimiz, başkalarından daha ileriydi. O, bir gün ovaya ( Muş Ovası ) gitmiş, irice bir yılanla karşılaşmış. Yılan onu görünce kaçmış, Mustafa da yılanı koşarak takip etmiş. Hayvancağız korkuyla, ilk rastladığı delikten içeri girmeğe çalışırken Mustafa onu kuyruğundan yakalamış. Yılan içeri, Mustafa dışarı karşılıklı çekişirken, hayvanın kuyruğu kopmuş, kendisini kurtarmış. İşte bu heyecanlı olayı Mustafa derin nefesler alarak bana anlatıyordu:
- Hoce!..
- Söyle Mustafa.
- Bir gün ez, çune deşti.
- Anlayamadım, ne demek istiyorsun.
- Perdon Hoce. Bir gün ben ovaya gitmiştim.
- Peki, sonra...
- Baktım, orada bir mar varsın. (ben mar oluyorum)
- Mustafa, mar neye diyorsun, hem ben niçin mar oluyorum.
- Perdon Hoce. (O, benim her ikazımda perdon diyerek bir nevi özür dilerdi.) Baktım ki orada koca bir elan ( yılan ) varsın.
- Bak Mustafa, elanda değilim, ama sonra ne oldu?
- Beni gördüğün zaman, hemen zu here ( çok çabuk ) kaçmağa başladın. (dinleyen de benim, kaçan yılanda.)
- Evet, heyecanlandım, sonra ne oldu?
- Sonra, elan koştu, sen koştun, bir kulege (delik) girmeğe urgaşırken kuyruğundan tuttum çektim, çektiiim, kuyruğun koptu.

Artık, yılan olmayı bırak, kuyruğum da koptu. Bu anlatımlar karşısında, kendimi daha fazla tutamaz hâle geldim, yüksek sesle kahkahayı koyuverdim, sandalyeden aşağı yuvarlandım.
-Perdon Hoce, yoğsam yanlış mı konuştum? dedi.
Bazen de ben, Türkçe bilmeyenlerle tarzanca da olsa, konuşmak zorunda kalıyordum. Ya ihtiyacımız oluyor, ya bir sonunu anlatmak istiyorsun, o anda tercümanlık yapacak birisi de yoksa ne yapacaksın? Bu tür konuşma sırasında, bana çoğu kez gülüyorlardı, ama ben onlara sinirlenmiyor, potlar kırdığımı anlıyordum. Benim gibi Kürtçe bilmeyen bir sağlık memuru arkadaşım, ceviz satıcısı köylüden, Kürtçe hitabederek ceviz almak istemiş:
- Eeeme (bana ) guz bine (ver), ben sana pare verem, demiş.
Türkçe ve Kürtçe’yle, güya ona istediğimi daha güzel ifade ederim diye karıştırarak konuşmuş, ama anında da sopalar sırtına inmeğe başlamış. Bereket ki, kısa sürede oraya gelen ve güzel Türkçe konuşan birisi sağlıkçıyı onların elinden almış. Gelen adam köylüye meseleyi anlatınca, ceviz sahibi:
-Lav lavv, diyerek üzgün bir tavırla sağlıkçıdan af dilemiş.
Meğer Kürtçe, cevizin ismi, guz değil Gozmuş. Guz ise, kadının edebiyle ilgili organının ismiymiş.

Durmuş ÖZTÜRK - 24/02/2013 - Kırıntı

Merhaba Sevgili Öğretmenim,
Pot Kırmak başlıklı öykünüzü Aziz Nesin’in öykülerinden aldığım keyifle okudum. Anınızı depolayan güçlü belleğinizi de, kıvrak biçimde anlatan yazma yeteneğinizi de kutluyorum. Yazıyı hemen yayına soktum. Ama bu tür kişisel anılarla ilgili bir açıklama yapmak zorundayım.

Bizim Yazarlarımız sayfasının en büyük amaçlarından biri, insanlarımıza yazma isteği kazandırmak, yazma yeteneklerini geliştirmeye çalışmak, boş zamanlarını hoşça geçirmelerini sağlamak; bir diğeri de köylülerimizin yaşamının dününü, bugününü yazılı belgelerle geleceğe taşımak.
Köy yaşamı dışındaki kişisel anılar bu amacın dışında kalıyor. Bu yazılar Pot Kırmak örneğinde olduğu gibi zevkle okunacak kadar güzel olabilir, ama benim çok zamanımı alıyor.

Biliyorsunuz siteyi tek başıma hazırlıyorum. Her yazıyı tek tek gözden geçirmek, düzeltmek, yayına hazırlamak zaman alıyor; kendi kişisel yazım işlerimi engelliyor. Bizim yaşamımızla ilgili yazıları yayına hazırlarken kaybettiğim zamana acımıyor, tam tersine böyle bir iş yaptığım için onur duyuyorum. Ama kişisel anıları yayınlayarak zaman harcama yönünden kendime haksızlık yapmak istemiyorum.
Bunu diğer bazı yazarlarımıza da söyledim. Bazı arkadaşlar, fazla köy anısının olmadığını söyleyerek yazmaya ara verdiler. Hâlbuki illa köy sınırları içindeki yaşamı anlatmak şart değil. Kentlerdeki geçmişimizi de yazmak gerekir. Örneğin İstanbul Hisarüstü yaşamına ait otuz, kırk yıllık anılar, Ankara Tuzluçayır yaşamı anıları da halkımızla ilgili olduğu için yazılabilir, yazılmalıdır.

Yazma konusundaki sınırlamanın hoşgürüyle karşılaşılacağına inanıyorum.
Saygılarımla...

Ali Aydoğan - Ankara - 25 Şubat 2013

-----------------------------------------------

38. Yazı - 19 Şubat 2013
BACILIK OLMAK

Çocukluk dönemimizde yaşayıp da, bugün terk ettiğimiz bazı köy yaşantı ve gelenekleri aklıma geldikçe, çok çok değerli bir varlığımı kaybetmişçesine beni üzüyor. Bazen içi boşaltılmış bir kab gibi, sanki buruşuyorum. O günleri, o yaşadıklarımı, anlatmakta bayağı zorluk çekiyorum.

Yayla mevsimi gelince, yaylaya çıkmadan önce mezarlık üstüne gidilir, kaybettiklerimizin mezarları ziyaret edilirdi. Ölülerimizin ruhu için kur'an okuyup, helva, kete, hatta yoğurt ve bazı yiyecekler oradakilere ikram olarak sunulurdu.

Biz çocukları ilgilendiren, orada bizlere özellikle verilen işte o adı geçen yiyeceklerdi. Sanki evimizde bunları hiç yememiş, görmemiş gibi bize zevk veriyordu. Mezarlık üstündeki yoğurtlar ayrı bir yoğurt, helvası değişik, daha tatlı, ketesi can dermanı gibi gelirdi. Bu ziyafet seremonisinden sonra, halk arasında, çevrede gezmeye, dolaşmaya sıra geliyordu. Çocuklarla bir araya gelip, onlarla gezip oynamak ta ayrı bir zevk veriyordu.

Mezarlık üstüne, Yeniköy'den de büyük ölçüde katılım oluyordu. Hakkı Şahintaş, o günlere ait bir anısını anlattı da, kendi köylülerinin de o günü Kırıntı halkı ile birlikte olduğunu belirtmiş oldu.
Bayanlar, özellikle kızlar arasında, o yıllarda daha yoğun olmak üzere, "Bacılık Olma" geleneği vardı. Böylesi günler, bacılık bulmada, uygun ortamlar sunuyordu kendilerine. En güvenilir dost, isteklinin sevip, kaynaşacağı bir kız olmalıydı.

Hakkı'nın kızkardeşi Hashatun:
- Abi, bugün mezarlıküstü, Kırıntı'dan çok kız gelir, beni birisiyle bacılık yap, demiş.
Bir bacılığın olması, o kıza adeta saygıdeğer bir ayrıcalık statüsü kazandırıyordu. Artık onun beraber gezip tozacağı, sevincini veya sıkıntılarını paylaşacağı içten bir arkadaşı oluyordu. Ya olmayanlar ne yapsın?
Hakkı da, "Gel dolşalım, bakalım sana bir bacılık bulabilir miyiz?" demiş kızkardeşine.
-Hocam, sağa sola, kızlara göz atarken, sevimli bir kız gördüm, dedi bana da.
Bunun üstüne ben Hashatun'a şöyle dedim:
-Hashatun, işte şu kız, tam senin aradığın kız, ama teklif edelim bakalım kabul eder mi?
Bacım onu uzaktan süzdü, inceledi ve:
- He he, olur abi, dedi.
Yaklaştık, o kızın yanına oturduk.
- Kız, senin adın ne? diye sordu Hashatun.
- Firdes.
- Benimle bacılık olur musun?
- Oluruuum, dedi Firdes.
Her ikisi de kendi kollarından çözdükleri, birer dolayım boncuğu, karşısındakinin koluna bağladı. Karşılıklı bu içten kabülden sonra, bacılık ahti tamamlanmış oldu.
Hakkı gülümseyerek:
-Hocam, o Firdes, meğersem şimdi sizin eşiniz olan, Firdes ablaymış, dedi daha sonra.

Durmuş ÖZTÜRK 17 - 02- 2013 Kırıntı

-----------------------------------------------

37. Yazı - 16 Şubat 2013
NASIL DÜNÜRCÜ OLDUM

Gelenektir bizde, kız ailesinden oğlu için birisi kız isteyecekse, yaşlı, ağzı iyi laf eden kişilerden bir veya bir kaçını dünürcü olarak, kızı ailesinden istemeğe gönderir. Genç dünürcü pek tercih edilmez. Doğru ya, genç yaşta dünür gidip, beceremeyip, kaş yapacağım derken göz çıkarmak da var. Acaba birisi git falancının kızını, bizim oğlana iste dese, ben ne yaparım? Tabii bu kaygılar bundan kırk elli yıl önce aklımızdan geçenlerdi. Şimdi böyle bir görev bana verilse, seve seve yaparım.

İşte o geçmiş yılların birinde, Çakırgil'in İsmail Amcayı alttan yukarı bize doğru gelirken gördüm. Yanıma gelince:
-Hoca akşam Kuzugile git de Gülbeyaz'ı bizim Halil'e iste, dedi.
Birden bire, benim düşüncemi sormadan, bana bu görevi vermek istemesi, bende kararsızlıkla karışık hem gurur, hem de de endişe meydana getirdi. Kendimi tez toparladım:
-Olmaz İsmail Amca, bu konuda ben daha toyum, becerikli yaşlı birilerini gönder, dedim.
Yanımdan sessizce ayrıldı, çeşmeğe aşağı giderken, kendi kendine söyleniyordu:
- Toyumuş. Nasıl beceremezmiş. Demek ki gitmek, kendini yormak istemiyor.
Kulağıma kadar gelen o sesleri tam duymuştum. Üzüldüm ve hemen bağırdım:
- İsmail Amca! İsmail Amcaooo! Karşıya geç, Bilal Amcaya söyle, O evet derse, geri geçişe bana duyur, ben de onunla beraber giderim, dedim. Sonuç olumlu çıktı, Bilal Amca ile Kuzugile gitmeğe karar verdim. Düşünmüyordum, "Nasıl olsa yanımda, bu konuda deneyimli bir kişi var," diyordum.

Akşam Bilal Amca ile buluştuk, Kuzugile doğru yollandık. O zamanki Kuzugil'in evi üst üste iki odadan meydana geliyordu. Tatadan yapılmış merdivenlerden yukarı kata çıkarken, ön cephenin badanasız toprak sıvasının çatlakları görülüyordu. İçeri girince, loş ışığın karanlığında kimseyi göremiyordum. Rafın üstünde yanan idare lâmbasına (Köyde çoğumuzun evinde bu lâmbalar vardı) gözüm alışınca içeridekileri biraz görmeğe başladım. Dursun Amca serili yatağının üstünde oturuyordu. Bilal Amca selam verdi. Biz de oturduk. Dursun Dayı, kolay kolay lafı bitmeyen, sohbeti bol biri olduğundan hemen konuşmağa daldı. Bize konuşma sırası hemen hemen hiç gelmiyordu. Dursun Amca ne zaman bize sıra verir bilemiyorduk. Zaman yarı geceye doğru hızla ilerliyordu. Ben Bilal Amcaya sessizce, "Yarı gece oldu, meseleyi açsana" diye ne kadar fısıldadım, teşvik ettimse de, O hiç ağzını açmadı. Doğrusu bu susuşa bir anlam veremedim. Artık iş bana kalmıştı, bunu hissediyordum. Lakin ben de çekiniyor, utanıyor, biraz da korkuyordum. Nedense Dursun Dayıdan az da olsa, bir yılgınlığım vardı. Ama ya görevimiz. Bizi oraya yollayan, cevap bekliyor. Söyleyeceğim sözleri içimden tekrar etmeğe başladım. Tekrarları artırdım ve birdenbire top gibi patladım:
- Allahın emri, peygamberin kavli ile Kızın Gülbeyazı, Çakırgil'in Halil'e istemeğe geldik, münasip görürsen.
Uzun koşu yapmış atlet gibi soluk soluğa kaldım. Ondan, olumsuz bir tepki, hatta çıkın be der diye beklerken:
- Ooo, hoş geldiiz, safa geldiiz, demez mi? Ben yarın kızı söylettirir, arkadan diynerim, kızın dediği olur.

İnanın biz bu olumlu cevap karşısında dört köşe olduk. Zaten kızın gönlü varmış diye gündüz duymuştuk. Görevimiz olumlu sonuç verdiği için mutluyduk. İkinci gece söz kesildi, üçüncü gece ise nişan yapıldı.
İşte böylece DÜNÜRCÜ oldum.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı Köyü - 6 Şubat 2013

----------------------------------------------

36.Yazı - 02 Şubat 2013
KUYU DERESİNDE YEŞİL KURBAĞA

Taa... çocukluğumdan beri, bazı hayvanların, haraketsiz, hiç kıpırdamadan durarak bana doğru bakmalarından nedense pek hoşlanmam. Sanki, bana karşı bir tuzak hazırlayıp, kötülükler plânlıyorlarmış gibi gelir aklıma. Aslında mükemmel ve çok sevimli tipi olan bir kediyi, yol kenarında oturmuş, kulaklarını dikmiş alıcı gözlerle bana bakıyor görsem, bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabından oradan uzaklaşırım.

Bu konuda en çok korktuğum hayvanlar sıralamasında, bir numarada köpek, ikinci sırada ise manda bulunmaktadır.

Bir kış günü, Haydargilde (Eski muhtar Hasan Gündoğanlar) idim. Hasan'ın annesi:
- Oğlum Durmuş, ahırda ufak bir işim var, oraya kadar benimle gel de yardım et, dedi.
Ben de hay hay, haydi gidelim dedim. Ahıra girdiğimizde:
- Habu camuşun boyun ipi biraz zayıf, onu çözelim de, haşu yeni ipi bağlayalım, dedi.
Aman Allah'ım, birde baktım ki, gözlerinin kızılı adeta dışarı vurmuş, nefes aldıkça burun deliklerinden sütun gibi buhar çıkaran camuş, bütün dikkati ile beni süzüyor:
- Durmuş durma, fırlasana buradan bee! diye hemen kendime emir verdim.
Onların evlerinin önüne kadar koşarak gittim, çünkü camuşun ipini kırarak beni takip edeceğini düşünüyordum.
Yeter halanın sesi kulağıma kadar geliyordu:
- Ula Hoca neredesin, gelsene buraya…

Bu arada söylemeği unuttum. Kurbağalar. Özellikle yeşil kurbağalar, çocukluk yıllarımda, benim için birer kâbustular. O yıllarda genelde, öküz çobanlığı yaptığımızdan, akşama kadar doğa ile iç içe idik. Böcekler, kuşlar, kertenkeleler, yılan ve kurbağa vb. gibi canlılar bizim birer tabiî arkadaşımız oluyordu.

Bir sabah, öküzleri önüme kattım, her zaman olduğu gibi kırlara doğru yola koyuldum. Seçtiğim bölge Kuyu Deresi semti idi. Oraya varınca, öküzleri ekenekten uzakça bir yerde serbest bıraktım, kendi kendime bir şeylerle meşgul olmaya başladım. Hemen o semte her gidişimde uğrayıp oturduğum çimenliğe gittim. Çimenler yamaç, tabanı sulu, göze hoş görünen bir görünüme sahipti. Nemli ve yeşil oluşu, kurbağa, kelebek ve diger canlıları kendine çekiyordu.

Bir gün gene o tarafa gittim. Mutat olduğu üzere çimenliğe uğradım. Sık sık karşılaştığım yeşil kurbağa da orada idi. Yeşilliğin üst başına oturmuş, kafasını yukarı kaldırmış, aşağı doğru bakıyor. Hiç hareket etmiyor. Böyle duran kurbağadan çok çekindiğim hâlde sanki şeytan beni dürtüşlüyor gibi, elimdeki şu çubuğu yavaş yavaş ona doğru uzatayım bakim ne olacak dedim. Gerçekten çubuğu, nefes aldıkça kabarıp inen çenesinin altına doğrulayarak ileri doğru uzatmağa başladım. Bir yandan da nefes almayacak şekilde, heyecanla tepkisini bekliyordum.

Kurbağa, beklenmedik bir sıçrama yapmasın mı? Üstüme atlayıp göğsüme çarpmasıyla, o yamaç yerde sırt üstü çam gibi devrildiğimi hatırlıyorum. Kafam fena halde yere çarpmış. Ne olduğunu aklım başıma gelince anladım. Elim ayağım titriyordu. Kurbağayı bir daha görmedim.

Durmuş Öztürk - Kırıntı Köyü - 01 Şubat 2013

-----------------------------------------------

35. Yazı - 13 Ocak 2013
KIRK İŞÇİ BİR BAŞÇI

Köyümüz, gerçekten çevrede isim yapmış bir köy. Onlara göre bu köy, sorunları büyük ölçüde çözülmüş, problemleri halledilmiş, maddi sıkıntısı olmayan insanların yaşadığı bir topluluktur. Köyümüz hakkındaki bu kanaatlerini, bizzat kendim kulaklarımla duyarak şahit oldum. İlimizin meşhur Karaca Mağarası'nın, ziyarete açılışının ilk yıllarında, İl Belediyesinden izin alınarak, mağara görevlisi oraya götürülüyor ve ziyaret gerçekleştiriliyordu.

