Önsöz
Muzaffer Bal-2
Babuko Hüseyin
İçlim Eda Aydoğan
YağmurÖykü Doğan
Yılmaz Bakar
Durmuş Öztürk
Muharrem Aydın
Muzaffer Bal-1
Solmaz Günel
Cevat Günel
Yaşar Günel
Alim Aydoğan
Tuğrul Kara
Cemal Aydoğan
Esma Korkmaz
Hatun Aydoğan
Kemal Gündoğan
Seçil Günel
Sebati Günel
Ersin Öztürk
Kazım Aydoğan
Zeynel Öztürk
Gülüzar Aydoğan
İsmail Aydoğan
Yusuf Aydın
Ali Öztürk
Garipoğlu Hüsnü

Yılmaz Bakar


ANASAYFA

İ Ç İ N D E K İ L E R
01-Şükrü Dayı - (12 Mart 2010).
02-Gurbetten Köye Özlem - (17 Mart 2010)
03-Bir Ahlat Öyküsü - 31 Mart 2010)
04-Mahmut Dayı - (14 Nisan 2010)
05-Karakız - (08 Haziran 2010)
06-Bir Yılan Öyküsü - 18 Ekim 2010
07-Doruktepe Şenliği Eleştirisi - 23 Ekim 2010
08-Köyde Kurt Sürüsü - 28 Ekim 2010
09-Rahmetli Sait (Kadı) Amcam - 31 Ekim 2010

YILMAZ BAKAR

10-Köyde kedi ile Kuş - 02 Kasım 2010
11-Bizim Dağlar - 14 Kasım 2010
12-Köyde Dört Cenaze - 28 Kasım 2010
13-Köyümüzden Bir Portre: Alişan Dayı - 20 Ağustos 2011
14-Bir Çökelik Öyküsü - 11 Aralık 2011
15-Gurbette Geçen Ömrümüz - 27 Aralık 2011
16-Yeniköy'de Düğünde Başıma Gelen Kaza - 02 Ocak 2012
17-Bilal Bakar'ın Yarım Kalan Röportajı - 10 Mayıs 2014
18-İbo Dayı ve Hortlaklar - 03 Eylül 2014
19-Hüseyin Günel'in Kağnı'da Uyuması - 05 Eylül 2014
20-Gurbet Üstüne - 15 Eylül 2014

bizimyazarlarimiz-baslik-incecubuk.jpg

20.Yazı – 15 Eylül 2014

GURBET ÜSTÜNE
1970'li yıllarda sılamızdan çıkıp yurt dışına Almanya'ya geldim geleli, hep ülkemi hem de doğup büyüdüğüm güzel köyümü özlemişimdir.
Dağlarında soğuk sular başında oturup, dostlarla yaptığım güzel muhabbetler geliyor hep insanın aklına.
''Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine de ah vatanım'' demiş. Bizde gurbetçiler olarak sılamızdan uzakta olmanın hasretiyle, bunun ezikliğini burukluğunu hissediyor yaşıyor insan.

Gurbetlere çıkmadan önce, çocukluğum köyde geçtiği için. Sabahları köyümde hep kuş sesleri ve horoz sesleri ile uyanırdım.
Fakat gurbet öyle değil. Sabahları dan dan çalan kiliselerin çan sesleri, ne de olsa insana hep hüzün veriyor. Bir yanda gurbet bir yanda tüm sevenlerden uzaklarda olmanın verdiği burukluk ve insanı yakan özlem dolu hasrettir.

Dağlarımızda şırıl şırıl akan buz gibi soğuk sularımızın şırıltısı, bir yanda doğada açan binbir çiçeğin kokusu geliyor hep insanın aklına.
İnsan ülkesinden çıkıp da binlerce kilometre uzaklardaki bir ülkeye gelince, buradaki yaşam ve kültür farkını görünce, insan kendini sanki bir boşlukta hissediyor. Nedense, kültür farkı bakımından böyle gelişmiş ülkelerde, o kültüre ayak uydurmak biz birinci kuşak yaşlı insanlarımız için hayli zor ve zaman alıyor. Fakat yetişen ikinci kuşak genç nesil için, durum hiçte böyle değil. Gençlerimizin burada aldıkları eğitim ve kültür ile yaşadıkları bu ülkelere hemen uyum sağlıyorlar.

Yeni nesil yaşadıkları ülkelerde aldıkları eğitim sayesinde, iş bulma imkanları daha da fazla oluyor. Birinci kuşak yaşlı insanların zamana uyacak şansları hiç de kalmadı artık. Yaşadıkları ülkelerde ağır iş koşulları altında ezilenler, emekli olunca soluğu doğup büyüdüğü köyünde alıyor soluğu. Bu da köylerine olan özlemin bir sonucu olsa gerek.

