Önsöz
Solmaz Günel
Durmuş Öztürk
Muzaffer Bal-2
Babuko Hüseyin
İçlim Eda Aydoğan
YağmurÖykü Doğan
Yılmaz Bakar
Muharrem Aydın
Muzaffer Bal-1
Cevat Günel
Yaşar Günel
Alim Aydoğan
Tuğrul Kara
Cemal Aydoğan
Esma Korkmaz
Hatun Aydoğan
Kemal Gündoğan
Seçil Günel
Sebati Günel
Ersin Öztürk
Kazım Aydoğan
Zeynel Öztürk
Gülüzar Aydoğan
İsmail Aydoğan
Yusuf Aydın
Ali Öztürk
Garipoğlu Hüsnü

İçlim Eda Aydoğan


ANASAYFA

İÇİNDEKİLER
01.İnsanı Doğadan Öğrenmek - 13 Temmuz 2014
02. Sessiz Çığlıklar - 14 Eylül 2014
03. Işığa Yol Verenler - 11 Ekim 2014

bizimyazarlarimiz-foto-i_lemedaaydo_an.jpg

Adım İçlim Eda Aydoğan. 13 yaşındayım ve İstanbul'da yaşıyorum. Sait Cordan Ortaokulu'nda öğrenim görüyorum. Bu sene 8. sınıf öğrencisi olmaya hazırlanıyorum. Yazmanın benim için ne demek olduğunu da anlatmazsam kendimi eksik hissederim. Kitaplar hatta denemeler bile insanları başka dünyalarda çok başka yolculuklara çıkarır. Ben de kendi dünyamı kurmayı sevdiğim için yazıyorum. İçlim olan adımın tüm özelliklerini taşıyorum ve içimdekileri her ne kadar konuşmayı sevmesem de yazmayı seviyorum. Kısacası İçlim içindekileri beyaz sayfalarda yaşar. Yazılarımın devamının geleceğinden emin olabilirsiniz. Sevgiler...
İçlim Eda AYDOĞAN

bizimyazarlarimiz-baslik-incecubuk.jpg

3.Yazı – 11 Ekim 2014
IŞIĞA YOL VERENLER

Hiç bilmediğim bir evdeyim. Koridorları çok uzun, çok büyük bir bahçesi var. Annemin elini sımsıkı tutuyorum. Çünkü "Eğer bırakırsam kaybolurum." diye düşünüyorum. Sonra o büyük evin küçük bir odasına giriyorum. Yeni bir annem, ikinci evim, yeni kardeşlerim ve yeni sorumluluklarım oluyor artık, hissediyorum...

Bilgisiyle ağzımı açık bırakan öğreticim, yeni okyanuslar keşfetmemi sağlıyor. Okyanus keşiflerimizi dümeninde öğretmenimin olduğu bir gemide yapıyoruz. Bir zaman geliyor ve artık hissediyoruz. Büyüdüğümüzü ve duygularımızın olgunlaştığını anlıyoruz. İşte tam da bu zamanlarda o güzel öğretmenler tutuyor elimizden. Artık daha büyük okyanuslar görmek istiyoruz ve hep o eli arıyoruz. Attığımız her adımı ondan öğrendiklerimizle garanti altına almak istiyoruz.

İlk önce küçük kalbimin küçük korkularını yok etmiştim ben. Yeni bir annenin kalbine bırakmıştım kalbimin bir parçasını. İlk idollerim her zaman öğretmenlerim olmuştur. Çünkü bilmedikleri hiçbir şeyin olmadığını düşünmüşümdür. Dünyayı en yağmurlu günüyle, insanları en masum şekliyle anlatırlar bize. Yaşamın gerçeğine götürür farkındalık kazanmamızı sağlarlar. Her gün başka bir yaramazlık vakasıyla karşılaşacaklarını bile bile gözlerinde umut beslerler bize karşı.Dinlerdik, yazardık, sorardık, kazanmamız gereken bir savaş var diye düşünürdük. yürüdüğümüz yolun, dikenlerle kaplı olduğunu bilirdik ama korkmazdık. Çünkü kalbimizin gördüğü bir gerçek vardı ki o dikenlerin çoğunu öğretmenlerimiz topluyordu.