Bir gün Bilal Bakar'ın oğlu Hasan ile mağarayı görmeğe karar verdik. Gümüşhane Belediyesi'ne uğrayıp, izin alarak görevliyi mağaraya götürecektik. Belediye'ye gidince, başkan ve görevlinin zaten orada olduğunu, bizim de çabuk giderek mağara kapanmadan orda olmamız gerektiğini söylediler. Acele hareket ettik. Mağaranın önüne varınca, kapısının kapatıldığını, elektriğinin de direkten kesildiğini bildirdiler. Bize de, gidin yarın gelin dediler.

Kesin bir tavırla itiraz ettim:
- Beyler biz, şu mahalleden değiliz ki, yarın gelelim. Taa Şiran'dan, Alucra sınırından geliyoruz!
Belediye Başkanı merak ederek: - Hangi köyden siniz? diye sordu.
- Efendim biz, Kırıntı Köyü'ndeniz, dedim.
Hemen görevliye döndü ve:
- Çabuk ışığı yak, kapıyı da aç, diye emir verdi. Vali bey bunların Kırıntılı olduğunu duyarsa ikimizi de öldürür diye espiri yaptı.
O zamanki vali, Ayhan Çevik'ti. Onların nazarında Kırıntı takdire lâyık bir köydü.

Bir tarih yine, eşimle Gümüşhane Devlet Hastanesi'ne gitmiştik. İki hemşire eşimin çamaşırlarını çıkarırken, yanlışlıkla bir parça yırttılar. Hemşirelerden biri:
- Yırtmadan çıkarsana o çamaşırı, dedi diğerine kızarak.
Bayan doktor:
- Sen kendini düşün, dedi. Onlar Kırıntılı, neleri eksik ki, isteseler her şeyleri olur.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşlılıyor ki, Kırıntı çevrede, isim yapmış, ama onların vakıf olmadığı bir sürü sorunu var. Yol, su, kışın köy içi karla mücadele, kışın sahipsiz hayvanların bakımı vb. sorunlar hep çözüm istiyor.
Bence sorunları çözmenin ön şartlarından birisi, gerek derneğimiz ve gerekse köy yönetimimizin, sorunları benimseyen, elini taşın altına sokabilecek bir kadroya ihtiyaçları var. Bizzat muhtarın yılmaz, çalışkan ve halkı az çok harekete geçirecek kişiler olması gerekli. Tabii ki, onlar tek başına başarılı olamazlar ama, onlarsız da, ne yazık ki, meseleler halledilmiyor.
Meşhur öz deyişte ne diyor:
-"Kırk işçi, bir başçı."
Ben diyorum ki, böyle kişiler, ben bu konu da ileri atılacağım, siz de beni destekleyin desinler.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı Köyü - 4 Ocak 2013

-----------------------------------------------

34. Yazı - 08 Ocak 2013
JÜJİ AVI

Sakın haa!.. Siz siz olun da büyük lokma yiyin, fakat her şeyi ben bilirim, beni kimse aldatamaz, kandıramaz demeyin, büyük söz söylemeyin. El oğlu dediğimiz, o eller var ya, onların içinde, deveyi palanı ile yutup, ben deve nedir tanımıyorum diyenler var. Bazıları da gerçek dışı neler anlatılar ki, biz o anlatılanları doğru sanıp, adeta onları dümen suyunda yüzmeğe başlarız. Açıkçası tongaya düşeriz.

Ben kendim, bu konuda hiç iddialı değilim. Bitlis-Hizan ilçesine 1955-56 öğretim yılında. toy bir öğretmen olarak yeni atanmıştık. Okulumuzu, öğrencilerimizi ve bulunduğumuz mekân ile çevreyi tanıma dönemindeydik. Evden çıkınca, çoğu zaman ihtiyaçlarımızı karşılamak için çarşıya, ya da genelde memurların, oturma, eğlenme, oyun oynama ve şakalaşıp sohbet ettikleri gazinoya giderdik.

O günlerde, oraya daha önce atanmış olan memurlarla, Hizan'ın yerlisi olan memurların sohbetleri sırasında - jüji avı- diye bir mesele üzerinde sık sık konuşup yorum yaptıklarına şahit oluyorduk. Sabahattin ile ben oranın henüz garibi ve jüjiyi de tanımadığımızdan ötürü, o konuşmalara hiç katılmıyorduk. Sonraki günlerde, gazinoda bulunduğumuz hemen hemen her gün jüji avı söz konusu oluyordu. JÜJİ, anlatıldığına tilkiye benzeyen, lâkin ondan daha cüsseli, tüylü postu binlerce lira eden yabani bir hayvanmış. (O zaman benim maaşım 112 lira idi.) Bu hayvan, geceleri avlanmağa çıkan, insana dokunmayan mahcup bir hayvanmış. Gecenin birinde gidip, mutlaka onu veya onlardan birkaçını yakalamanın çok zevkli olacağını, postunun da sermayesiz büyük bir kazanç olacağını sürekli dile getiriyorlardı. Artık sakalı bıyığı bitmişti. İki gece sonra gidelim diye karar aldılar. Sabahattin'le ben adeta bu konunun
dışında tutuluyorduk.
Nüfus Müdürü:
- Hocam bu konuda siz dışarıda kalıyorsunuz, ama isterseniz siz de katılın dedi.
Bir diger memur:
- Yahu Müdür Bey, sen ne diyorsun, hocamlar yeni gelmiş olsa da netice olarak onlar da artık Hizan'da hizmet veriyorlar. Tabiî ki gitmeleri gerekli dedi.
Sabahattin'le biribirimize baktık, oların bir ayrım yapmadan, bu zevkli olacağı belli olan
JÜJİ avına katılmamızı sağlama kararı almalarına çok memnun olduk.

Karar verilen akşam geldi. Avcılar gazinoda toplandı. Hiç lâmba, çıra- kibrit, hatta çakmak üzerimize almayacaktık. Çünkü, o hayvan ışıktan son derece kaçıyormuş. Netice haraket edildi. Bir dere boyu aşağı doğru yürümeğe başladık. Gece fevkalede karanlık, her taraf çalılık, yolu olmayan, bir karanlık denizine doğru ağır ağır ilerleyerek, netice çalılarla örtülü olduğunu sandığımız bir tepeye ulaştık. Bize dediler ki :
-Şimdi herkesi bir kümenin dibine bırakacağız. Orda çıt çıkarmadan beklenecek, Jüjinin önünden geçtiğini hisseder etmez, bacağından yakalayacaksınız . Herkes pekiii dedi. Sonra birbirimize seslenip, toplanıp gideceğiz.

Beni ve Sabahattin'i birbirimize yakın iki kümenin dibine bırakıp, kendi bekleyeceği noktalara hareket ettiler. Bir süre sonra derin bir sessizlik başladı. Jüjinin gelmesini sabırsızlıkla bekliyorduk. Zaman ilerledi ilerledi, avımız gelmedi. Işığımız olmadığından saate bakıp gecenin hangi diliminde olduğumuzu öğrenemiyorduk. Sabahattin'e seslendim:
- Bu mesele herhalde dalavreye benziyor, bizi tuzağa düşürdüler.
- Doğru söylüyorsun, hem de düşündüğün gibi dedi.

Yan yana geldik, karanlıkta yüzümüzü fark edemiyoruz. Onların çekilip geri gittiği kesin. Kaygılanmağa başladık. Yolu nasıl bulup, geri döneceğiz. Geliş tarafı olduğunu düşündüğümüz yöne doğru rastgele ilerlemeğe başladık. Çalılar elbiselerimize takılıyor, ellerimiz çizilip kanıyordu. Uzun ve meşakkatli bir süreden sonra ilçeye döndük. Gazinoda adamların olduğunu fark ettik, ama içeri girmeden evimize gittik, yataklarımızı sererek hemen yattık.

Megerse Jüji dedikleri hayvan kirpi imiş. Avdan önceki tüm konuşmalarda, bizi bu olaya ruhen hazırlayıp o geceye katılmamızı sağlamak içinmiş. Kimseye dıştan bir şey söylemedik, hayatta böyle şeyler olur dedik, ama aslında çok sinirlenmiştik. Fakat, gücensek de bizim için unutulmaz bir anı oldu.
Neydi, evet evet JÜJİ avı.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı Köyü - 3 Ocak 2013

-----------------------------------------------

33.Yazı - 07 Ocak 2013
KIRINTI'DA HAYVANLAR ALEMİ VE KIŞ

Çocukluk, hatta gençlik yıllarımda, bu yıllara göre, kurt- kuş, diğer yabani hayvanlar bakımından çevremizde fevkalade bir canlılık vardı. Yazın, arazide, dağlarda, derelerde,
kısacası her canlının, kendilerine uygun ortam buldukları yerlerde, bu güne göre bol hayvan vardı. Hele kış aylarında, lapa lapa kar yağarken, Sığınak Ormanının derelerinde, kayalıklarında, kakkubak kakkubak diye öten kekliklerin sesi, kulağımıza gelen enfes bir müzik olarak yansırdı. Yazın, onların yaşam bölgelarinde rastladığımız sürüleri, yavrularının pıtpıtı koşuşları insana, doyumsuz haz veriyordu.

Hele o ham güvercin dediğimz kuşların takla atarak uçuşları, kukurikuu, kukurikuu diye sesler çıkarıp, küçük daireler çizerek çalımlı dolanmaları, ne kadar harika oluyordu. Tarlalarda sürüler halinde dolaşır, geceleri sırra kadem basarlardı. Bir kısmı da, caminin çatısını kendilerine geceleri kalacak otel olarak seçiyordu. O yıllarda köyde yeteri kadar çatılı bina olmayışı ve caminin de ıssız oluşu ham güvercinler için bir avantaj oluyordu. Serçe, karga, ala karga, sığırık kuşu, kara tavuk, gukkuk (guguk) , geceleri öten virane kuşu, kartal, atmaca, doğan, saksağan yöremizi şenlendiren önemli kuşlardan çoğunluğu teşkil eden kuşlardandı.

Bu gün, bu kuşlardan bir kısmına çok seyrek rastlıyoruz, bir kısmını ise hiç göremiyoruz
Neden yok oldu veya azaldılar. Kendi araştırmalarıma göre şu kanıya vardım: Hububat ekimi yok denecek kadar azaldı, halbuki bu kuşların çoğunluğu, onların taneleri ile besleniyorlardı. Aradıklarını bulamayınca üremelerini azalttılar, bir bölümü de yöremizi terk edip gitti.
Bence, kurt, tilki, tavşan, kaplumbağa gibi dört ayaklılarda da azalma var. Yöremizde, bu olumsuzlukların tersine, sayısı artan hayvan cinsi de var ki, bunlar - ayı ve domuz- türü hayvanlardır. Çernobil faciasının da, hayvan sayısını azalttığını düşünülenler var. Ben de o kanıdayım. Çernobilden sonra hayvan sayısında bir azalma olmağa başladı. O yıllarda bile, bu mesele söz konsu oluyordu.
Evcil hayvanlardan, sığır,keçi ve koyun çok ürkütücü bir şekilde azalıyor. Devletin, özellikle hayvancılık konusunda önlem almasını canı gönülden diliyorum.

Kedi-köpek gibi evcil hayvanlarımızın, özellikle kış yaşantıları yürekler acısı. Bu hayvancıklar yeteri kadar beslenemediği, çoğu zaman ac kaldığı için tirtir tir titreşiyorlar. Sırtlarındaki tüyler kabarıyor ok gibi dikiliyor, hiç birisi yatgın tüylü kalamıyor. Dışarıda adeta, çocuk gibi ağlaşıyorlar. Elimizden geldiğince beslemeğe çalışsakta, yeterli olmuyor. Onların bu perişanlığı beni de çok çok huzursz ediyor. Yukarı Mahallede, on taneden fazla köpek, ellinin üzerinde de kedi var. Hane sayısı pek az.

Bu hayvanlar için köye yiyecek gönderiliyor ama, bizim Yukarı Mahallede kimseye verilmiyor. Yem yollayan kişiler övgüye değer insanlardır, teşekkür ederim kendilerine.
Lâkin onlara bir çift sözüm var. Acaba yukarıda yaşayan hayvanların da ac kalacağını, onların da canlı olduğunu düşünemiyorlar mı?
Ekmeğimden, aşımdan kesip onların alcıktan ölmelerine izin vermeyeceğim.

Durmuş Öztürk - Kırıntı - 5 Ocak 2013

----------------------------------------------

32. Yazı - 04 Ocak 2013
BALKONUN ISSIZLIĞI
(İzzet Öztürk Anısına)

Kırıntı Köyünün geçmiş muhtarlarından İzzet Öztürk'ün 24 aralık 2012 pazartesi günü, saat 08:00 sıralarında vefat edişinden sonra, alışık olduğumuz onun evinin balkon görüntüsünü kaybedince, doğrusu bir iç ezikliği, burukluk ve sıkıntılar duymağa başladım. Çünkü son bir sene içinde, balkon O'nun değişmez oturak yeri olmuştu. Yürümek, artık İzzet için imkânsızdı.

Toplum içindeki dünyası, ziyaretine gelenler, balkondan doğru gelip geçenleri görmesi, izlemesi, telefon görüşmeleri ve televizyon olmuştu. Bizim ev, özellikle kışın köyün ıssızlığı döneminde onun için bir şenlik kaynağı oluyordu. Geceleri pencereden bakınca ışığı gözüken tek ev, bizimkisi olduğundan, benim köyde oluşuma büyük değer veriyordu. Bizde de onunkine benzer alışkanlıklar, duygular oluşmuştu.

İzzet, bizim canlı haber kaynağımızdı. Ekmekçimizin gelip gelmediğini, ölüm, düğün, nişan vb. haberleri herkesten önce O duyar, bizi de haberdar ederdi. Telefonunu PTT' ninki gibi durmadan çalıştırıyor, her taraftan haberdar oluyordu çünkü. Bir gün ekmeksiz kalsak, İzzet bizi acaba niye haberdar etmedi diye, sanki O mecburmuş gibi aklımızdan geçiyordu.

Şunu iyi bilki sevgili İzzet, bu yönünle de seni çok arayacağız. Geçmişteki kişiliğin, sohbetlerin belleklerimizde canlılığını sonsuza kadar sürdürecektir.

Yerinde rahat uyu. Onlardan ayrıldım diye canını sıkma. Bir gün olacak ki, herkes senin yanına gelecekler.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı - 30 aralık 2012

-----------------------------------------------

31. Yazı - 31 Aralık 2012
FASÜLYE YAHNİSİ

Yıl 1955- 56. Yavuz Selim Öğretmen Okulunu bitirmiş, genç bir öğretmen olarak tayin bekliyordum. Çok heyecanlıydım. Atanmam, kendimce meçhul olan bir ile ve orada da adını bilmediğin gene meçhul bir okula yapılacaktı. O sıra sık sık rüyalar görüyor, hayalimden dahi geçmeyen masal alemlerinde olacak tarzdan okullara atamam yapılıyordu. Sevdiğim bir yere atanmışsam rüyadan ayılınca mutlu oluyordum. Aksi hâlde çok üzülüyordum.

Sonunda atamam yapıldı. Görev yerim, Bitlis İline bağlı Hizan'dı. Artık atanmış bir öğretmendim, ama meşhur sürgünler memleketi Fizan ile bir ilgisi var mı, oranın? Öğretmen Şükrü Öztürk'te Bitlis ili merkez köylerinden Seriguli (Gölbaşı) köyüne tayin edilmişti. Görev mahalline gitmek üzere Şükrü Öğretmen ile yola çıktık. Şiran - Erzincan -Erzurum -Muş -Bitlis güzergâhını takip etmemiz bize önerilmişti, biz de o hattı uyguladık. Erzurum'dan sonra Hasankale'ye (Pasinler) varınca güneye döndük . Palandöken Dağlarının doğusunda yüksekte olan bir geçide varınca, aşağıdaki vadide Aras Nehri'nin aktığını söylediler. Nedense Aras ismi bende, garip bir geçmiş, daha doğrusu tarihi duygular hissi yarattı.

Tam o zihni duygusallığı yaşarken, yolculardan birisi:
- Genç, nerelisiniz, nereye gidiyorsunuz?, dedi.
- Gümüşhane'nin Şiran İlçesindeniz, ben Hizan'a tayin oldum, orada öğretmen olarak çalışacağım, dedim.
- Sen sürgün müsün? dedi.
- Hayır, sürgün değilim, yeni mezunum, diye cevap verdim. Neden sürgün olup olmadığımı sordunuz ki?
- Çalışacağın okulu ben yaptım, hükümet binasının hemen üstünde. Hizan'a kendi isteği ile pek gelen memur olmadığı için sürgün müsünüz dedim.

Çalışacağım Hizan'ın köy olduğunu zannediyordum, meğer ilçe merkeziymiş. Sevindim, ama nasıl bir ilçe ki kimse tercih etmiyor, bu duruma da üzüldüm. Nihayet Bitlis'e ulaştık. Milli Eğitim Müdürü Osman ve Maarif Memuru Mesrur Beyler, dersbaşı yapana kadar ilde bir okulda kalmamızı istediler, biz de otelde kalır gibi orada kaldık.

Günü geldi, ilçenin biricik kamyonu, Belediye Reislerine ait şavrole ile görev mahallim Hizan'a dahil oldum. Hizan kücük şirin bir ilçe. Darünüs, Pürünüs Köylerini ve kendisini içine alan küçük bir ovanın doğu ucunda kurulmuş. Bu düzlükte çeşitli tahılların yanı sıra, pirinç üretimi de yapılmaktadır. Çevre dağlarda genelde bizim pelit dediğimiz türden ormanları var. Sonraki yazılarımda o yöreden çok bahsedeceğim. Şimdi pişirdiğimiz meşhur yahniden söz edeceğim.

Aslında ben Hizan'za vasıl olanda çok mutlu olmuştum. Tabii mutlu olurum. Hemde çook mutlu. Neden mi? Okula ilk gittiğim gün karşımda birisi duruyordu, gözlerimi sildim, acaba O mu? Evet oydu. Bu kişi altı yılımızı ayni sınıfta geçirdiğimiz, bitirme sınavlarına beraber hazırlandığım, çok sevdiğim arkadaşım Sabahattin Çataloğlu. Sabahattin, çalışkan, demokrat, kültürlü, her yönüyle aranan bir öğretmen. Kendisi Gümüşhane'nin Bağlarbaşından. Şu sıra
İstanbul Bostancı'da yaşıyor.