Yılmaz Bakar – Kırıntı Köyü

-----------------------------------------------

19.Yazı – 05 Eylül 2014
HÜSEYİN GÜNEL'İN KAĞNI ARABASINDA UYUMASI

Dinleyince katıla katıla güldüğüm bu öyküyü, Gökçeada'da evinde konuk olduğum Sayın Cezmi Aydın'dan dinleyince, bende Karadoruk.Com'un değerli üyeleri ile paylaşmak istedim.

Eskiden köyümüzde ekinlerin ekilip biçildiği yıllarda, rençberlik zamanı olduğu için birgün Velişıh gilden Hüseyin Günel aşırı yorgunluktan olacak, öğlen saatlerinde kağnı arabasında uykuya dalar.

Bunu gören mahallenin o zamanki muzip gençleri, Cezmi Aydın, Yüksel Gündoğan ve ezgilden rahmetli Faik Öztürk, kağnı arabasının üstünde uykuya dalan Hüseyin Günel'e bir oyun yapmaya karar verirler.

Üç kafadar muzip arkadaş, Hüseyin Günel'i uyandırmadan kağnı arabasıyla birlikte okul meydanına indirmeye karar verirler. Görenlerin haylice güldüğü Hüseyin Günel'i, uyandırmadan yavaş yavaş okulun bakçesine kadar götürüp bırakırlar.

Kendileri bir kenara saklanıp, Hüseyin Günel'in uyanmasını ve uyanınca nasıl bir tepki vereceğini beklemeye başlarlar.

Uykudan uyanan Hüseyin Günel, uyku mahmurluğu içinde, kendisini okul bahçesinde kağnı arabasının üstünde görünce, şaşkın bakışlarla etrafını kontrol etmeye başlar. Kendi kendine:

-Allah Allah ben evin önünde kağnı arabasında uykuya yatmıştım, beni kimler buraya getirdi, diyerek, kendi kendine söylenerek evine gider.

Üç kafadar muzip arkadaş da, katıla katıla gülerek, Hüseyin Günel'i izlemeye devam ederler.

Yılmaz Bakar – Kırıntı Köyü


-----------------------------------------------

18. Yazı - 03 Eylül 2014
İBO DAYI VE HORTLAKLAR

Eskiden Kırıntı köyümüzün renkli simalarından olan İbo dayı (İbo Bal) bir akşam tarladan yüklediği ekini kağnı arabası ile köye getirirken, o zaman köyün muzip gençleri, İbo dayıyı korkutmak için bir plan yaparlar.

Cezmi Aydın, Hacıların Ali Günel, Dursun Öztürk ve rahmetli Faik Öztürk olmak üzere dört kafadar ellerine birer koyunların boyunlarına takılan kelek ve birer beyaz çarşaf alarak, okulun altındaki derede İbo dayıyı beklemeye başlarlar.

İbo dayı kağnı arabasıyla dereyi geçip okul yokuşuna vurunca, dört kafadar arkadaş çarşafları başlarına geçirip, ellerindeki koyun çanlarını sallayarak, İbo dayının peşine düşerler.

Peşindeki hortlak görünümlü kişilerden aşırı derecede korkan İbo dayı, kendi kendine sürekli dualar okuyarak bir yandan da, elindeki mastayla
öküzlere vurarak.
-Hadi yavrum ha gayret, beni bunların elinden kurtarın!

Talip Öztürk'ün bakkalının yanına gelince, kağnı arabasını yolda durduran İbo dayı. Soluğu Ezgilin Hasan'ının hanımı olan, kızkardeşi Mercan'ın evine dalar ve derin derin soluyarak korku içinde bacısı Mercan'a seslenir ve:

-Mercan su, Mercan su! diyerek su ister.

İbo dayının aşırı derecede korkarak titrediğini gören kızkardeşi Mercan, İbo dayıya sorar:

-Ne oldu, nedir bu halin?

İbo dayı heyecan içinde başından geçenleri, kız kardeşi Mercan'a olduğu gibi anlatır.

Bu olay köyde duyulunca, günlerce köyde günün konusu olmuştu.

Not: Bu öyküyü tatilde bulunduğum Gökçeada'da bana anlatan Sayın Cezmi Aydın'a teşekkürlerimi iletiyorum.

Yılmaz Bakar – Kırıntı




----------------------------------------------

17. Yazı – 10 Mayıs 2014
BİLAL BAKAR'IN YARIM KALAN RÖPORTAJI
9 Mayıs tarihinde Hak'kın rahmetine kavuşan, köyümüzün renkli simalarından olan rahmetli Bilal Bakar'a Tanrıdan rahmet, geride kalan tüm yakınlarına sabırlar diliyorum.