Aklımızın boyu uzamıştı, yeterince kilo da almıştı. Güzel insanların sevgisiyle çarpan kalbimizle yarış ediyordu. Kazanma vaktinin geldiğini anlatıyordu hırs damarımız bize. Bizlerin hırs damarı her gün mavi gözleriyle geleceği aydınlatan Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk'ün azminden besleniyordu.

Artık yürüme biliyorduk hatta koşuyorduk. Kaderimizi öğretmenlerimiz ruhumuza sayesinde ruhumuza işlediklerimizle çiziyorduk. Hayallerimizde pembe bir balerin kıyafeti giymiyorduk. Evimiz bulutların üstünde değildi. Çünkü sırtımızda vicdan ve sorumluluk yeleği vardı. Evimiz ise öğretmen şevkati kokan bir okulun en yakınındaydı.

Biz düşlerimizde öğreticilerimizin bizden sonraki öğrencilerine bizim yazdığımız kitapları okuttuğunu düşünerek mutlu olduk. Yine aynı hayallerde ilk kadın cumhurbaşkanı olup, o melek kanatlı insanların göğsünü kabarttık.

Bir gün elbette yollar ayrılacak, tek tek bütün okullardan mezun olacağız. Son kez çıkacağımız bir gün gelecek okul kapısından. İşte o gün önce Başöğretmenim Atatürk'e sonra tebeşirin en çok yakıştığı ellere sahip olan öğretmenlerime elimde diplomamla birlikte bakacağım. Eğer gözlerinde yakalarsam bir gurur ışığı işte o zaman olacağım dünyanın en mutlu insanı.

Şimdi gözlerimize bakar, kalbimize dokunursanız eğer, o güzel insanların gözlerine bakmış, yine o güzel insanların kalbine dokunmuş olacaksınız. Bize bizi öğreten dünyaya değişilmez insanlar, iyi ki varsınız ve iyi ki bize biz gibi yaşamayı öğrettiniz.

İçlim Eda AYDOĞAN

-----------------------------------------------

2.Yazı – 14 Eylül 2014
SESSİZ ÇIĞLIKLAR

Bir kıyamet gününde dünya. Kalp atışları hızlanıyor insanların. En çok insanlardan korkuyor insanlar. Kimini suçları, kimini günahları boğuyor. Merhametsiz bu şehir, bıçaklıyor tam kalbinin ortasından. Kaderin kanları fışkırıyor dört bir yandan. Herkesin önünde birbirinden çok farklı gökdelenler, kader delenler var. Geçmişin intikamını almak için üstümüze devrilen gökdelenler!

İşte tam da burada, bu acımasız şehrin merkezinde herkes tek başına, herkes tek! Hırslarıyla, bencilliğiyle, yalanlarıyla hesaplaşıyor insanlık. Görüyorum, kıyamete yürüyor çoluk çocuk. Hissediyorum, var olmak kavramı soyutlaşıyor artık. Evlerin bacaları tütmüyor. Çünkü mutluluğu küçük, sobalı bir evde aramıyor bile insanlar. Hayır, olamaz! Gökdelenler geri çekiliyor ama insanlar var. Başka insanların kaderlerinde boğulup giden insanlar var. Gökdelenlerin yerini alan, kalpleri intikamla çarpan insanlar var. Yaşarken ölmek var, ölürken acı çekmek, hatta günahlarının cezasını bu dünyada ödemek gibi bir gerçek var. Çünkü bu büyük ve merhametsiz şehir kadar büyük cüsseli ve merhametsiz insanlar var.