Sabahattin'le ayni odaya yerleştik. Beraber kumanya yapmağa başladık. Çok çok fasülye ve pirinç aldık. Artık yahni yapma zamanı gelmişti. Tane fasülyayi yıkadım, tencere ile sobanın üstüne koydum. Kilosunu 150 kuruşa aldığım koyun etinden de dört kilo yıkadım, doğradım tencereye ilave ettim. Tuzunu da attıktan sonra salçasını kattım. Artık iş, pişdikten sonra yemeğe kalmıştı:
-Sabahattin bak yemek pişmiş mi? dedim.
- Olur bakayım, dedi ama ağzına alınca dudaklarını büzdü, ımmıh diye yakındı.
- Ne var, niye öyle yaptın? diye sordum.
-Tadına bir de sen bak anlarsın.

Kaşığı aldım, bir parça suyundan içince her şey meydana çıktı. Yahnimiz ağır, tiksindirici bir kokuya bürünmüştü. Tabii biz hiç yemeden sevgili yahnimizi köpeklere verdik. Akşam yemeğine yine lokantaya gitmek zorunda kaldık.
(NOT: Kuru fasülye önce haşlanıp süzüldükten sonra, yeni bir su ile pişmeğe konacakmış.)

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı - 30 Aralık 2012

----------------------------------------------

30. Yazı - 12 Eylül 2012
BADİ SABAH

Sevgili Kâzım'cığım; bardabaşlık etme, öykünüzü zaman zaman okuyup, eski günleri, anıyorum kendikendime. Özellikle, Sabah (Badisabah) Halayı hatırlamamak elde değil.Onun kendine özgü tavır, davranış, misafiri gittikten sonraki sarfettiği sözleri çok meşhurdu. Çoğu zaman kabul edilemez pozisyonlar sergilerdi. Evlatları kendisini bizden daha iyi tanıyor, anaları olduğu için duruma katlanıyorlardı. Şurayı da kesin olarak belirteyim ki, çocukları, belki çoğu ailede görülmeyen bir saygı ile analarına bağlı idiler. Hatta az sonra yazacağım anı, belki de kendilerine onu hatırlama ve anma vesilesi olacaktır.

Kendisini sağlığında bir gece, oğlu Polis'lerin (Hasan)şimdiki evinde oturuyorduk. Genellikle, dereden-tepeden rastgele sohbet ediyorduk. Rahmetli Polis, kendine özgü nüktedan tavırlarını zaman zaman sergiliyor, bize hoşça vakit geçirttiriyordu. Zamanın epey ilerlmesine rağmen, Sabah hala da hâlâ bizimle oturmağa devam ediyordu Bir aralık Sabah hala:

- Ula Polis uykum geldi, gidip yatıym mı he? dedi.

Bunun üzerine Polis: - He ya, ana yat uyu da rahat et, dedi.
Sabah Hala, odasına gitmek üzere dışarı çıkarken, aniden geri döndü ve bir kez daha:
- Polis, var ya eyle uyuyasım geldi ki, yatıym he mi, diye sordu.
-Ya ya, hemen yat da dinlen anacığım, tabiî.

Sabah Hala, koridora kadar gitti, her ne düşündü ise, yeniden geri geldi:
-Been bak, sayı (sahiden) yatıym de mi, he mi? dedi.

Polis'in renginin değişmeğe başladığını, canının sıkıldığını farketederek araya girme gereği duydum: - O yaşlı, istediğini ancak bu şekilde ifade ediyor. Boş ver, sinirlenme, kendini de üzme, dedim.

Ama Badisabah teyze, sanki ilk defa Polis'e diyormuş gibi: -Polis, ben yatsam iyi olur değil mi, he!dedi ilk kez dermiş gibi bir tavırla.
Polis birden bire, zorla boğazdan gelen, boğulucu gür bir sesle:
- Vaay anam öldüm ya, mahvoldum ya, gız ana git yat, yat, yat!dedi.

Adeta ses kısıklığına uğramış gibi sustu, çöktü kaldı.
Ben, heyecanlandım. Polis kalpten rahatsızdı, beklenmeyen bir olay olur diye endişe ettim. Neyse, şükür ki nahoş bir sonuç doğmadı. Sonunda Sabah bibiyi odasına gönderip yatırarak o geceyi tatlıya bağladık.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı - 12 Eylül 2012

-----------------------------------------------

29. Yazı - 07 Eylül 2012
ANUK PEŞİNDE

Dağlar... Evet dağlar... Genelde her insanın gönlüne, mutluluk ve ferahlık veren yüce oluşumlardır. Nedense çekici, davet edici bir yapıya sahiptirler. Halkımız, bu ulu dağları, çoğu zaman gezmek, bazen de, bağrında oluşan ürünlerinden yararlanmak amacıyla ziyaret ederler.

Havaların çok mükemmel olduğu günlerin birinde, eşim Firdes, bana bir teklifte bulundu:
-Bizim Sebahat, ablamın kızı Ağca'yla ben, Ağulusu tarafına anuğa gitmek istiyoruz, ama üçümüz de bayanız, korkarız. Dağlar güzel, enfes ya, lakin güzelliğin yanı sıra korkulacak yanları da var. Gel sen bize eşlik et, dağa beraber gidelim de, hem gezmiş olursun, hem de koruyucumuz olursun.

Kabul ettim. O yıllarda yakın konuştuğum, zaman zaman sohbet ettiğim, konuşmayı çok seven, çenesi güçlü bir ahbabım vardı. Burada onun adını vermemek için CC efendi diye hitap edeceğim.

Bu efendi, ara sıra benden şikâyetçi oluyor ve diyordu ki:
- Hocam bana kimse haydi dağlara gidelim, gezelim, gönlün gözün açılsın demiyor, sen olsun benden esirgeme dağları, bir gün beni de götür oralara.

Peki dedim, söz verdim. İşte o bayanlarla dağa gittiğimiz günün sabahı CC aklıma geldi. O mahalleden geçerken, uzaktan da olsa, kendisini göremediğim hâlde, adeta bir boşluğa doğru:
-CC Efendi, CC Efendi! diye bağırdım.

Sanki gayipten bir ses, ağzı dolu dolu:
- Eeey, ey! demesin mi?
- Haydi, dağlara gidiyoruz, sen de gel.
- Evet canım Hocam, canla baş üstüne! diyen sesi mahallede yankılandı.

CC, grubumuza katılmıştı. Hep birlikte, neşeli bir yürüyüşle yola çıktık. Yorucu bir yolculuktan sonra Soğukpınar'a ulaştık. Bir kış geçmiş, o bahar oralara kimsecikler uğramamıştı. Dokunulmayan, çiğnenmeyen, kar ve yağmurların bıraktığı temiz ortam bunun ispatıydı. Temiz taşların oyuklarını, tabak yerine kullanarak, sulu olmayan yiyeceklerimizi yiyerek, bir öğlen ön yemeği yedik.

Çantamda biralar vardı:
-Firdes bize bira ver de, CC efendiyle içelim, dedim.
Firdes de:
- Hoca senin haberin yok, ama ben bir de ufaklık almıştım, isterseniz ondan için, diye karşılık verdi.
CC efendi, söz arasına girdi: - Ben var ya ben, dünyada adam olmam. Elin avratları kocasını düşünüyor da, ben kendimi bile düşünemiyorum. Rakı, bira almayı bırak ekmek bile almamışım, vay eş.k kafam vay! diye söylendi.
- Olur mu canım? Sen bizim misafirimiz sayılırsın, bizde her şey var, diye teselli ettim.

Bir süre sonra Yeniköy yaylasının yükseğinden geçerek yolumuza devam ettik. CC de küçük ve adeta yanar döner bir görüntüsü olan dürbünü bana uzatarak:
- Al bunu da sağı solu seyredersin, dedi.

Dürbünü elime alınca, yakın çevreyi ve uzakları seyretmeğe koyuldum. CC önde, bayanlar arkada, onlar yola durmadan devam ediyordu. Bir aralık, CC'nin onlardan hayli ileride koşmağa başladığını fark ettim. Bayanlar, onun anuğun, iyi ve bol olduğu yeri herhalde bildiğini, o nedenle koştuğunu tahmin ederek CC'nin arkasından koşmağa başladılar.

Bu koşmacayı görünce, neden koştuklarını merak ettim ve ben de koşarak onları izlemeğe başladım. Bir çırpıda kadınları geçtim. CC önde ben elli metre kadar gerisinde, bayanlar daha da geride durmadan koşuyorduk.

CC, küçük bir kayayı geçince birden durdu. Kayayı siper alarak pantolonu aşağı sıyırıp olduğu yere çöktü. Uzaktan da olsa bir takım çatırtılı sesler duyunca olduğum yerde kalakaldım. Hemen arkama dönerek bayanların önüne geçip onları da durdurdum.

Meğer bizim CC'nin derdi anık manık değilmiş. Çok sıkışmış, bir an önce ferahlığa kavuşayım diye koşuyormuş. Adamcağız utanmasın, bozulmasın diye açıktan kahkahalar atamasak da kendi aramızda gülmeden edemedik.

Neyse, bir süre sınra anukluğa (anıklığa) varayı başardık. Hasat başladı. Ben çevreyi geziyor, tesadüfen bol anuklu bir sahaya rastlarsam, hanımlara haber veriyordum. Anık toplamanın zevki de bir başka oluyor canım. Sanki hazine bulmuş gibiydik. Bu arada CC, kendi başına anuk toplamak için bizden uzaklaşmıştı.

Acıktığımızda, bulunduğumuz bölgeye ismini veren Ağulusu'daki bir su kaynağının başına toplandık, yiyeceklerimizi ortayaçıkardık. Yemeğe başlamak için CC'nin gelmesini bekliyorduk. Neyse ki bizi fazla bekletmedi. Çok geçmeden CC, elindeki dolu bir torbayla çıkageldi.

Firdes, torbaya bir göz atınca bana gizlice şöyle dedi:
-Torbadakiler anuk değil, anuğa benzer ot toplamış. Hele yemeğini yesin de sonra söyleriz. Morali bozulursa yemek de yemez.

Yemekten sonra , CC'ye açıklamadan başka bir bölgeye gittik. Oradan iki etek dolusu anuk toplayarak CC'ye vermeğe karar verdik, maksat köye boş gitmemesiydi.

CC'ye torbasındaki anuk sandığı otları boşalttırdık. CC, yerdeki ot kumulundan dakikalarca gözünü alamadı.

Durmuş Öztürk - Kırıntı - 7 Eylül 2012

-----------------------------------------------

28. Yazı - 20 Haziran 2012
GIROO

Köyümüzün önündeki arazinin orta üst bölümünde, dar bir semt var. Bu güne kadar o semte uğrayışımın sayısı, belki binlerle ifade edilebilir. Evden çıkıp, Çalgan yoluna doğru gezmeğe veya yürüyüşe çıksam, gözümün ilk göreceği semtlerden birisi orası oluyor. Sürekli ismini dile getirip, zaman zaman ziyaret ettiğim bu yerin adını tam tamına bilmiyorum. O da ne demek diyeceksiniz. Doğru diyorsunuz, ama bence gerçek böyle. Oranın ismini, köy halkının bir kısmı Kıravu, bir kısmı Kırağı, bazıları Kıro gibi teleffuz ediyor ve bazıları da Gıro diyerek bahsediyor. Kıravu, herhalde kırağı olsa gerek. Kıro ve Gıro kelimeleri, kürt vatandaşlarımızca , erkek çocuklara verilen ortak bir ünvan ismi. Bu isimlerin hangisi doğru, onu bilmiyorum. Ama benim oraya uyarladığım en güzel isim, GIROO. Bilmemki bu adı onayladınız mı?

Gıroo denince akla, Rüşan Gilin Bostanı ve ziyaret yılanları gelir. Ziyaret yılanı deyip geçmeyin. Bir zamanlar, gözdeki, yüzdeki, kulak ve alındaki ağrı ve kaşıntıların tedavisinde yılanlar, baş rollerde idi. Çocukluğum döneminde, benim gözlerim çok ağrıyor ve zaman zaman da kaşınıyordu. Bir çare bulmak gerekiyordu. Bir gün, elinde küleği, içinde ziyaret yılanı ile kapıya Civrişonlu yılancı kadın geldi. Yılanları görmek için, kısa sürede, çoğu çocuk olmak üzere bir sürü insan toplandı. Külek açılınca, içerisinde iki yılan olduğunu gördüm. Bayan birini eline aldı, babam da hiç zaman geçirmeden, yılanın başını sığazlıyarak sevmeğe başladı. Babamı hoş karşılamayan yılan, ani refleksi atakla babamın elini ağzı ile yakaladı ve köpeğin avını silkelemesi gibi sarsmağa başladı. Sahibi yılanı geri çektiğinde, babamın elinde iki tomurcuk kan oluştu.

Kimsede endişe yoktu. Birisi:
- Onlar zeyrat yılanı, tabiî ki zehirlenme olamaz, dedi.
- Ula Durmuş, diye anamın seslendiğini duydum. Gel oğlum gel, gözüne yılan koyduralım da eyi olsun.
Çok çekinmeme rağmen, hazır bulunanların teşvik ve cesaretlendirici desteği ile razı oldum. Yılancı hanım:
- Başını kucağuma koy. Hiç kıpırdama, dedi.
Zaten korkudan donmuştum ben, kıpırdayacak hâlim yoktu ki. Yılanın, soğuk yumuşak
baskısı altında, nefes bile almağa cesaret edemiyordum.

Bu serüvenden sonra, aradan uzun yıllar geçti. Artık Milli Eğitim mensubu bir öğretmendim. Mayıs ayı ise Gıroo'daki ziyaret yılanlarının kendilerini dışarı attıkları en uygun günlerdir. Küçük Mezarlıklar dediğimiz semtten aşağı Gıroo'daki yılanları görmeğe gittim. Onların asıl yuvaları olan taşların üstüne arkadan yanaştım. Gayet sessiz, gürültü ve patırtısız ilerlerken, taş arası otların içinde bir karış yüksekliğinde sığır kuyruğu kökü gördüm. Köke yaklaşıp, ayak burunu vuracaktım. Vurmağa fırsat kalmadan, kökün yok olduğunu fark ettim. Kendi kendime:
- Durmuş bu yok oluş bir mucize değil, o bir yılandı. Beni hissedince, kendisini yer altına çekti, diye kanaat getirdim.

Az çok ürperti duymadım desem yalan olur. Hemen etrafıma bir göz attım. En az yirmi adet yılanın, seyrek bir şekilde etrafa dağılarak sabah güneşinin keyfini çıkardıklarını anladım. Bir yandan da söyleniyordum:
- Arka üstte bu kadar yılan olanda, ya önde ne kadardır?

İçimi az çok bir korku almıştı. Uzaktan dolanarak ön cepheye varınca, az daha küçük dilimi yutuyordum. Yüzlerce yılan. Olduğum yere adeta çakıldım kaldım. Yuvanın ağzı, çubuk makarna demeti gibi yılan topu ile tıkanmış, ağızdan uzakta ise, onlarca yılan. Cesaretim, ise bize yıllar boyu telkin edilen 'ziyaret yılanı' oluşları, asıl gerçek ise, onların 'zehirsiz yılan' oluşlarıydı.Uzun seyirden sonra, araziye aşağı gittim, geri dönüşte ise, dışarıda tek bir yılanın olmadığını gördüm. Zaman zaman onları rüyamda görürüm, ama korkmam.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı - 20/06/2012

-----------------------------------------------

27. Yazı - 17 Mayıs 2012
RASTGELE
(Mantara Davet)

Yine yeşerdi fındık dalları, kıyı Karadenizimize özgü çağrışımlar içeriyor. Kaleme alan veya anonimleştiren her kimse teşekkür ederim.
Bizde yok mu sanki? İşte: Yine yeşerdi kavak, hatta söğüt, hatta kuşburnu ve hatta bilcümle tabiat. Bu tabiat güzelliği, kendisiyle başka şeylerde getirdi. Geçtiğimiz gece öten bülbül ve ona eşlik eden öbür minik kuşları dinleseydiniz, Kırıntı’ya olan sevginiz, saygınlığınız bir kat daha artardı. İleri yaşlara geldiğim hâlde, sanki bu güzellikleri ilk defa yaşıyorum gibi beni etkiledi.

Bu nasıl yeşillik, içim açıldı,
Sanki her köşede kaftanlar biçildi,
Dört bir yana gerdanlıklar saçıldı
Çiçekler gibi olasınız a dostlar.

Aşık Ali Kızıltuğ'un türküsüne bakın hele.
Bir ev burada, bir ev karşıda kalmış / Söyleyin komşular buna ne olmuş / Kırk senelik ağaç kurumuş kalmış / Bizim ele benzemiyor gel hele.
Bu türkü beni her zaman etkiler, duygulandırır. Ne var ki bizde o görüntü tam oluşmadı, hatta daha şen şakrak yaşayan bir köy yaşamı oluştu. Bu bakımdan mutluyum.

Mevsimimizin bu günlerinin, çaşır ve kızıl mantarın doğada bol bulunduğu günler olduğunu, her Kırıntılı bilir. Sakın, bunları yazman ne anlam taşıyor ki demeyin. Sadece mantar için iznini bu zamana ayarlayan çok insan bilirim. Sohbet topluluklarında:
-Bir de baktım ki sağımda iki mantar...
-O günü çantayı doldurdum.
-Ömrü hayatımda gördüğüm en iri mantardı, diyenleri çok dinlemişsinizdir.
Hatta başka bir konu açmadan mantar mantar diyerek sohbeti bitirenler dahi olur. Herkesi mantar aramaya davet ediyorum, rast gele.

Durmuş Öztürk - Kırıntı - 17 Mayıs 2012

-----------------------------------------------

26. Öykü - 01 Şubat 2012
KÖYDE KÖTÜ KIŞ KOŞULLARINDA KEDİLERİM

Türkiyede, karakol, askeri komutanlıklar ve bazı devlet kuruluşlarının kapılarında nöbet tutan korumalar bulunur. Hatta korunanlar arsında önemli makamlarda bulunan kişiler de var. Mevsim kış, illa da 2012 kışı ki evlerden dışarı çıkmak istemiyor insan.

Derler ki, Erzurum'da kışın, yüksek bir yerden aşağı tükürülse, o tükrük toprağa düşmeden havada donarmış. Bu sene Kırıntı'da da, Erzurum vari bir soğuk söz konusu. Bazı geceler sabah yakını soğuk, -16 , -17 dereceyi buluyor. Ufak bir tedbirsizlik, evlerde su şebekesini hemen donduruyor. Eğer yiyecek içecek, yakacak sorunu yoksa, dışarı işleri hariç, insan pek de aciz kalmıyor. Kaderimiz bu deyip, gene de hoş vakit geçirmeğe gayret ediliyor.

Ya kediler, köpekler? Yazın çoğu aileler, yiyecek artıklarını, kedi ve köpeklere vererek çöp derdinden bir yerde kurtulmuş oluyorlar. Dışarıdan Kırıntı'ya ihraç edilen kedi ve köpekleri de bu şekilde besliyorlar. Bu mevsim hayvanların çoğalma zamanları olduğu için, onlar da hızla artıyorlar.

Güz gelince, bu merhametli görünen ailelerin yüzde doksan beşi köyü terk ediyor. Hayvancıklar da kış ve karın insafsız kucağına bırakılıyor. Yazın dışarıdan gelen her hayvan koruma altına alınmazsa, onların çoğu, ayrıldığı köye döner. Bu ıssız köyde de kışın, çok sayıda sahipsiz hayvan bulunmaz.

Şu sıra bizim kapıda yirmi civarında kedi var. Çoğu henüz çocukluk çağını yaşayan genç yavru kediler.
----------------------------------------------

20. Öykü - 21 Haziran 2011
KÖPEĞİN KISMETİ

İlkbahar gelince, köyde yaşayan hanımların dışarı işleri katlanarak artmaktadır. Bu etkinlilerin ilk sırasını da pancar toplamak alır. Pancarın turfanda günlerinde, hemen hemen arazinin her tarafında bayana rastlamak mümkündür. Komşu köy topraklarına gitmek gerekirse, yanlarında köyden bir erkeğin bulunmasını uygun görürler.
Bu kır sebzelerinin yoğun faaliyetli günlerinde bir sabah, bizim evin önünde beş on kadının toplandığını gördüm. Bir ağızdan:
- Hocam n'olur, Kân'a pancara gideciik, sen bizimle gel, dediler.
Onları kıramadım, kabul ettim. Yola çıktık. Yanımızda bir de köpek vardı. Bir tarih, sağ paçamı, onun sivri dişlerinden kıl payı kurtardığım köpek. Saçak kuyruğu, ela gözleri, uzun tüyleri ile o açık kahve renkli köpek. Hayvan sevgisi, bende normal seviyede olmasına rağmen, onu hiç de sevemedim. Yolda, genelde hanımlar konuşuyor, ben dinlemeyi, ya da çevreyle ilgilenmeyi tercih ediyordum.
Sonunda Kelifler'e vardığımızda yoğun bir çalışma başladı. Bıçaklar elde özel bir biçimde tutuluyor, madımaklar, elin mekik dokuması gibi çevik haraketleriyle bir bir toplanıp eteklerin içine atılıyordu. Sanki kendi aralarında bilinçli bir yarışma yapıyorlardı. Bu arada, hanımların ellerinin, pancar toplamada, mutlak bir beceri kazandığının farkına vardım. Çevrede biraz gezinsem de canım da sıkılmağa başladı. Onlar kendi işleriyle meşgul oluyor, benim lafdaşım kalmıyordu. Bir dörtlükte âşık diyorki:
"Etrafımda insanlar çok. / Yalınızım dağ başında."
Ben de, aşığın dediği gibi yalnız kalmıştım. Sonra, bari öğle çaylarını demliyeyim dedim. Üç taşın ortasına ateş yaktım, çaydanlığı taşların üstüne koydum, su kaynayınca çayı demledim. Çayımı beğensinler, reyhası güzel olsun diye de demliğin musluğuna kağıt tıkadım.
- Hey hanımlar, çay hazır, yemeğe toplanabilirsiniz! diye de bağırdım. Kısa bir süre sonra geldiler. Getirdikleri yiyecekleri çıkarıp,bence zengin bir sofra oluşturdular. Onlar çalışırken ben birşeyler atıştırdığım için, az sonra gelirim bahanesiyle sofraya değil, beş on metre uzakta bir yere oturdum. Biraz da, bayan bayana özgürce konuşup, şakalaşarak yemelerini uygun gördüm. Gerçekten neşeli bir ortam yaratmışlardı; yemek bir şölene dönmüştü. Deminiz artsın diye teşvikte bile bulundum.
Elimde bir otomatik av tüfeği vardı, onu zaten hiçbir yere bırakmıyordum. O sıra yayladan bir silah sesi geldi. Ben de ona karşılık olsun mukabilinden bir el ateş ettim. Ettim ama, bir çuval şeyi .... ettim.
Off aman ne oldu dostlar, biliyor musunuz? O saçak kuyruklu köpek varya, tüfeğin patlamasıyle birlikte ani bir haraketle, adeta havadan uçarak sofranın tam ortasına dört ayak üzerine konması bir oldu. Herkeste bir sessizlik, köpekte şaşkınlık, bende de öfke oluştu. Kadınlar sofra başından kalkarlarken içlerinden biri:
-Hey köpek, ziyafet bize nasip değilmiş, bari sen devam et! diye bağırdı.
Hep birlikte işlerine dağıldılar.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı

----------------------------------------------
19. Öykü - 05 Haziran 2011
EŞŞEĞİ SÜREN, OSSURUĞUNA KATLANIR

Yazar, çizerlerimizden kaldığını düşündüğüm, (Atarlar taşı, dırahti meyvadar üzere) özdeğişini çok beğenirim.
Öyle ya, meyvesiz ağaca taş atıp da kimse elini kolunu yormak istemez. Elbette meyveli ağaç taşlanır.
İnsanlarla, bu tür ağaçlar arasında, direkt olmasa da, endirekt bir bağ kurulabilir. İnsanların hüneri, becerisi, bilgisi, hatta olumsuz olsa da bazı davranışları benimsenir, hoş görülür. Çok kişiler vardır ki, sataşılırsa, ana ve avrat da dahil olmak üzere kalayı yersiniz. Buna karşılık çoğumuz yine de o kişiye sataşmaktan kendimizi beri alamayız. Bunların, en bariz örneklerinden biri Deli Şükrü'ydü. Şükrü (CİP) Amcaya, bu tür bir sataşmanın oluşuna şahit olmuştum.

O günü, köy içinde gezmeğe niyetlendim. Sabah kahvaltısı ve traştan sonra evden ayrıldım. Sol elim ceketin cebinde, sağ elimde tesbik olmak üzere, Abdallı tarafına doğru yola koyuldum. Kendimce çalımlı bir yürümeydi bu yürüyüş. (Aslında, o tür yürüme ve tesbik çekmeyi hiç sevmem. Nedense o günü öyle oldu.)
Kopukgilin evinin altına vardığımda, derinden gelen sedalar duymağa başladım.
- Fiyo.
- Fiyo, fiyooo...
Ne dediğini anlayamadığım bir ses cevap verdi:
- Mii mmmmmm! dedi, sustu. Biraz daha ileri gidince sesleri daha net duymağa başladım.
- Fiyo fiyo fiyoo...
- A..nı şey...d......m diye ıslığa cevap verildi.
Ben de olduğum yerde durdum, olup biteni anlamağa çalıştım. Sonra kısa bir mesafenin ardından, ayni ıslık ve karşılığının tekrar edildiğini duydum. Islığı çalanları bilemem ama, cevap verenin Şükrü amca olduğunu tahmin ettim. Dıvdı Kâzım'ın evinin doğrusunu az ileri geçince, Gülüzargilin evinin altında, yolun ortasında Deli Şükrü'nün dikildiğini gördüm, ben de olduğum yerde durdum. O, bacağının birini aşağı, birini yukarı atmış, kendini yarım ileri eymiş, iki elini arkadan kenetlemiş, ıslık sesini bekliyor. Savunmağa tam hazır, bir asker misali pürdikkat. Az sonra beklediği ıslık sesi çaldı:
- Fiyo fiyo fiyoooo...
Islığı duyan Şükrü Amca, yeni bir pozisyon aldı. Kafasını guguk kuşunun ötüşü anında ileri uzatması gibi uzattı, onca, gerekeni yaptı.
- Ula senin ana..ı, ırz.nı, .s....im! İtoğlu it seni!
Tekrar ellerini arkadan kenetledi beklemeğe başladı.
Karşılıklı düellonun daha uzun süreceğini hisettim. Halbuki benim ileri geçip, Yusufgile doğru gitmem gere kiyordu. Onu hiç izlememiş, yeni görmüş hissini vermek için, yüksek sesle öksürdüm, hızlı adımlarla yürüdüm.
- Merhaba Şükrü amca, nasılsın? Burada niye dikiliyorsun? diye sordum.
Ondan, sinirlenmiş insanlara uyan bir cevap beklerken o, oldukça yumuşak bir tavırla:
- Valla ne yapiym Hoca, canım sıkıliyde, haburda vakit geçiriyrim, dedi.
- Tabii ya, iyi yapıyorsun Şükrü amca dedim, vedalaşarak oradan ayrıldım.
Karşıya geçince, Yusufgilin ahırının çöplüğünde Gahir Hüseyin, Hasan Mercan ve daha birkaç kişinin öküz ayağı nalladığını gördüm. Onlara selam verdim, kolay gelsinden sonra:
- Şükrü Amca sizi epey rahatlattı galiba, dedim.
İçlerinden biri gülerek:
- Heygidi Hoca hey, sevgili Şükrü'müz olmasaydı orda, monotonluktan başımız şişer, öküzleri çakarken zorlanırdık, dedi.
-Ama küfürlerine iyi katlanıyorsunuz, dedim.
Başka biri, Şükrü amcanın bulunduğu yere doğru göz attıktan sonra:
-Ey be Hoca, eşeği süren ossuruğuna katlanmayı bilmeli, demesin mi?

Hey gidi sevgili Şükrü amca, seni kızdıranları küfürlerinle sıvasan da herkesin gönlünde yer aldığını, sevgiyle anıldığını bilmeni isterdim. Seni sevgiyle anıyoruz.

Durmuş ÖZTÜRK

----------------------------------------------

18.Öykü - 21 Nisan 2011
KIŞNA HALA -2

Kışna hala ile bir süre karşılaşmamız olmadı. Ondan biraz uzak durup, bana karşı olan olumsuz düşüncelerini silmek ya da en azından köreltmek istiyordum. O günlerde Çakırgil'in Alibey'i, şimdiki yaşadığı evi inşa ediyordu. Bizim köyde gelenektir, evin duvarları tamamlanınca, kol ağaçlarını yerine yerleştirmek, çatıyı çatmak için, komşular yardım etmeğe çağırılır. Bu, köy geleneğinde var olan bir imece kültürüdür.

Köy dışında idim, eve geldiğimde, Alibey seni yapı çatmağa çağırıyor dediler. Artık kültürün, bir uygulama zamanıydı. Gittim. Öğle bir yere yardıma gidince, sürekli çalışırım, katiyen boş durmam. Kendi becerilerim ne kadarsa, hepsini uygulamağa uğraşırım. O gün de mutad olan uygulamamı devam ettirmek gerekli idi. İş hızla devam ediyordu.

Öğlen olunca, yemek molasi verildi. İnşaatın önündeki, Hamzagil'e ait boşluğa toplanıp oturduk. Şaklaşmalar, espirili konuşmalar gırla gidiyordu. "Yahu Hoca, bu gidişle inşaat kalfası ola caksın" diyenler bile vardı.

Yemek geldi, tabaklarımıza konulanları iştahla yemeğe başladık. Yönüm Hancıgiln tarafına doğru idi. Aa.. birde ne göreyim, eyninde işliği, başında her zaman örttüğü çiti, belinde tahtalı peştamalı ile anacığım geliyor. Ankara da olduğundan, o günlerde kendisini beklemiyordum.

Dikkatle ona bakıyor, yürümesini izliyordum. Yoldan yukarı, yamaçtaki patikayı takip ederek geldiği için, yavaş ilerliyordu. Yaklaştıkça, annem değilmiş gibi gelmeğe başladı bana. Sonunda da, gelenin Kışna Hala olduğunu farkettim. Anayola indi, yazıya doğru yürüdü, gözden kayboldu.

Yemek molasından sonra işbaşı yaptık. Herkes bıraktığı noktadan işe koyuldu. Ben de kurala uydum. İş normal olarak her zamanki gibi yürüyordu. Bir aralık çatıya dizilecek makas beşonlarının görünümünü, uzaktan bakarak kontrol etmek için aşağı indim. "Şunu yukarı çekin, şunu kaldırın diye arkadaşları yönlendirirken, birde baktım ki, Kışna Hala yanıbaşımda. Eteği yukarı toplanmış, hayli kabarık görünüyor. Sivri uçlu pancar bıçağını da, birine saplayacak gibi elinde tutuyor. Üstecelik bana yaklaştı:

- Ula been bah, hao yemek yediiz yerden been ne bahidiiz, heç mi adam görmediiz he! dedi.
Bıçağın ucu da tam göbek doğruma idi. Korkmağa başladım. Acaba?.. He.. Hızla geri çekildim.
- Ne demek Kışna Hala, Seni ne kadar seviyorum, aynen anama benziyorsun ki, dedim.
Sonra, güya çalışanlar beni çağırıyorlarmış gibi onlara doğru baktım:
- Yahu ne oldu size, işte geliyorum. Bırakmıyorsunuz ki Kışna Hala ile iki laf edem, dedim.
O, inandı mı, inanmadı mı bilmiyorum ama ben, onun yanından hızla uzaklaştım.

Durmuş ÖZTÜRK -2009 (21-04-2011)


----------------------------------------------

17.Öykü - 17 Nisan 2011
KIŞNA HALA -1

Kışna Hala, nisbeten yakın komşumuzdu. Nisbeten diyorum, çünkü, kapı komşumuz değildi.
Bizden yüz metre aşağıda, Ahmet'le beraber oturuyordu. Eşi Mehmet amca ölmüştü. Ahmet(Çete), bedenen özürlü, yardıma ve arkadaşa muhtaç, ama akıllı, sevecen ve hoşgörülü bir gençti. Kışna halanın üç numaralı oğluydu. Ben, onunla güzel anlaşıyor, zaman zaman evine gelip, uzunca müddet kalarak sohbet ediyordum. Birlikte vakit geçirdiğimiz gün, kendimi fevkalede huzurlu hissediyordum.

Ziyaretlerimde mutlaka, ona, ufak bir hediyeyle gidiyordum. Sağlığa zararlı olmasına karşın,çoğunlukla da sigara götürüyordum. O, özründen ötürü komşuya gitme olanaklarından kısıtlı olduğu için zamanı genellikle evde geçiriyor, yalnız kalıyor ve canı sıkılıyordu. İşte o can sıkıntılarının ferahlığa açılan yolu sigara idi. Bence de, sigara içmesinde bir sakınca yoktu.

Ahmet, özürlüydü ama, becerileri de vardı. Radyonun arızasını gideriyor, bazı ev eşyalarını tamir ediyor, evi içinde, estetik görünümler oluşturuyordu.

Gecelerden bir gece onlara gittim. Sohbete başladık, neşeli bir ortam oluştu. Kışna hala da evdeydi. İçeri dışarı girip çıkıyor, bir şeylerle meşgul oluyordu. Bir aralık kendi kendine homurdanmaya başladı. Zaman geçtikçe, bu homurdanmaların dozajı arttı. Birilerine sinirlendiğini, o kişi aklına geldikçe de, sinirinin iyice depreştiğini düşünüyordu.

- Ahmet, herhalde birileri annenin canını sıkmış, onlara sinirleniyor her hâlde, dedim.

Ahmet güldü:
-Yok hocam yok! O sana sinirleniyor, demesin mi?

-O hâlde ben gideyim de, canını sıkmıyayım, dedim.

- Ne diyorsun be Hocam, O, eve gelen hiçkimseyi istemiyor. Sen gideceksin de... Olmaz, olmaaz! Sohbetimiz yarıbuçuk mu kalacak? dedi.

OTURDUM. Zannedersem bir saat kadar daha konuştuk. Köydeki yaşamdan, komşular arası ilişkilerden söz açtık. Biribirimize iyi geceler diledikten sonra, oradan arıldım.

Hey gidi Ahmet hey! Hey gidi Kışna hala hey! Hey gidi... Kimler geldi kimler geçti...

Durmuş ÖZTÜRK - 2010 Kış

----------------------------------------------

16.Öykü - 9 Nisan 2011
DOKUZ NİSAN

Köyde bahar. Güzelliklerin harmanlandığı mevsim. En küçük dereciklerin bile, ipince akan sulariyle, doğaya şarkılar saldığı,
gümüşi şeritler. Çiçekleri andıran kelebekler, çalışkanlığı, bize örnek olan arılar, karıncalar. Sümbüller, çocukların heyecanla "eşi peşine, eşi peşine" diyerek kırlarda aradığı kiraz çiçekleri. Baharın canlılara sunduğu bu iki bin on bir baharını da, o görünümü ve ihtişamı ile bekledik. Başlangıç olarak, bize karamsarlık yaşatmadı.

Sırgan otları kabarmağa başladı, bazı yerlerde yeşillik çok güzel oldu. Artık çevreye açılalım diye, arkadaşlarla karar aldık. Bence, "yaz"ımız geldi diyordum.

Günlerimiz gecelerimiz, hemen hemen bir önceki günlerin kopyası gibi. Bazen komşuya gidip, bazen de onların gelmesini bekliyoruz. Kimin evine gitsek,gayet içten karşılık gördüğümüzü iftiharla söyleyebilirim. Baharın bizde yarattığı neşe,
komşuların sıcak kanlılığı, hoşgörü ortamını iyice pekiştirdiği bu günlerde, bedenen rahatsız olmama rağmen, ruhen sapasağlamım, "Ne mutlu bana!" diyorum.

Nisan sekizi, dokuza bağlayan gece, biraz geç yattım. Yatağa girdikten sonra, otururken hissettiğim uyku isteği,
hep kayboldu. Artık, yatmadan önceki o tatlı hayallerim kendilerini, sanki benden gizliyordular.

Sabah yakını, yatak odamın perdelerini açıp dışarı bakınca, her yerin apak olduğunu gördüm, Enaz beş santimrtre
kalınlığında kar yağmıştı. Çizdiğim o pembe hayaller hep suya düştü. "Ey vaah!" diyordum.