Yaşarken görmek istemediğimiz ama ekmek parçasına muhtaç canlar var. Hangi birinin davası görülecek şimdi? Kim bozacak bu oyunu? Adalet mi? Peki tarihte bugün adalet terazisinde gerçekten eşit mi kölelerle padişahlar? O gösterişli hayatlarının dışında hiçbir şey bilmeyen onlarca insan var. Kolayca ayrım yapan, parasının ve cüssesinin heybeti dünyayı titreten onlarca insan... Şimdi adaletin heybeti titretecek mi onları? Gösterişli kürklerini üstünden alıp, üşümeye mahkum bırakacak mı güya padişahları?

Kim yazacak bunları, kim duyacak gerçek kıyamet gününde yıkılan gökdelen seslerini? Şimdi hangi ilacı geliştirecekler, hangi doktoru dahi ilan edecekler merak ediyorum. Ve anlıyorum, artık çok iyi anlıyorum... Bembeyaz sayfalarda iz bırakacak kalemlerin neden siyah mürekkepli olduğunu, çok iyi anlıyorum. Kıyamet gününde bir örümcek çıkmaz sokağı andıran ağını örmeye niyetliyse eğer kaderime, babaannemin yüzündeki kırışıklıkları, anneannemin saçındaki beyazları örsün kaderime.

Bir de hep kıskandığım tek şey vardır hayatta. Tek özellik... Gülmekten gözlerinin kenarlarında kırışıklıklar oluşmuş insanlara imrenirim hep. İçi ağlasa da dışı gülenlere... Onlar gibi olmak istiyorum hâlâ. Sessiz çığlıklar karşısında sessiz sessiz oturan insanlar cezasını çeksin istiyorum. Ben salıncağımda halet-i ruhiye serime devam etmek istiyorum. Artık kimse bana bir şey yapsın istemiyorum. Yaptıklarımı gözüme soksunlar hiç istemiyorum! En önemlisi herkes benim yazdıklarımı anlayarak kendini gözden geçirsin istiyorum. Egosu Everest yapmış insanlar yolunu Kayışdağı'na çevirse mutlu oluruz diyorum.

Ben tüm dünyanın sessiz çığlıklarını duyarak söylüyorum ki, herkes, tüm insanlık onlar için nice cefalar çekmiş insanların alınlarındaki tere sahip çıksın, yüzündeki kırışıklıklara laik olsun... Yoksa içimizi donduran bir kış günü karla kaplanacak insanoğlunun yüreği... Doğduğumuz gün ki kadar saf ve masum kalabilseydik eğer, belki de şimdi insanların savaşlarından, günahlarının cezasından, hesap soran bir kıyamet gününden bahsediyor olmazdım.

Hepimiz hayatı çözmüş birer filozof olsaydık, hayatın her gün değiştiğini anlar ve akışına bırakırdık. Keşke hepimiz hayatı akışına bırakıp, kafamızdan bazı düşünceleri kolayca söküp atabilsek... Ama ne mümkün? Geçici bir şey var ortada, adı da 'hayat'. Kaderden çaldıklarını yaşatıyor bize. Bir yazarın da dediği gibi, 'Hayatın kendisi bir alıntıdır.'

İçlim Eda AYDOĞAN - İstanbul



-----------------------------------------------


1. Yazı - 13 Temmuz 2014

İNSANI DOĞADAN ÖĞRENMEK

İlham veren tarafını seçmeye çalışırım doğal kanunların. Bulutların yeryüzünü ıslatmadan önce büründükleri renklerden tanımaya çalışırım insanları. Bazen griye bürünse de bulutlar, fırtına öncesi sessizlik de alsa gökyüzünü, yine o bulutlardan temiz bir kalp kadar şeffaf yağmur damlaları düşebilir yeryüzüne, bilirim... Sanki insanların içini görüp, kalbine dokunmadan karar verilmemesi gerektiğini anlatır bize.