"Yine kar yağdı kar,
Bahçe bugün ak oldu.
Dersten çıkan çocuklar
Karlı bahçeye doldu."

diyeceğim ama öğrencimiz de yok. Canım sıkıldı. Düşündüm, taşındım, "Can sıkma neyi çözer ki" diyerek kendimi teselli ettim.
Ne derler, "Metin ol, çaresi olmayan sadece ölümdür." Yine umutla bakıyorum geleceğe.

Durmuş ÖZTÜRK -Kırıntı - 9 Nisan

----------------------------------------------

15. Öykü - 01 Nisan 2011
BİR NİSAN

Topluluklarda, evde, ailede, arkadaşlar arasında, yani hemen hemen her yerde:

- Sen ne diyorsun be, devir değişti, diye ileri atılır kendimizi haklı çıkarmağa çalışırız.

Bir tarih, Saçlılar dediğimiz (Harmancık'taki Mahmutlar Mezraası) yerleşim yerinin epey aşağılarından, Orman
Bölge Şefliğinin resmi izni dahilinde köycek ihtiyaç odunu alıyorduk. "Falan çok yüklemiş, şunlar geriye çok uzatmış,
şu motordaki odun da çok kalın" gibi konuşmalar, gündemi süslüyordu.

- Arkadaşlar, devir değişti, biz eskiden odunu böyle almazdık ki. Aklına esen, evinde bileği tutan kim varsa, "Haydiğin, bugün oduna gidiyoruz!" deyip onları alıp yola çıkıyordu.

O zaman Kân bölgesi, Kırıntı'nın baltalığı idi. Bize müdahale pek olmazdı. Çok seyrek olarak, 'orman koruma memurları' gelip oduncuları koğardı.

Odunlar, öküz arabası ile taşınıyordu, ama bazıları da arkasında taşıyordu. Odun hazırlamada en önemli
araç, KAZMA idi. Ormanın anasını ağlatan kazma, çok sağlam bir -sap-a sahipti. Sapı zayıf olan kazma, kümeleri tam olarak sökemiyordu. En revaçta olan odun, kümelerin kökünü meydana getiren kütüktü. Kütüğü çok olan oduncu, adeta kıskanılıyordu. Herkes, büyük kütük sökmek için yoğun çaba harcıyordu. Odunları taşımak, çok zevkliydi.

Öküz arabaları, itina ile yükleniyordu. En kabadayı kütükler, mutlaka arabanın arkasına, herkesin görebileceği şekilde diziliyordu. Diger kalın odunlar da, yük gövdesinin dışına gelecek şekilde yerleştiriliyordu. Gösteriş yapmak, nedense çok hoşumuza gidiyordu. Bir kere, rastgele yüklenmiş arabamızı yıkarak, zamanın şartlarına uygun hale getirmiştim. Birisi "Hele şu arabaya bak, adam ne kütük etmişki be!" deyip başarımızı görmeliydi.

Şimdi usul başka türlü oldu. İzin alıp ormana gideceksin. Kazma kullanmayacaksın, kütük sökmeyeceksin deniyor.

Öküz arabasını zaten unuttuk. Aman Yarabbi ne günlere kaldık. Özgürluğümüz kısıtlandı. istediğimiz şekilde davranamıyoruz. Ne var ki, ben kimseyi suçlayamam, "Devir değişti devir".
Ay... be! Bugün de 1 nisanmış.
Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

14. Öykü - 26 Mart 2011
KOÇ KAFASI

Zannımca, yirmibeş - otuz sene kadar önceydi. Zaman, Kırıntı'da çaşır mantarının turfanda günleriydi. Eşim Firdes'le, Kayanınönü tarafına, mantar toplamak, gezmek, dağ havası teneffüs etmek amacıyla gitmeyi kararlaştırdık ve yola çıktık. Abdallı Mahallesine henüz yeni girmiştik ki görenlerden biri:

- Ula hoca been bah, böyle, nacak - çente nere gidiysiz he? diye sordu.
Bir başkası da:
-Besbelli mantara gidiyler, dedi.
Biz de, sanki mantarımıza hemen ortak olacaklarmış gibi:
- Yok canım, biz, İstahan Deresi'ne, kavaklığımıza gidiyoruz, dedik.
- Haydi, güle güle gidin dediler.

Onlardan, asıl amacımızı saklamamız, sonradan beni rahatsız etti, halâ da ediyor . Petekliğin kırana ulaşıp da şöyle bir uzaklara bakınca, havanın çok mükemmel olduğunu farkettik. Yoğurttaşı'na vardığımızda, Firdes:

- Ben yaylaya her gidiş gelişimde, bu daşa mutlaka yoğurt dökerim, dedi. Babam da buranın bozulan yollarını, her sene gelip ta-
mir eder. Ha şu karşuki daş da var ya, canım hao cılga yolun üsdündeki daş, uda o tarafın yoğurt daşı ha. Hazireti Ali, atiyle
bu daşdan taa... u daşa atlamış, Hey mubarek hey, gözünü sevdüceğim heeey.

Oradan ayrıldık, Kaçağındere'de ufak bir duraklama yaptık. Ali babanın (amcam), bu çeşmede de çok emeği olduğunu dile getirdik.
Büyükdere'ye varınca, karşıya geçmeyip, derenin solundan yukarı çayırlara yöneldik. Kuşların şarkıları, koltuk ve gölgelik
yerleri seven böceklerin vızıltıları, hele suyun, rüzgârın ağaçlarda çıkardığı vuu sesine, kendi sesini katarak tempoyu yükseltmesi, insanın duygularını da kabartıyor.

"Kızılağaçlar küme, olmuşlar dizi / Sıralanmış dereye, seyreder bizi / Yine gelin der gibi, gülüyor yüzü / Tabiatın nazlı,gelini kızları."

Kayanın önündeki çayırları ileri geçince, yine dereyi takiben ilerliyorduk. O bölüm çok ilginç bir yermiş. Derin çukurlar, geçişi zor dik yamaçlar, ara ve üstlerinden yürümesi çile olan geçitler... Bir de, yılana rast gelme korkusu ki, oralarda çok yılan varımış dendiğini hep duyardım. İleri sol yüksekte ise, asıl korkunun merkezi olan ayı ini var.

Biz, soldan yukarı çaşırlığa yöneldik. İn'in üst tarafına çıkınca, "Biraz aşağı doğru insem, acaba gocoğlanı görür müyüm?" diyordumki, bir homurtu duydum. O tarafa bakınca, üzerine çıktığım taşın hemen önünde derisi soyulmuş, çevresi kanla boyanmış bir davar başı duruyordu. Homurtuyu işitip, kafayı da görünce, korkudan dizlerim titremeğe başladı. Ya ayı beni hisseder de çıkar gelirse, ben ne yaparım! Firdes yukarılarda mantar arıyordu. Ona doğru döndüm, elimi "Susss" diyen hemşire misali ağzıma götürdüm, uzaklaş diye
işaret etmeğe başladım. Firdes'e öyle bağırıyordum ki, hiç aldırış etmiyordu. Meğersem benim sesim hiç çıkmıyormuş.

Köye dönünce, gördüklerimizi ballandıra ballandıra herkese herkese anlatmağa başladık.
- Geçmiş olsun, iyi atlatmışsın vartayı, diyenler vardı.

İşte o günlerde idi, Çalgan Köyünden iki kişi geldi, hoş beşten sonra birisi:
- Hoca be bak, sen dağda davar kafası görmüşsün, doğru mu?
- Evet, doğru.
- Peki, nerede?
- Yukarıda, bizim Kayanın Önü dediğimiz yerdeki inin önünde.
- Bee, ne kadar iyilik ettin, biliin mi,dedi.
- Hey gidi hoca, daha bacaklarım dutmii, iki gündür basmadımız ağaç dibi, dolanmadımız çalı kalmadı. Öliyrim öliyrim. Beni bu zehmetten kurtardığın için see çok çok teşekkürler.
Sonra yanındakine dönerek:
-Ula Ehmet haydi, bizim koç çoktan hakkın rehmetine kavuşmuş, dedi.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

13.Öykü - 21 Mart 2011
ULU ÇAM

-Heey arkadaşlar siz de duydunuz mu?, Bölükmeşe'de ulu bir çam ağacı varmış.
- Duymasına duydumya, gidip göremedim, çok görkemli bir ağaç diyorlar.
- Benim kulağıma çalındığına göre, gövdesi minare gibiymiş. Tabandan tepeye de ayni kalınlıkta, dalları da sanki özel olarak biçimlendirilmiş selvi dallarını andırıyormuş.
- Yahu tabiatta ne harikalar var da, biz bi haberiz.
- Kırıntı'da yaşayıp da öğle bir anıt ağacı görmeyen kişi, doğadan, orman ve güzellilerden zevk almasını bilmeyen kişidir.

Anlatılanları duydukça, bu ağaçla ilgili görme isteyim, dayanılmaz oldu. Gayri çare yok, bir gün gidip o anıt ağacı görmeliyim, diye kendikendime söz verdim.

Nedense, çok istekli olmama karşın, arzumu yerine getiremedim. Tek başına Bölükmeşe'ye gitmek, içine girmek cesaret istiyordu. Orda sürekli kalıp yaşayan "ayı" olduğunu söylüyorlar, o serüvene atılmak benim haddime mi? Üstecelik o mübarek çam da ormanın taa üst başındaymış.

Öylesine istekli olduğum güzel bir yaz gününde, büyük sevgi-saygı duyduğum Keleş'in oğlu Öğretmen Hüseyin Bal ve bazı
komşularla Taşın Altı dediğimiz yere pikniğe gittik. Hava güzel, tabiat yemyeşildi. Yayladan köpek, orman ve kırlardan inceli kalınlı kuş sesleri geliyordu Bana bak Durmuş, gün bugün, fırsat ta bu fırsat, rüyaların gerçekleşecek, fırsatı kaçırma dedim kendi kendime. Hüseyin öğretmene:

-Hocam, bu ormandaki meşhur çamı duydun mu? İşte sana ... anlattığım gibi, dedim.
- Durmuş Bey, bu günden tezi olmaz, niye gidip görmüyoruz, hemen yola çıkalım, diye karşılık verdi Hüseyin bey.
Çok sevindim, nerede boynuna sarılacaktım. "Hemen gidelim, hemen!" diye yanıt verdim.

Ben, Hüseyin, Sofulardan Ağca'nın oğlu Haydar, sol alt etekten ormana girdik. Ağaçların sağından solundan dolanarak,
bazen de dallardan sakınarak dikine yukarı ilerliyorduk. Ayakkabılarımın altı dümdüz kösele idi ve kuru çampirlerine bastıkça
buz üzerindeymişçesine kayıyordu.

Bir aralık sanki böööö diye bir ses geldi kulağıma. Heyecanlandım, dikkatim dağldı, kaydım. Heyecanla:
- Haydar, Hüseyin, laoo beni tutun! diye bağırdım.

Ayaklarım hızla kaydı, sırt üstü düştüm, o vaziyette aşağı doğru kayıyor, nerede duracağımı kestiremiyordum. Hayli aşağıda kök dalları yerde olan bir çamı yakalayarak durabildim. Bulunduğumuz saha çok eğimli, zeminde de kuru yaprak bol olduğu için, arkadaşlarım da kayıyor, koşup bana yardım edemiyorlardı. Sık sık kaymam, düşmem tekrarlıyordu. O ayakkabıların aşırı kayacağını hesap edememiştim.

Yukarı bölgede, hemen her çamın dibinde ayıya ait yatak yerleri mevcut. her an bir gocoğlanla karşılaşma söz konusu. Sonunda
varlığı söylenen çamın bölgesine ulaştık. Gözümüz her yeri taradı, iyili kötülü sıradan ağaçlar var. Meşhur anıt ağacımızı bulamadık.
Sadece insan tahribatından uzak bölgelerin çamı daha düzgün, daha görkemli. Büyük hayal kırıklığı duydum.
- Hüseyin Bey, bize soranlara,çamı nasıl anlatacağız? dedim.
- Vallahi nasıl dersek iyi olur Hocam, bilmem ki? dedi.
- Ben şöyle diyeceğim. O çamı dille ifade edmem, gidin görün.

Sevgili köy ve doğa severler, itiraf edeyim ki yine de hayalimde öyle bir çam yaşıyor.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı Köyü

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

12. Öykü - 11 Mart 2011
HAMSİ

İki Karadenizli konuşuyormuş. Biri öbürüne demiş ki:
- Ula saa bişi soracuğum.
- Ula sor bakiim, demiş arkadaşı.
- Habi tenizi görey musun?
- Heeee, diye yanıtlamış digeri.
- Küzel, madem göreysun, tenizin içinde palina, köpek paluğu, istavrit ve daha pir süri paluk çinsi var, onların atası hagisudur pileymusun?
- Ula hele baa bak, oni pilmeyecek ne var ki.
- Madem soole bakim da, demiş soruyu soran.
- Ula paliklerin atası HAMSİDUR daa. demiş ve eklemiş. Ula sen Karadenizli olamasun Peee...!

-.-

Selimiye Köyünde çalşıyordum. Mevsim kış. Bir cumartesi günü köye gitmeğe karar verdik, eşim ve çocuklar hep beraber yola çıktık. Kar çok, araba,at-eşek hiç bir şeyimiz yok, tabana kuvvet yola koyulduk. Bahçeli'den sonra çilemiz başladı. Kar çok derin, yaya yolu dar ve basamaklar
şeklinde. Önümüzden giden bir at izi tesbit ettik. Bata-çıka zorla yol aldığını anladık

Zortaşına daha henüz ulaşmamıştık ki, ileride kar yüzeyinde bazı karartılar gördük. Acaba
nedir diye merak ederek oraya yaklaşınca, en az iki kasayı dolduracak kadar hamsinin kar yüzeyine dağıldığını gördük. At tökezlemiş, herhalde takattan düşmüş, hamsiler saçılmış, sahibi de hiç olmazsa atımı kurtarayım diye yükünü bırakıp gitmiş.

Sevinmedik desem yalan olur. Götürebileceğimiz kadar hamsi aldık , tekrar yola çıktık. Zortaşına çıktığımızda, ellerinde çeşitli kablarla bir sürü Yeniköylünün gelmekte olduğuna şahit olduk.
O yıllarda, böylesine bir kelapur hiç elden kaçırılır mıydı? Yorgun argında olsak eve gelmiş, rahatlamıştık.

Bir gün Sarıkızgilin İzzetlerine gittim. İçerisinde ocaklığı olan odada oturuyorduk. Genelde benim emsal beş-on arkadaş geldi. Dedikodu ile karışık müthiş bir sohbete başladık. İzzetlerin ön sağ odası da bakkal olarak çalıştırılıyordu.

Bizim gelenekte, elinle koymadığını almayacaksın, yolda bulduğuna el sürmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, gibi ahlaki kurallardan konuşuyorduk. İzzet kendikendine bir dede(şıh) görevi
yapmağa başladı. Sen falan günü, yavrum peşime gelme, sana portakal alacacağım dedin de, çocuğa birşey almadın, gibi uydurma suçlamalarla cezalandırıp ona meyva aldırıyor, bizde neşe içinde onu yiyorduk. Meyve yemek işimize geldiği için İzzet'i destekliyorduk. Benim haricimde şöyle veya böyle, çeşitli gerekçelerle herkes suçlandı ve aldığı meyveler yendi. Ziyafet çok hoş
geçiyordu. Artık heyecanımız biraz yatışmış, sükûnet başlamıştı. Konu değişmişti.

Durup dururken, safçasına:
- Yahu arkadaşlar köye gelirken, yolda hamsi gördük biraz aldık, diye daha sözümü tamamlamadan İzzet ortaya diz çöktü:
- Ben hocamdan istekliyim dedi.

İçeride olan arkadaşlar (cemaat) bana iki kilo portakal cezası verdi. Kuralın dışına çıkamazdım. İsteklerini yerine getirdim, epey güldüler bana. Çünkü epeyce saf davranmıştım. Ha, ne diyeceğim biliyormusunuz? İçimizde hiç renk vermeyen, bir kabahat yüklenemeyen tek kişi İzzet kalmıştı. O da kendisine bir pay çıkarıyor, suçlanamadığı için gururlanıyordu. Evlerimize gitmek üzere hazırlanırken, İzzet'in gafı ortamı karıştırdı, herkes kahkaha
ile gülme krizine girdi. Onun arkasında, eskiden köy evlerinde çok bulunan Dünya Güzeli'nin resmi asılıyordu. Geri döndü, resme baktı, ben bu güzelden ilham alıyorum dedi.
Bizim için fırsat çıkmıştı. Hemen ona yüklendik:

- Yahu sen bir dede olarak demek ondan ilham alıyorsun. Senin suçun bizden daha fazla,
dedik, herkesin iki katı ceza kestik
Durmuş ÖZTÜRK

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

11. Öykü - 23 Aralık 2010
GÜLKIZGİLİN HALİL'İN VURULMASI

Zamanımızdan ellidokuz-altmış yıl evvel, benim delikanlılığa yeni ayak atmağa başladığım yıllarda, köyümüzde aslan gibi bir yiğit yaşıyordu. Köy içerisindeki evi bize ırak olmasına rağmen, onu yakından tanıdığımı söyleyebilirim. Kırklı yılların son yarısında ilkokula gidiyordum. Onların evleri de yol üzerinde olduğu için kendisini sık görüyor ve iyi tanıyordum.

Boy bos, yüz yapısı ve diger fiziki görünümü bakımından, sonraki yıllarda filmlerde tanıdığım Tarık Akan'a benziyordu. Bana bıraktığı intiba itibariyle kimseye iskolos etmeyen, biraz tepeden bakan gururlu bir yapıya sahipti. O yıllarda çok toy olduğum için, yorumlarımda yanılma payı olabilir ama genelde ben hâlâ öğle düşünüyorum.

Babası Gülkız'ın Hüseyin'i, annesi İbiş'in kızı dediğimiz Fadime Bakar. Zöhre Bakar ile evli, Elmas, Kerime ve Hacer isimli üç kız kardeşi vardı. Elmas ile Hacer halen sağ, diğerleriyse yıllar önce vefat ettiler. Bu notları düşmemin nedeni, kendisinin, ne yazık ki serseri bir kurşuna kurban gitmesi olmuştur.

O menfur olaya girmeden önce, kendisine ait tek bir hatıram var, onu nakletmek istiyorum. Eskiden köy gençleri ve dağlara kadar yürüyebilen çocuklar, senede bir defa toplu olarak "anığa" giderdi. O gün davul-zurna çalınır, oğlak ya da kuzular kesilir, gençler alkol alır, oyunlar oynanır, geç saatlerde geri dönülürdü.

Gene mevsimi gelince hazırlıklar başladı. Ayakkabı ve giysiler tedarik edildi, azıklar çantalara kondu, ışımadan yola çıkmağa hazır olundu. Benim yeni çarığım olmadığından, yırtık olan çarıklarımın deliklerini, babam sırım adı verilen deri bağlarla onarmıştı.

Yolculuğumuz, ışımadan başladı. Paltuçukur, Çanakçı Yaylası, Aşığın Pınarı ve Eşekyokuşu güzagâhını takip ederek, güneş doğmadan önce Çorak'a dahil olduk. Daha önce yola çıkanlar, yayla tarafından gelenler ve biz, hepimiz orada toplandık. Laz dediğimiz yaylacılar da evlerinden çıkıp gelerek bizi ''hoşgeldunuz'' diyerek karşıladılar.

Davul-zurna oyun havaları çaldı, çokları oyuna girdi. Sıksaray dediğimiz çok haraketli Karadeniz oyunu ortalığı sarsmağa başladı. Elinde kirmeni, kolunda yün halkası, bacağında arkası çok geniş zıpkası ile yaylacı bir lâz vatandaşımızın oyuna girişi, sert ve çok hareketli oynaması, belleğimde hâlâ canlılığını koruyor.

Çoraktan haraket ettikten sonra İncegöze, Kırklar Tepesi hattını takip ederek, Abaldede'nin eteğindeki Gözelere (kaynaklara) ulaştık. Orada bir süre dinlendikten sonra, etlikler kesildi, dağa çıkıp gelecek kadar idare edecek yemekler yendi. Anığa gitmenin püf noktasını teşkil eden Abdaldede'ye ulaşmak, o geri kalmıştı. Dağa tırmanma başladı, ziksaklı, taştan taşa atlamalı tehlikeli yolları izleyerek bir bel'e çıktık. Sağda, aşağıda çevresi kar ve buzlarla kaplı oval bir buzul gölü görünüyordu. İkinci tırmanışta amaçladığımız Abdaldede'de idik. Hayli kaldık, çevreyi bol bol izledik. Deniz olduğu düşünülen çok uzaktaki görüntüyü uzun boylu gözledik, duygusal türküler söylendi, dağın eteğine dönüldü. Piknik sofraları kuruldu, genç erkekler alkol aldı. Çalgı eşliğinde bilinen bütün oyunlar, en az ikişer, üçer kez oynandı. Bir kısmı, salt barut dolusu silahlar atıldı, büyük bir neşe ortamı yaratıldı. Biz çocuklar bütün olanları, kenardan izliyorduk.

Birden bir karmaşa başladı. Nasıl olmuşsa, Halil'in yüzünü, işte o salt barutla patlatılan bir silah yakmış, yaralamıştı. Kurşunu yok diye ihmal edilmiş galiba, silah ona doğru tutulmuştu. Neşe biraz kaçtı, çok geç saatlerde köye dönüldü.

*
1951'de Halil, Çal Köyü'nde çalışıyormuş. Yıkanmak, çamaşır değiştirmek için köye gelmiş. Eşi Zöhre ile Kayanın önüne gitmiş, biraz mantar aramış, bir miktar çangal alarak eve dönmüşler. Yıkanmak için ocağa su konmuş, korun üzerine tuzlanmış mantar serilmiş, söylentiye göre, sen de gidelim diye birisi seslenince, yemeden, yıkanmadan yola çıkılmış.

Gerisini Gahirin Hüseyin'den dinleyelim:

"Ben o günü, İbrahim Şıh ile mantara gitmiştim. Dönüşte Petekliğin Kıran'da otururken geriden Halil'le karısı geldi. Bana da mantar verin dedi, ona da birkaç mantar verdik, köye hareket ettik. Az sonra Ağlık'ta, Çeküz'lülerle bizim köylüler döğüşüyormuş diye haber aldım, hemen olay mahalline hareket ettim. Gülkızgil'in oradan geçerken Halil bana:

-Nereye gidiyorsun Hüseyin? diye sordu.
-Çeküzlüler bizim köylülerle döğüşüyormuş, oraya, dedim.
-Ben de geliyorum öyleyse, dedi, beraber yola çıktık.

Olay yerine vardığımızda, pek çok adamla karşılaştık. Millet orada ikiye bölündü. Halil, karısı ve bazı kişiler başka bir taraftan Çeküzlülerin peşinde idi. Çeküzlüler hayli aşağı kaçmışlardı. Halil, hattı balânın (sırt bir yer) üzerine çıkmış, onlara bağırıp çağırıyormuş. O ara çok silah sesleri geliyordu. İşte ne olduysa, o sıra olmuş, serseri bir kurşun, Halil'in kafasına isabet etmişti. Ne yazık ki Halil, oracıkta can vermişti.

Halil'e olayı haber vererek götürdüğüm için, sanki ben vurmuşum gibi Zöhre sinirlenerek:

-Hüseyin, ocağımı batırdın ya! diye bağırmış, öğle diyorlar."

*
Eşim Firdes'in söylediğine göre, ölmeden önce yıkanmak için hazırlanan su, ölünce yıkanma suyu olarak kullanılmış.

Halil'i vuran kişinin Çeküzlü Çakır Mehmet olduğu biliniyorsa da, bir söylentiye göre onun kardeşi Mustafa Kotan diye ifade ediliyor. Mahkemede karşı taraf, Halil'i vuran Hüseyin diye iddia etmişler. Civrişon'lu bazı şahitler ''Biz duyduk, Zöhre, Hüseyin ocağımı batırdın''
diye bağırdı şeklinde ifade vermişler. Mahkemede Hüseyin'in bu konuda ifadesini almış .

Ben, Pulur İlköğretmen Okulu ikinci sınıfını geçmiş köye yaz tatili için gidecektim. Daha orada iken o feci olayı duydum, köye varanda, kendi evime gitmeden taziye için Gülkızgile gittim. 1951 yılı mayıs ayının son günleri meydana gelen bu acı son, köylüyü büyük bir yasa boğmuştu. Köy uğruna gitti. Huzur içinde yatsın.

Durmuş ÖZTÜRK
Kırıntı Köyü - 22 Aralık 2010 - 21:25



-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


10. Öykü - 21 Aralık 2010
SINAVA YAZILMA SERÜVENİ

İlkokula başlamadan ve ilkokulda öğrenciliğim yıllarında, babam bana Arap alfabesini, Kuran okumamı öğretmek istiyordu. Aldığımız aile terbiyesi, babamdan hemen hemen günlük Kur'an dinlemem ve Kur'an'a olan sevgi ve saygımdan ötürü babamın haklı olduğunu kabul ediyordum. Lakin benim amacım Arapça okumak değil, okuyup öğretmen olmak, bu görevi istekle, sevgiyle yapıp emellerimi gerçekleştirmekti. Öğretmenimiz Niyazi Bal, son sınıftayken sizi okula yazdıracağım derdi. Yazılacağım o günü sabırsızlıkla bekliyordum.

Birkaç gün köy dışında olduğum bir dönemde, öğretmen öbür çocukları okula yazmış diye köye dönünce duydum. O kadar üzüldüm, o kadar üzüldüm ki, dokunsalar patlamaya hazırdım. Birisi kazara, sana ne oldu böyle dese ya, hemen kendimi koyvereceğim. Demediler, diyemezler ; çünkü tavırlarıma hâkim olmağa çalışıp, bu hislerimi kimselere hissettirmemeğe gayret ediyordum. Zira, bu konuda yapmak istediğim, gizli fikirlerim vardı. Aileme, arkadaşlara, daha doğrusu hiç kimseye haber vermeden gizlice Şiran'a gidip okula yazılmalıyım. Peki ama, o zamanlar buna nasıl cesaret ediyorsun be Durmuş. Ya Kirazmaşat'ın itleri ne olacak? Çocuklar seni yolda yakalayıp döverlerse ne yapacaksın.

Unu, eleği yolu hesap edersen, sen bu amacını gerçekleştiremezsin diyerek karamsarlıklarımı mecburen bir tarafa bıraktım. Hangi ay, ayın kaçı ve günün adını bilmediğim bir sabah kendi kendime emir verdim:
-Derhal hazırlan, hemen yola çık.
Bu emri yerine getirdim. Cebime biraz ekmek aldım, saklana, yumula evden uzaklaştım. Daha köy hudutları içinde iken birini görsem, sanki benden haberdarmış gibi, kendi kendime ezilip büzülüyordum. Bu arada kendime kızıp sinirlendiğim de oluyordu. Hey be aptal, sen onlara haber mi verdin ki görünce elin ayağın titriyor? Gizli tutmamın nedenide ne biliyor musunuz? Anne ve babamın beni vaz geçirip engellemeleri korkusu.

Yeniköy'ün altına varınca hızımı artırdım. Biraz erken gidip, işimi görüp, karanlığa kalmadan eve dönmem gerek, diye düşünüyordum. Buraya kadar pek güzel. Ya yolun tehlikeleri, ya ıssız yerler? Kafam gene karışmaya başladı. Yol kenarındaki büyük taşlar, büyükçe ağaç kümeleri, ya onların arka tarafları... Oralarda bana pusu kurmuş insanlar, ayılar-kurtlar olamaz mı? Bir kuş sesi duysam sıçrıyor, bir hışırtı duysam içim geçiyordu. Kirazmaşat Köyü'ne yaklaştıkça, itlerin korkusu beni nerdeyse, bu yolculuğu yapmaktan vaz geçirme noktasına getirdi. Ama azimliyim "Devam etmelisin Durmuş" diye söyleniyordum.

Sonunda Kirazmaşat'ın altına vardım, ama daha oraya varmadan dualara başladım. Babamdan dua, besmele söylenmesi gereken ne varsa dilim döndüğünce sıralıyordum. Hiçbir köpek sesi duymadan orayı geçtim. Artık en büyük tehlikeyi atlatmıştım. Çok yorulmama rağmen, azimli bir yürüyüş yaparak o devirde çoğu zaman Karaca dediğimiz Şiran'a vardım. Kime gideceğim, nerede bulacağım, nereye soracağım? Tamamen, ilk defa toplum içerisine çıkarılmış bir yabaniye dönmüştüm. Bizim okula, ayağında sanki aşağı aşağı katlanmış, arka topuğunda geri doğru sivri demirli ayakkabısı olan birisi gelmişti onu bir yerde görsem tanırım diye aklımdan geçiyordu ama nerede?

Geçmişte, herhalde üçüncü sınıftayken Yusuf Amca ile Seher Bibi eşeklere sahip olup, yükleri beklemem için beni Şiran'a götürmüştü de, orayı birazcık tanımıştım. Sakın kusura kalmayın, o zamana ait ufak bir anım var, onu anlatmadan konuya devam edemeyeceğim.

Ben eşeğin yanında otururken, Yusuf amca ve eşi, gittiği yerden döndü yanıma geldiler:
-Çocuk acıkmıştır, onu yedirelim, biz de yiyelim, dediler.
Bu günkü gibi hatırlıyorum. Bir şehir ekmeği (çocukken şehir ekmeği derdik), biraz yeşil renkli taze üzüm ve biraz da buruşuk, siyah parlak renkli gılı koydular orta yere. Ekmekle üzüm yiyordum, ama gılılara uzanmıyordum. Ula Durmuş bundan da yesene dediler.

Bir tane ağzıma attım, çiğnedim, fakat daha yutmağa fırsat bulamadan yere tükürdüm. Tuzlu, tatlılığı olmayan acaip bişe idi.
Ağzımdakini yere tükürmeme Yusuf amca biraz sinirlendi. Seher yenge ona müdahele etti ve dedi ki:
-Ula herif çocuk ne bilsin, sanki bu güne kadar zeytin mi yedi?

İşte Şiran'ı az çok tanımam Yusuf amcaların sayesinde olmuştu. Şimdiki Şirinkent'in bulunduğu yerde, önünde büyük bir selvi söğütü olan, yoldan hayli alçakta bir kahvehane vardı. Ayağı demirli adamı nerede bulurum diye şimdiki köprü tarafına doğru yürürken adeta mucize ile karşılaştım. Bulacağımdan emin olmadığım adam, o selvi söğütünün dibine konulmuş bir masanın başına oturmuş çay içiyor. Ne kadar sevindim, onu ölçüp biçmek imkânı yok. Az daha işte bak ben geldim diye bağıracaktım. Ama nerde o cesaret, bir köylü çocuğu öğle bağırabilir mi? Bütün cesaretimi toplayıp aşağı indim, ona doğru ürkek ürkek yaklaşıyordum. Amanın birde farkına vardım ki "Oğlum gel, yaklaş yaklaş!"diye seslenmiyor mu? Soğukta üşümüş, uyuşuk adamlar gibi usul usul yaklaştım. O anda hah diye bağırsa, korku ve heyecandan yıkılırdım herhalde.

-Söyle bakiim yavrum, adın ne, nerelisin, niye geldin?, diye sordu.
-Şey, ben Kırıntılıyım, adım Durmuş Öztürk. Pulur Köy Enstitüsüne yazılmağa geldim, dedim.
Bana bir çay getirttikten sonra az sonra geleceğini söyleyerek ayrılıp gitti. Gerçekten de çok geçmeden döndü geldi, bir kâğıda benimle ilgili yazılar yazdı; sonra kâğıdı önüme koydu, yaz şu boşluğa: "Pulur Köy Enstitüsüne gidip okuyarak vatanım, milletim için hayırlı bir öğretmen olacağım." diye yaz dedi. Yazdım. Sonra kağıdı aldı, cebine koydu, hadi bakalım köyüne git diye emretti.

NOT: Köye geldikten sonra duydum ki öğretmen okula başvuru kaydını henüz yapmamış. Bir gün bizi çağırdı müracaat işlemlerini tamamladı, hadi gidin dedi. Sınava iki tane Durmuş Öztürk çağırdılar.Herkes şaştı. "Birisi sensin, peki öteki Durmuş kim?" dediler. Kendimi haber vermedim, ben de herkes gibi omzumu çektim.

Durmuş ÖZTÜRK - Kırıntı
12/12/2010 - Saat:02:15
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
9. Öykü - 11 Aralık 2010
İLKOKUL YILLARIMDAN BİR KESİT

1940'lı yıllar. İlkokula başlamam gerekiyor. Öyle ya, herkes benim için okumuyor ki, benim de tahsil yolculuğuna çıkıp okumam, hayat bilgisini kendi çabamla almam ,kazanmam gerek. 1944'te okula kaydımı yaptırdılar, öğrenci oldum.

Salih isminde, Şiran merkezden gelen vekil bir öğretmenimiz vardı. Belki sonradan unutmuş olabilirim, ama soyadını şu anda bilmiyorum. Haftanın bir iki günü okulu açıyor, diğer günlerini Kınalıgilin odasında ya da bizce bilinmeyen başka yerlerde geçiriyordu.

Okula gittiğim günlerde dersi dikkatli izliyor, adeta beynime kopyalamağa çalışıyordum. Ne yazık ki, okul hergün açık olmuyordu; kapalı olduğu günleri köyde boş geziyorduk.

O yıllarda kış mevsimleri çok şiddetli geçiyordu; kar, buz, fırtına ve ayaz okula gidip gelmemizi zorlaştırıyordu. İşte kışın o zor günlerinde, okul yolculuğunda bana yardımını esirgemeyen biri vardı, Murat Öztürk (Murat Aydın).

Murat, benim çocukluğumda sürekli bizim mahallede anneannesigilde kaldığından, biz onu Kavrazlılı ve Öztürk soyadlı olarak biliyorduk.Aradan iki-üç ay geçti. Bazen okul yerine Kınalıgilin odasına gidiyor, öğretmenden evde kaldığımız günlerde ne yapmamız gerektiğinin talimatını alıyorduk.

Birgün Murat Abi (şimdi sadece Murat diye hitap ediyorum):
-Durmuş, gel seni bugün odaya götüreyim dedi.
Gittik.
-Öğretmenim, Durmuş okumaya başladı, dedi.
-Peki, oku bakalım, dedi öğretmen.
O zaman kıraat isminde bir ders kitabımız vardı, onu heceleye heceleye, kafasını gözünü kıra kıra okumağa başladım.

-Aferin be, bayağı okumağa başlamış, dedi.

Aradan aylar geçmesine rağmen öğretmenimin benim okumağa başladığımdan haberi olmamıştı. Eğer Murat beni o günü öğretmene anlatmasaydı belki de ikinci sınıfa geçemeyecektim.

Hey gidi şaşaalı yıllar! Yeme de yanında yat derler ya cinsinden.

İkinci, üçüncü sınıfı Öğretmen Ali Gültekin'de, dört ve beşinci sınıfı ise Sayın Niyazi Bal Hocam'da okudum ve 1948-1949 öğretim yılı sonunda mezun oldum. Merhum olan Salih ve Ali Gültekin'e rahmetler dilerken, Niyazi Bal öğretmenime de nice nice yıllara diyerek mutlu, huzur dolu günler diliyorum.

Durmuş ÖZTÜRK
(Kırıntı - 10 Aralık 2010 - 21:20)

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

8. Öykü - 29 Ekim 2010
ROWENTA ÜTÜ

Bir tarih "röwenta" marka bir ütü almıştım. Parlak yeşil renkliydi.O ütüyü çok sevmiştim. İlerlemiş yaşıma rağmen, ona çocuk gibi bakıyor, siliyor, yakınımda durmasından zevk alıyordum. Bilirsiniz, çocukların bazıları, sevdiği oyuncakları, kedi yavrularını yatağa alır, ağrısı dinmiş bir hasta gibi rahat rahat uyurlar.İnanın ben de o çocuklar misali davransam, acaba gülünç duruma düşer miyim diyordum. "tabii ya!" deyip sonra vaz geçiyordum.