Sırada yağmurdan sonra gelen güneş vardır. O güneş ki, yağmur bulutlarıyla gelen ve bir anda ruhumuzu karartan gri perdeyi hayat sahnemizden söküp atar. Belki de kalbindeki perdeden bahsediyordur sana, tek kızgınlıkla kalbinin sonuna attığın ve tüm güzel yaşanmışlıklara o perdeyle set ördüğün gönlün, özlemiştir belki güneşin sıcaklığını.

Tam da kalbinin kış aylarının en soğuk ve yağmurlu geçen günlerinin birinde ortaya çıkıp, seni çölde su bulmuş kadar mutlu eden güneş, hızlı bir yenilgiye uğrar sonra. Bir bakmışsınız o kalbinizi doyuran,yüzünüzü güldüren güneş, yerini stratüs bulutlarına bırakmış. Stratüs bulutları ise yeni fethedilmiş topraklara bayrak diker gibi boyamış gökyüzünü yağmur habercisi bir griye.

Aydınlık ve karanlık arasındaki savaş hep böyle sürüp gider mevsimler kovaladıkça birbirini. Mutluluğu aydınlıkta bulacağına inananlar, karanlıkla savaş hâlindedirler. Hep sonradan fark edilir kimsenin karanlığa dair önlem almadığı. Zaten bu yüzden karanlığı aydınlığa çevirme düşünceleri hep karanlığa düştükten sonra can bulur beynimizde.

Yeryüzünün ve insanoğlunun rengini belirleyen gökyüzü savaşı sürüp giderken bu savaşa gökyüzünde şahitlik eden kuşlar vardır, yine yukarılarda. O kuşları doğal kanunun bir parçası sayarken ve onlardan öğreneceklerimi düşünürken çok imrenirim o canlılara. Kuşlar bana hep insanların özgür olduklarını iddia etmelerine rağmen aslında hiç özgür olmadıklarını gösterir. İnsanlar bağlandıkça güçlendiklerini düşünürler ki bir yerde doğru düşünürler ama bir yerde çok yanlış. Çünkü insanlar bazen kötüye ve yanlışa bağlanırlar. Yine üzülerek belirtmek zorundayım ki insanlar bağlandıklarından kolay kolay vazgeçemezler. Kuşlar ise her mevsim başka bir gökyüzünde yolculuk ederler. Yine her mevsim başka bir ağaca yuva yaparlar.

Bir de artık son satırlarımı yazarken eklemeliyim ki eğer kanatlarınız yani fırsatlarınız varsa, bağlı olduklarınız sizi yolunuzdan çevirmesin. Bu bir karanlık gökyüzünü aydınlığa çevirme yoluysa bu yolda doğal kanunlar size ilham versin. Bir de hep aklınızda olsun kuşlar sadece bağlı oldukları kötü şeylerden vazgeçerler. Eğer başarıya giden yolda kuşlar bağlı oldukları insanların sevgisi gibi değerlerden vazgeçmiş olsaydı, emin olun gökyüzünde bir sürü halinde dolaşmazlardı...

Bir araya getirince doğa kanunları insanı çok güzel anlatıyor. Elbet dünyada kıyametin koptuğu gün, doğal kanunlardan eser kalmayacak. Yani doğa bile ölecek. Tıpkı kendimizi hayatın kurallarıyla yarıştırırken birdenbire toprağın altında bulmamız gibi. Aydınlık karanlıkla ve insanlar kaderleriyle mücadele ederken unutulmamalı ki ölüm var, ayrılık var, tüm somutlukların soyutlaşacağı o gün var. Hep acısız ölmek ister ya insanlar, o zaman çok yormayın kendinizi, ama unutmayın ki hep karanlıkta yaşamış ve karanlıkta ölmüş bir insan olacaksınız...

İçlim Eda AYDOĞAN - İstanbul





sozdenyaziya-ince-cubuk-cokince.jpg