Geçmişte bir gün, Hancının Ali amca ile beraber Karaburga yolunda oraları ziyaret amaciyle ilerliyorduk. Laf etme konusu gençlik, çocukluk, eski hatıralar özlemlerini dile getirmemize doğru kaydı. Bana dediki:
-Ula Durmuş been bak, habu yaşımda milletten utanmasam gidip çocuklarla çelik çomak oynayacağım.
Ben kendisini haklı buldum, onay verdim. Bence, o düşüncelerin arkasında bir çok nedenler gizli. O ütüye neden o kadar değer veriyordum? Cünkü, ben bu günün çocuklarının olanaklarına sahip değildim. Oyuncak arabalarım, öten horozlarım, bom diyen tabancalarım vs hiç olmamıştı. Ütüyü adeta bir oyuncak yerine koymuştum. Ama, ama ne yazıkki sevgili ütücüğüm bir gün geldi ki buhar vermez oldu, ütüleme becerisi zayıfladı. Acaba ne olmuştu, neden buhar çıkmıyordu. Üzülüyordum. Onu eski formuna nasıl getirebilirim? diye kafa yoruyordum. Ütü işleriyle haşır neşir olan kişilerle ilişki kurdum, bu kişi bilir diye düşündüğüm insanlara sordum, kitaplardan araştırdım çaresini bulamadım. Çaresizlikten fazlasiyle sıkıntı duyuyordum.

Birgün kafamda adeta bir uyarı zili çaldı. Evet, o zil sana gerçeği söylüyor diye güvence verdi. Sakın gülmeyin bana, o güvenceyi veren nesne nedir biliyor musunuz? ODUN KÜLÜ. Çocukluk çağlarımızda analarımız kül suyunu, çamaşır suyu olarak kullanıyordu. Demekki külün kir sökücü özelliği var. Ayrıca yakıcı, adeta sanki asitlilik yapısı varmış gibi fonksiyonu da olabileceği kafama yer etmişti.
Ütünün buhar deliklerini açmak için külden yararlanmayı düşündüm. Elbetteki tortulu kül suyu ütüye konulamazdı, onu damıtıp, üste çıkan suyu bir başka kaba koyup, tekrar çökeltme işlemleri yaparak, bir nevi duru su elde etmek şarttı . İstenilen kül suyunu hazırladıktan sonra, sıra son aşamaya gelmişti.Başarı sağlayacak mıydım, ütüm buhar verecek miydi? Eğer bu su görevini yaparsa, ben o başarıyı adeta yeni bir icat sayacaktım. Artık son aşamada gülmek, yada üzülmek vardı. Kül suyunu kabıyla aldım, yeteri kadar ütüye koydum, fişini prize soktum. Nefesimi kesmiş sonucu bekliyordum. Aman, amanin gözlerime inanamıyorum. Ütünün buhar deliklerinden şiddetle buhar ve sular fışkırıyordu. Nasıl sevinmiştim, görseydiniz bana şey...diye gülerdiniz.Elimde olan şimdiki ütü de buharı azalttı, bu günlere onu da açmağa çalışacağım.
Bu uygulama çok güvenli, çekinmeden uygulayın, iyi ütülemeler.

Durmuş ÖZTÜRK

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

7. Öykü - 24 Ağustos 2010
C İ M Ş İ T

Bindokuzyüz ellisekiz yazı. Ben, Bitlis İli, Norşon Nahiyesi'ne bağlı Kotni (Günkırı) Köyünde eğitim görevimi sürdürüyorum.
Bu köy, idari bakımdan Bitlis'e bağlı, ama coğrafi konum olarak Muş Ovası'nda yer alıyor ve bu yöreye de ÇUKUR deniyor.

Yurdumuzun genelinde, bölge bölge, il il, yöre yöre, hatta bazen de köy köy âdet ve görenekler farklılık göstermektedir.
Kotni de, böyle kendine mahsus kural ve kaideleri olan bir köydür.

İnsan soyunun devam edebilmesi için, doğum oluşumunun devamı şarttır. Amenna, elbette der ve tereddüt etmeden
onaylarsınız. Bir gün gelir, bir çocuk doğar, bu yavrucuğun ismi nedir der öğrenirsiniz. Aynı soruyu Kotni'de sorarsanız:

-Daha ona ad koymadık, cevabını alırsınız.

Zaman ilerler, bazen aradan bir, hatta iki yıl geçer, birde öğrenirsiniz ki çocuğa yine isim konmamış.

Aradan aylar, yıl geçti, hani çocuğun adı, onu ne diye çağıralım, deyince de cevap hazır:

-Bey, isim bulamıyoruz ki ona verelim, cevabını alırsınız.

-Kardeşim ben sana yüzlerce isim sayayım, sen de birini beğen.

-Güzel ama, Mehmet dediniz, filancanın oğlunun adı, Sadri dediniz, filancanın adı, Cimşit derseniz, onu sen de biliyorsun.

- Peki sonunda nasıl olacak?

- Bu köyde kullanılmayan bir isim buluncaya kadar bekliyeceğiz, şimdi anladın mı?

Meselenin iç yüzünü anlar, bir daha bu konuyu açmazsınız.

İsim konusunu artık daha kurclamıyacağım ama, ya soy isimler. Onu da, muhtarla konuşayım dedim.

- Sayın Muhtar, başka illerde, köylerde, hatta okuduğum kitaplarda ve dinlediğim radyo yayınlarında gördüm ki, bir ailede
herkesin soy adı ayni. Bu köyde ise, aile fertlerinden her birinin soyadı, birbirinden değişik, ne dersiniz?

- Tabii, ya nasıl olacaktı. Helalımın, yada çocuklarımın soyadı da, benim soyadımdan mı olacak? Herkesin soy adı neden ayni
olsun ki? dedi, benim yanlış düşündüğümü de zannımca ima etmek istedi.

Bu tür konuları geleceğe bırakmak üzere, birazda özel hayatımla başbaşa kalayım dedim. O yıllarda bende bir hobi haline
gelen, balığa gitmek aklıma geldi. Oltamı, oltaya takılacak yemleri aldığım gibi yola düştüm. Çukur'da sular çok bere
ketlidir. Aynalı sazanlar sürülerle dolaşırlar. Su yılanları, kaplumbağalar ve çiyanlarda bunun cabası. Hemen yola çıkmıştım. Aşağı Muş-Bitlis karayoluna indiğimde, daha önce nedense dikkatimi pek çekmeyen, çevresi kamış, saz ve uzakları da kısa boylu otlarla kaplı göle yöneldim. Orada bırakılmış söğüt dalını elime alarak göl çevresini, nedense, ürkek ürkek dolanmağa başladım.

Olacakya, hemen önüme başı kırmızı, gövdesi siyah, 70-80 cm uzunluğunda bir su yılanı çıkıverdi. Yılan öldürmeyi sevmem ama, heyecan
dan olsa gerek, elimdeki dalla bir defa vurdum. Hayvan kıvrışmağa başladı. Çok üzüldüm, onun acısını içimde hisediyordum ama
çare bulamıyordum. Bari gölge bir yere koyayım dedim. Şarampol suları tarafından yarılmış, tereğimsi bir siperin altına koydum,
halâ kıvrışma devam ediyordu. Artık zavallı yılanla meşgul oluyordum. O ara, uzaktan bir çocuğun geldigini gördüm. Gelen öğrencim Cimşit'ti.

-Gel hele Cimşit, sana bişey göstereyim, dedim.

Elinden tuttum, yakınına kadar sokulmayınca görülemiyen yılanın oraya götürdüm. Meğersem başım belaya kalacakmış, bence büyük bir "kaza" yaşadık. Cimşit yılanı görünce, beklenmedik bir sarsıntıyle silkelendi, elini tutmama rağmen, kendini hızla yolun sert zeminine çarptı. Ölü gibi yatıyordu. Ben de o ruhi hallerle kendime beddualar ediyordum. Ne kafasızlığım, ne beyinsizliğim kalmıştı bana göre. Birileri gizlice dinlese idi her halde "deli" damgasını yemiştim.

"Yahu Durmuş, delirdiysen doktora gidersin, hele şu çocuğa gerekeni yap" dedim kendikendime. İlk aklıma gelen, ayakkabı
ile su taşıyıp, kazazedenin kafasını serinletmek oldu. Ara sıra sesleniyordum:

-Cimşit, oğlum nasılsın, bak ben senin öğretmeninim, yanındayım, korkma, gözlerini aç.

Suda boğulma tehlikesi geçirip, sonra hıçkırarak kendine gelenler gibi, ufak bir ses duydum. Sevindim. Cesaretle:

-Cimşit, Cimşit, Cimşit.... kalk yavrum diye durmadan tekrarlıyordum.

Aniden bir mucize oldu, Cimşit doğruldu, oturdu.

-Nasılsın Cimşit?

-İyiyim öğretmenim.

-Nereye gidiyorsun?

-Pirinç tarlasına,öğretmenim.

-Gel beraber köye dönelim, konuşa konuşa gideriz,değince:

-Babam beni tarlada bekliyor, dedi, sessiz sedasız pirinçlik tarafına yöneldi, gözden kayboldu.

Durmuş ÖZTÜRK
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
6. Öykü - 19 Ağustos 2010
YILDIZ GÖLLERİNE GEZİ

İkibindokuz yazında kendimi biraz sağlıklı görmeğe başlamıştım. Mademki epey canlılık var, o halde :

- İlk ekiple yola çıkarsam, tüm zorluklarına rağmen, ben bu ziyareti gerçekleştiririm, dedim. Taşın altı dediğimiz muhitekadar da yollar graydardan geçmiş dediler, o zaman cesaretim iyice arttı. Evet yetmişdört yaşında, hemde baypas operasyonu
geçirmiş bir kişi olarak kararım kesinleşti.

Şiran,Dilekyolu, Tersun Dağı, Genek Köyü güzergâhını izlemek kaydıyle yola çıktık. Minibüsümüz son köy olan Artabel'e u
laştığında vakit hayli erkendi.

Arabamızla dağ yoluna geçtik, göllere doğru seyire başladık. Ama, ama henüz iki üçyüz metre ileride bir dağ yarıntısından
akıp gelen selin, yolu taşla doldurduğunu gördük. Grubumuzdaki yolcular çok azimli ve cesaretli kişilerdi, kamyonlar dolusu
taşı dışarı atıp yolu açtık. Taşın altının yolu yeniden trafiğe açıldı, başarının gruruyla haraket başladı. Ne yazık ki, ileride bir başka yarıntıdan gelen seller, bu kez yolu, tamamen yarıp, artık trafiği tam engellemişti.

Dereboyu yolu, yayalar için nisbeten elverişli, orayı geçtik, geri kalan yol, benim için çilenin başlangıcı olacaktı, öğle de oldu. Ekip durmadan yürüyordu, Firdes'le ben de yürüyorduk ya, biz de durmadan geriliyorduk. İlerki kafile, bazen gözden
kayboluyordu. Bizden endişenmiş olcaklarki, zaman sonra onları, bir yerde oturmuş, bizi bekler görüyorduk.

- Hey arkadaşlar, bizi daha beklemeyin, siz devam edin, diye bağırdım.

Artık iki ikiye yalnız kalmıştık. Önümüzde yolsuz engebelikler,geçilmesi gereken bol sulu dereler ve bu derelerde kaygan cilalı taşlar var. Bir dereden karşıya geçmek için, bu taşlara basmak gerekiyor. Bir kaç yerden, denge kaybı olsa da, sarhoş adamlar gibi yalpalayarak geçtim. Neticede öğle bir geçite geldik ki ,cesaretim kırıldı. Orası derin göller, köşesi ve yüzeyinde pürüzü olmayan, kaplumbağa sırtını andıran ıslak taşlardan oluşuyordu.

-Yahu Durmuş, karşıya nasıl geçeceksin?

-Firdes, önce sen atla geç diyecektim, olmadı. Ben onun erkeğiyim, diyecek ki bak korktu da, beni ileri sürüyor. İstemesem de:

Firdes bak, şu orta taşın üzerine basıp karşıya atlayacağım, sonra da senin geçmene yardım edeceğim, dedim.

- İşte bak atlıyorum. Ama ne yazık ki, o taşın üerinde deniz fokları gibi kaldım. Ayaklarım suyun içinde,taşa tutunmağa çalışı-
yordum.

- Hocaooo, dikkat et aşağıdaki derin çukura kayıyorsun, dedi. Elimi taşın hangi noktasına atsam kayıyordu.

-Kısmette bu da varmış. Bana bak, sen gel suya girde, beni kurtar, dedim.

-Ey been bak, sudan korktuğumu bülmümüysün dedi.

Kendi başımayım artık.

- Hadi Durmuş, ne maharetin varsa ispatla.

Diyorum ama, gittikçe batağa saplanıyordum. Bir aralık:
-Aha haaa, kız suya gidiyorum diye bağırdım.

Firdes, kendi kuluçka döneminde yavrularıyle beraber doğan ördek yavruları, suya girince endişeli endişeli bağıran kuluçka tavuk gibi,bir aşağı, bir yukarı gidip geliyordu. Sonunda, sol tarafımı ıslama pahasına da olsa,sudan geçtik.

İlk göle ulaştığımzda, inanın o yorgunluğu ve çileleri hep unuttuk. Defalarca buraları ziyaret etmiştim ama, en güzeli bu oldu.
Anlarsınız ya. O günü bol yedim, bol bol içtim. Sonra kader arkadaşlariyle köye döndük.

Durmuş ÖZTÜRK

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
5. Öykü - (28 Nisan 2010)
KURT AĞZI BAĞLAMAK

Köy yerleşim yerlerinde, hayvancılığa çok değer verilir. Bu konuda çok haklıdırlar. Zaten çoğunluk çiftçidir, çiftçilik de hayvancılıkla adeta içiçedir.

Hayvanlar, genellikle sığıra katılarak otlatılır. Kendi hayvanlarına çobanlık yaparak özel otlatanlar da var. Öküzler bu ayrıcalıktan yararlanan grubun başında gelirler. Ama ne var ki, maalesef hayvancılık eskisi gibi revaçta değil, hatta çiftçi vatandaşların bile büyük bir bölümü süt ve süt ürünlerini bugün satın almaktadır.

İşte bu otlamağa giden hayvanların bazıları, ya çoban hatasından, yada hayvanların özel bir durumla karşılaşmaları sonucu akşam ahıra dönemezler. Sahipleri ve çoban tarafından gece yarılarına kadar arananlar olurdu. Eğer aramalar sonuç vermez, hayvanlar bulunamazsa tek çare kalıyordu, ''kurt ağzı bağlatmak.''

Bu konuda babam, yetkili bir kişi olarak ön saflarda idi. Niye olmasın ki, halkın görerek yaşadıkları vardı.

Bir gün öküzü kaybolup dağda kalan birisi, gelir babama kurt ağzı bağlattırır. İkinci gün tekrar hayvanı arama işlemine başlar. Kırıntı'nın çevresi geniş, çok dolaşır, yorulur ama pes etmez devam eder. Neden pes etsin ki, mal canın yongası değil mi? Arama yeniden başlar, yol onu Paltuçukurun Düzü'ne götürür, gördükleri ise kendinden geçirir. Öküz ile bir ayı yanyana otlamaktadır. Ayı uzaklaşır gider, sahibi de öküzüne sevinç gözyaşları içinde kavuşur. Meşeli dağlar meşeli....heheeey! diyerek evin yolunu tutar.

Kurt ağzı bağlanmasaydı öküzüne nasıl kavuşurdu? (Anlatılanlar doğrudur. Yoruma açıktır)

Durmuş ÖZTÜRK
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
4. Öykü - (13 Nisan 2010)
KIZLAR KALESİ'NDE FACİA

Bundan yıllarca önce köyümüzde hayvancılık, hayli ileri idi. Çoğunluğu keçi, koyun ve sığır oluşturuyordu. At, eşek ve manda daha az besleniyordu. Köyün sığırı, yukarı, aşağı ve Sofular Mahallesi olmak üzere üç çoban tarafından yine üç bölük sığır olarak otlatılıyordu. Bunlardan ayrı olarak, bir davar ve birde körpe sürüsü, çobanlarıyla köyün otlaklarını işgal ediyordu. Danalar için de ayrı çoban vardı.

Ortalama rakımı 1700 m. olan köyümüzde, kış şartları çok ağır geçip uzun sürdüğünden, hayvanlar için bol alaf gerekiyordu. Tarla ve çayırlardan çıkan alaf ise ihtiyacı karşılamaktan uzaktı. Meralardan, kırdan, bayırdan alaf ilaveleri yapmak çoğu aileler için şarttı. Ayni sorunlar bizim ailemizde de vardı.

O yılların birinde çaşır biçmek için Kân'a gittik. Yanımda eşim Firdes ve halam Yeter Aydoğan vardı. Kân bölgesi bizim olmadığından, biçilip hazır olan çaşırları, yük yük sırtlayıp Kırıntı tarafına aşırıyorduk.

O gün kararsız bir hava vardı. Bazen az bulutlu, bazen çok bulutlu, çisentili, yağmurlu ve rüzgârlı oluyordu. Herhalde öğlen saatlerine yakındı, batıdan kuvvetli bir rüzgâr esmeğe başladı. Arkasından ise güçlü bir yağmurun geleceği fark ediliyordu.

- Hala, yağış bizi yakalamadan müsait bir yer bulalım, dedim.
- Çok doğru söylüyorsun, hemen kaçalım, dedi.
- Hemen kaçalım ama, nereye?..
- Ulan oğlum, unuttun mu Terektaşlarını? dedi.

'' Terektaşlar, Hasan Ağanın Dolandığı Taş ile, kale zirvesinin ara bölgesindedir.''

Gerçekten de Terektaşlar, böylesine bir havada bizim için biçilmiş bir kaftandı. Üstecelik o gün yağmuru da arkadan alıyordu. O tarafa doğru adeta koşmağa başladık, çünkü havanın şakası yoktu. Yolda yağış bizi yakaladıysa da fazla ıslanmadan korunağa ulaştık. Yağmur dozajını iyice artırdı, bora fırtına derken bir nevi tayfuna dönüştü. Alt aşağımızda Sığınak Ormanı, karşı cephede de Paltuçukur sırtları gözüküyordu. Bir aralık o tayfunun yağışı, şiddetli doluya döndü. Karşı sırtlara çarpan rüzgâr, yağmur, özellikle de dolunun sesi kulakları tırmalayan acaip bir gürültü ve uğultuya döndü.

- Hey!... Hala, Firdes şu karşıki davara bakın, dedim.

Gerçekten karşı sırtın, çoğu yeri bölüm bölüm kayalık olan, zirve çevresine davar akın ediyordu. Ne taraftan geldiklerini bile doğru dürüst anlayamadık, ama neden bu sırta dolanıp sarmışlardı. Bir aralık çobanı gördük, sanki sürüyü çember içine alıyordu, sonra kayboldu. Davar, yer yer yatmağa başladı, kısa zaman sonra ise, yuvarlanmalar başladı. İşte o zaman facianın başladığını anladık, ama elimizden bir şey gelmiyordu. Eğer fırtınaya yakalanmadan arka yüze aşsa idiler, fırtınaya hedef olmaktan kurtulup, selâmete ereceklerdi.

Biz, içimize korku, heyecan ve üzüntüden dolayı hayvanların yanına gidemedik. İkinci gün aldığımız habere göre, Çeküz - Çanakçı yaylacılarına ait, 150 koyun ve keçi ile, bir tane de tay telef olmuş.

Durmuş ÖZTÜRK

------
Her gördüğümüz, gördüğümüzü sandığımız şey olmayabilir. (AA)

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

3. Öykü - (13 Mart 2010)
KİRLİ YILAN

Öğretmenliğimin henüz ilk yıllarıydı. O yıllarda, herkes gibi bizim aile de çiftçilik yapardı. Yaz tatillerinde tarlada, bahçede, bostanda çalışır aileme yardımcı olmaya gayret ederdim. Çok yorucu olmasına rağmen, tırpanla biçim yapmak nedense hoşuma giderdi. Bir gün annem:

-Oğlum, Soğan Bostanlarındaki 'böörce' çok yanmış, Dehmenin Gölünü açta sıvar, dedi.

Bostana gittim, gölü açtım, böörceyi sıvardım, sıvarmasına ama bence tam kanıcı sıvarma olmadı. Çünkü, göl iyi tutulamadığından sızma yapmış, yeterli su toplanamamıştı.
Yeniden gölü tutmam lazımdı. Bostanı çevreleyen duvarın üzerine çıkıp, alalade yapılmış tek basamak merdivenlerden inerek göle gidecektim, ama gidemedim.

Tam karşımdaki Çamlık Ormanı'nda odun yapan bir bayan gözüküyordu. Kırmızı eteğin üzerine mavi işlik giymiş, başına da beyaz çember bağlamış, odun topluyordu. "Acaba kim?" diye merak ettim. Bir ayağım duvarın üstünde, öbür ayağım boşlukta asılı öğlece kaldım. Dikkatlice onu tanımağa çalışıyordum ya tanıyamadım.

Duvardan düşmemek için de elimdeki küreği yere dayayarak ondan destek alıyordum. O sıra, kuvvetli bir rüzgar esiyordu. Duvarın üzerinde dikildiğim sürece asılı ayağımın altına bir şey tık tık vuruyordu; lakin, o tıkırtıya hiç önem vermiyordum. Bostan çevresinde üst ucunda ayağıma vuran etkenin ise rüzgarın tesiriyle sallanan hıyar otlarının topuzu olduğunu düşünüyordum.

Oduncuyu izlemekten vazgeçip işime devam etmek için önüme baktığımda, aşırı bir panik bünyemi alt üst etti. Ayağıma vuran, gövdesi yerde halka olmuş kirli görünümlü bir yılandı ve ben tepeden aşağı ona bakıyordum. Bu süre, anlık süreydi. Zaten orda dakikalarca dikilmek benim haddime miydi? Heyecandan zangır zangır titriyordum. Desteklendiğim küreğin ağzını bilinçsizce yılanın halkasına bastırarak karşıya atladığımı hatırlıyorum. Sanki epilepsi geçirmiş hasta gibi geçici hafıza kaybına uğramıştım.

Kendimi toparlayınca yılana doğru baktım. Belinin en kalın yerinden yarıya kadar kürek baskısıyla kesilmiş olduğunu gördüm. Sürünüp ilerleyemiyordu. Çok üzüldüm çünkü benim yapım, bir hayvanı ölüme götürecek kadar gaddar değildir. Ama istemesem de olan olmuştu bir kere.

Gölü tutmak aklımdan çıkmış, hayvancağızı küreğin üzerine alarak, yolunu şaşırmış yolcu gibi aşağı doğru yürümeye başladım. Yanığın pınarına indiğimde bir kadının taş üzerinde çırparak çamaşır yıkadığını fark ettim. Ama ne büyük bir hata yaptım biliyor musunuz? Benim yanına geldiğimi zannedersem fark etmeyen kadının önüne doğru yılanı kürekle uzattım. Herhalde kafam yarım çalışıyordu. O kafayla ona korkutma şakası yapmak istiyordum.

Evdeki pazarlık çarşıya uymadı, yılanı gören kadın ani bir refleksle ve hızla sırt üstü devrildi. Kafasını arkadaki taşa vurmuş olacak ki bayıldı gitti. İkinci panikle karşı karşıyaydım. Kadının sağlığı, tehlike ile karşı karşıyaydı. Onu ayıltacak bir şeyler yapmalıydım.

Ayağımdaki ayakkabıyı elime aldım. Pınarın soğuk suyuna daldırıp daldırıp kadının kafasına, yüzüne dökmeye başladım. Kim olduğuna hiç dikkat etmiyordum. Önemli olan, ona bir şey olmamasıydı. Düzelmeye başladığını hissettiğim anda, yüzüne dikkatle bakınca:

-Ula Durmuş, ben sana ne yaptım? dedi.

Fevkalade bitkin bir sesle, tek kelime dahi kötü söz kullanmadan, bana sitem ediyordu. Ben, zaten üçüncü darbeyi yemiştim. Bizimkilerin değimiyle ağzımı bıçak açmıyordu.

-Kimdi o asil kadın biliyor musunuz? Yaşadığı sürece büyük saygı duyduğum öldükten sonra da asla unutamadığım Kadınlar Şahı Hacıbektaş'ta meftun Seher Öztürk'tü.

Çok mahçuptum. Utanmıştım. Tek kelime konuşamadan ve yüzüne de bakamadan oradan uzaklaştım.

Ne yalan söyleyeyim, hayvan sevgime rağmen, o yılana büyük ceza verdim.

DURMUŞ ÖZTÜRK
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

2. Öykü - (10 Mart 2010)
M A N T A R

"Çok sevdiğim, büyük değer verdiğim, yokluğunu her zaman hissettiğim Hancı Şükrü Bakar'dan bahsediyorum. Toprağı bol olsun, yerinde rahat uyusun."

İşte bu dostum, o güne kadar duymadığım bir teklifte bulundu:

-Seninle, Kân'a doğru mantara gidelim mi?

Hava kapalı, otlar ıslak, toprak çamur olmasına rağmen kabul ettim. Biraz sonra yola çıkacaktık. Ben evde yolculuk için hazırlanıyordum ki, bize geldi ve:

-Fikrimi değiştirdim, yayla tarafına gidelim, dedi.

Ona da "Peki" dedim.

-Öyleyse bize gel,arabayla gidelim, dedi.

Beyaz bir taksisi vardı, ona bindik yola çıktık. Kuzuluk'a doğru seyrederen:

-Aman karpuz kestim yiyen yok, Aman hâlin nedir diyen yok, Aman yenile bir yar sevdim, Aman gözün aydın diyen yok, türküsünü bayağı iştahla söylüyorduk.

Ne yazık ki, türkü kursağımızda kaldı. Mahmut'ların tam karşısındaki rampa çok çamurdu, oranın killi çamurunda araba çocuk gibi bağırmağa başladı ve devre dışı kaldı. Evlere giden aralık yola, çok zor da olsa arabayı soktuk, oraya bıraktık. Yola, yaya olarak devam etmek zorunda idik. Çamur, yürüyüşümüzü engellese de, adeta asker gibi "İleri!" diyerek devam ediyorduk. Harmancık'a ait araziyi ileri geçtik, az ileride, yolun ikiye ayrıldığı başlangıca vardık. Orada az mola verip, gündemin asıl konusuna dönmeliydik, öğle de yaptık. Dürbünle Kayanın Önü geçesini izleyip, taramamız evvela şarttı. Balıkçılar gibi "Rast gele" diyerek dürbünü aldım, taramağa başladım. Büyük bir sevinçle:

-Vay! Vay! Vaaay! Şükrü'ööö, bulduk! bulduook! diye haykırdım.

Büyük kayalar ile sağdaki ayı ininin 'orta yükseğinde' kocamaaan bir mantar gözüküyordu. İster inanın ister inanmayın:

-Bu mantar, bir sofra adama yeter! diyordum.

Şükrü de:
-Mantarı aşağıya taşımak için bize bir eşek gerekir, diye espri yapıyordu.

Tekrar yola koyulduk. Çiçekli Çayır'a vardık. Şükrü o dev mantarı bana tekrar gösterdi.

-Bak hele, bak bak bak! Şu parlaklık, şu cüsse şimdiye kadar hangi mantarda görülmüştür? dedi.

Mayıs başları idi, sağda solda, kuytu alanlarda ve güneşi az alan yerlerde parça karlar vardı. Büyük Dere'nin suyu hayli coşkun akıyordu. Gördüğümüz mantarı almak, yenilerini eklemek için sudan karşıya geçmemiz söz konusuydu. Derenin yanına indik, geçit aradık. Bazı atlak taşları vardı ama, araları çok açıktı. Onları basamak yapıp karşıya atlamak çok zor. İlk deneyen ben oldum. Atlarken dengem çok sarsıldıysa da, şansım varmış, düşmeden karşıya dama dedim.

Sıra Şükrü'ye geldi. O da benim kullandığım taşları kullanarak atlamak istedi ama, şansı yokmuş, ayağı kaydı, suya düştü. Artık, şöyle veya böyle, karşıya geçmiştik. Zaten isteğimiz bu değil miydi? Dereye yakın yerlerde, çamların aralarında otlar hayli kabarmış, zemin yemyeşil olmuştu. Derenin çağlaması, kırmızı ibikli dağ serçelerinin şakımaları, bizi mest ediyordu.

Üst solumuzda ayı ini vardı. Bu bölgenin ayıları genellikle otobur ayılardır. Çoğu zaman ot, ot kökü, meyve vb.leri ile beslenirler. Yiyeceğin kıt olduğu zamanlarda et de yerler. Böyle dönemlerde hayvan ve hatta insana da saldırabilirler. Kendileri için tehlike hissederlerse çok korkunç olurlar. Bu yeşil ortamda, sağda-solda ayı olabilirdi.

Şükrü'ye "Dikkat et!" diyordum ki o:

-Hoca dikkat, işte ayı yukarımızda, hemen kaçalım! diye önerdi.

Gerçekten, tahminen otuz metre kadar mesafede, "Siz de kimsiniz ki?" havası içinde inine doğru gidiyordu. Bize hiç bakmıyordu.

Şükrü, kaçma isteğini yineliyordu ama, nedense bende en ufak bir korku yoktu.

Ayının konumu bizden daha avantajlıydı. İne de çok yakındı. Onu korkutacak bir davranışımız da yoktu. Öyleyse niye hızlansın ki? Seslenince, sadece kafasını çevirerek bize bakmağa başladı. Hadi git diye tekrar seslendiğimde, sanki dilimizi anlamış gibi döndü gitti, inine girdi. Benim soğukkanlı davranışımı Şükrü kınıyor,hatta tepe gözlülükle itham ediyordu.

Asıl işimize dönmemiz gerekiyordu. İnin kuzey, kuzey batısını istikamet alarak yokuşa tırmanmağa başladık. Tahminen mantarın üst doğrusunda durduk,oturduk. Artık yeni konumumuzdan mantarı görüp, gidip almak kalıyordu geriye. Dürbünü elime aldım, kendimden emin, biraz da benim gözümden kaçmaz havası içinde, o tarafa baktığımda, dut yemiş bülbüle dödüm, olduğum yere lank diye çöktüm. Hayalini yaşadığımız dev mantar, ortasından kesilmiş, yuvarlağı üste gelecek şekilde oraya sabitlendirilmiş dev bir plastik bidonun taaa kendisiydi. Siz olsaydınız ne yapardınız?

O günü karar verdim, uzaktan gördüğüm mantarlara, yanına gidinceye kadar gerçek demiyeceğim.

Durmuş ÖZTÜRK

-----
Eskiden pek çok gariplik çoğu kez olaganüstüleştirilir; cine, periye, hortlağa bağlanırdı. (AA)

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1. Öykü - (21 Şubat 2010)
DERİNDEN GELEN SES

Kesin olarak tarihini tesbit edemediğim, gençlik yıllarımdan birinde, köy halkıyla birlikte, Karaburga'ya gitmiştim. Oraya gitmek, doğaya açılmak, hele yüksek dağlara tırmanmak olanağı beni çok heyecanlandırıyordu.

O günü, Paltuçukur - Çanakçı Yaylası yolunu izleyerek, erken saatlerde Aşığın Pınarı'na ulaştık. Bir süre oralarda gezindik, oturduk ve bekledik. Daha yaşlı olanlar henüz gelmemişlerdi. Yukarı zirvedeki şehitliklere hareket edebilmemiz için bir miktar yememiz lâzımdı. Çok geçmeden geldiler. Hemen hemen pek değişmeyen, geleneksel ve o güne özgü yiyeceklerden, biraz yoğurt, susuz pişirilip uzağa taşınmasi kolay olan 'pancar kavurması' helva ve yine o gün için özel pişirilmiş 'bide' ekmeği yiyerek ziyarete çıkmağa hazır olduk.

Çeşmeden yukarısı, yolculuğun en içaçıcısı yanı oldu. Çimenliklerdeki tutuyalar, düdük bitkilerinin sarı çiçekleri, kırtıl otları, daha yükseklerdeki karakavuklar, insanın ruhunu okşuyordu. Bazen de kırtıllar arasında rastladığımız dağ serçesi yuvaları, içindeki yumurtalar, bazılarında da analarından böcek ve tırtıl bekleyen kızıl çeneli, ağzı açık yavrular. O hazzı her zaman bulmak mümkün mü? Böylesine güzellikleri gördüğüm için, benden daha mutlu birisi olmamıştır sanırım.

Sol tepedeki kemer altından geçip, içten dileklerini arzetmek, sağ taraftaki şehitleri ziyaret edip dualar etmek için gelenlerin tümü, o çevreyi sarmıştı. Ziyaret bitince hemen geri dönülmez. Yüksekliğin verdiği coşku ve duygusal ortamı, bir süre yaşamak gerekir. Tepelerden, karşıdaki Abdaldede'yi, Çorak Yaylası'nı vadileri ve tüm görülenleri, göz süzgecinden geçirip, temaşa etmek lâzımdır. Ayrıca, kuzey yamaçtaki kardan da aşağı götürmek için bir miktar kesip almak gelenektendir. Kısa zaman sonra, hepsi geri dönüp gittiler.

Ben dönmedim. Sağ tepede bir süre oturup, kendi iç alemimi yaşamak istıyordum. Haaa, söylemeyi unuttum, çantamda bir tane tekel birası vardı (Tekel işçilerinin kulağı çınlasın) ama, ekmeğim yoktu. Olsun, bira var ya! O bira, benim için büyük değer taşıyordu. Ne demek, yüce dağ başında, daha ağzı açılmamış, kocaman bir biranın olması.

Yalnız kalınca, ziyaret bölgesinin en sağındaki tepeye çıktım, bir taşın üzerine oturdum. Artık tek başıma idim ve zihnimden geçenleri, en ince ayrıntılarına kadar düşünecek vaktim vardı. Biram da hazırdı, ondan da ağır ağır yudumlamalıydım. Öyle de yaptım. Ne var ki, düşünemediğim bir sorun doğdu. Yüksekliğin bünyeme yapacağı etkiden habersizdim. Aşığın Pınarı'ndan ayrılalı hayli zaman geçmiş, yorgun düşmüş çok acıkmıştım. Böylesine bir ortamda, birayı da aç karnıma içiyordum. Kısa zaman sonra baş ağrılarım başladı. Ne taraftan geldiğini anlayamadığım bir kör duman çevremi kuşattı. On, on beş metreden ilerisini göremiyor, kendimi ıssız bir adaya bırakılmış, kazazede gibi hissediyordum. Bende korku ve panik başladı. Ayı, kurt tehlikesi, yalnızlık ve iç ezikliği, şehitlere ait mezarların manevi korkusu, aman Yarabbi, neydi başıma gelenler!

İşte böylesine karmaşık duyguları yaşarken, ani bir şok, aklımı başımdan aldı. Elim, ayağım titremeğe başladı. Kolay mı? Yer altından çok kuvvetli gülme sesleri geliyordu. Her halde inler, cinler çevreme yığınak yapmışlar, beni esir alacaklar diye düşündüm. Yardıma koşacak kimse de yoktu. Kaskatı oldum. Elim, ayağım kesildi, dondum kaldım. Az sonra aptallık dönemi başladı, kendimden habersizdim.

Ne kadar zaman geçti, hatırlamıyorum. Bir süre sonra kendimi şöyle bir yokladım, gözüm görüyor, kulağım işitiyordu. Azıcık moral buldum. O meçhul gülmeler tekrar kulağıma kadar geldi. Sonra artçı depremler gibi devam etti. Nedense, bendeki şokun etkisi biraz azaldı. Zira sesler, insan sesine benziyordu. Bence, çok yakında olmalarına rağmen, seslerin sahibini göremiyordum. Bir taraftan da tabii göremem, onların sesi işitilir, ama kendileri görünmezdirler diyordum. Diyordum ya, bir iç dürtü de "Kalk ayağa, taşın çevresine bak!" diyordu. Kalktım, beş on adım atınca bir de ne göreyim, oturduğum taşın altında, cin değil ama cin gibi pek çok kız var. Onların bana nasıl baktığını bilmiyorum ama ben onlara boş gözlerle bakıyordum. Birkaçını tanıdım galiba, yine de uzak durmayı yeğledim. Cinler bana tuzak kurabilirlerdi.

Şüpheli de olsalar, o kızlar bence bizim köyden, yani Kırıntı'lıydılar. Meğerse oturduğum taşın altında kocaman bir kovuk varmış. Kızlar, oraya gelecek nişanlılarını bekliyorlarmış.. Böyle günlerde, nişanlı çiftler, günlerini 'gün! ediyorlarmış. Boş gözlerle, aval aval onlara baktım, kendileriyle bir kelime dahi konuşamadan oradan ayrıldım.

O kızlar kimlerdi, hâlâ merak ediyorum.

Durmuş ÖZTÜRK
(Emekli Öğretmen)