Rahmetli Bilal Bakar'la 31 Ağustos 2013 tarihinde yaptığım, hasta yatağında yabani bir arının iğnesini batırması sonucu allerjisi olan rahmetli Bilal Bakar hayli rahatsızlanınca, apar topar Şiran Devlet Hastahanesine kaldırıldıktan sonra bizim röportaj da yarım kalmak zorunda kaldı. Hastahaneden geldikten sonra, durumu günden güne gittikçe ağırlaştı ve bu röportaja devam fırsatımız olmadı bir daha. İşte o yarım kalan röportajın satır başları:
Yaptığı maket değirmenlerle, Kelkit Vadisinde festivallerde büyük ilgi gören, televizyonlarda ve basına verdiği röportajlarla şöhretine şöhret katan, aynı zamanda köyümüzün de tanıtımında büyük katkı sağlayan Bilal Bakar, hasta yatağında olmasına rağmen. Bu söyleşiye içtenlikle üşenmeden sorularımızı cevaplandırdığı için kendisine teşekkür ediyorum.

YB.- Bu maket değirmenleri yapmak nerden aklınıza geldi ?
BB.- 1984 Yılında Almanya'dan, Türkiye'ye kesin dönüş yaptıktan sonra, köyde rençberlik olmadığı için boş vakitlerimi acaba nasıl değerlendiririm diye uzun uzadıya bir hayli düşündükten sonra. Aklıma bu maket değirmenleri yapmak geldi. Önce bu değirmenlerin şemasını çizerek başladım işe. Biraz yurt dışından, biraz Türkiye'den temin ettiğim parçalarla işe koyuldum. Maket değirmenlerimi bitirdikten sonra, önce kendi köylülerim merak edip gelip görmeye başladılar. Daha sonra çevre köylerden duyanlar merak edip değirmenlerimi görmek için bizim köye gelmeye başladılar. Yaptığım değirmenlerin ünü Şiran ve Gümüşhane'ye kadar yayılınca festivallere katılım davetleri almaya başladım. Daha sonra gazete ve televizyonlarda röportajlarım yayınlanmaya başladı. Bugün halen birçok gazete ve televizyondan röportaj teklifleri almaktayım. Türkiye'nin bir çok yerinden festivallere katılım davetleri almaktayım. Fakat değirmenlerimin taşınması zor olduğundan, ve gerekse sağlık sorunlarım nedeniyle bu davetlere katılamıyorum.

BİLAL BAKAR KİMDİR ?
1934 Yılında Şiran'ın, Kırıntı köyünde dünyaya gelen Bilal Bakar, köyünde rençberlik, çobanlık ve soğuk demircilik yaptıktan sonra. 1971 Yılında inşaat işçisi olarak Almanya'ya gitti. Almanya'da boş vakitlerinde boş durmayan Bilal Bakar burada ufak tefek biblolar yapmaya başladı.
1984 Yılında Almanya'dan, Türkiye'ye kesin dönüş yaptıktan sonra, maket değirmenleri yapınca hayli ilgi toplamaya başladı.Şiran ve Gümüşhane'de yapılan festivaller dışında, Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde yapılan festivaller için de katılım davetleri aldı.

Yılmaz Bakar - Almanya


-----------------------------------------------

16 . Yazı - 02 Ocak 2012
YENİ KÖYDE DÜĞÜNDE BAŞIMA GELEN KAZA

1952 yılında Yeniköy'de düğünde yaşadığım olayı, bu güne kadar bir türlü unutamadım. Daha 11-12 yaşlarında idim, rahmetli babaannem çok güzel yemek yaptığından köylerde yapılan düğün yemeklerini babaannem olan Nazile anneme yaptırırlardı hep.

Babaannem Nazile, çok güzel ata biner ve çok güzel de silah kullanırdı. Deyim yerindeyse, tam erkek gibi bir kadındı. Buna mukabil rahmetli dedem İsmail ise, çok mülayim sakin bir insandı. Köyün en kalabalık sülalesi bizim Hancıgil sülalesiydi. Yedi oğlu olmasına rağmen, tüm otorite hep babaannemin elindeydi. Ondan izinsiz kimse kendi başına bir iş yapamazdı.

Bir Abdallı kızı olan rahmetli anneciğimle, babaannemin arası çok iyi idi. Babaannem bir yere gideceği zaman, yanına annemi almadan asla hiç bir yere gitmezdi. Annemin asıl adı Güller olmasına karşın, babaannem anneme hep Davudun kızı diye hitap ederdi. Anladığım kadarıyla annemin babasının adının Davut olduğu için hep böyle çağırdığını tahmin ediyordum.

Yeniköy'de yapılacak bir düğünün yemeklerini yapması için babaannemi davet etmişlerdi. Babaannem yedi oğlunun en küçüğü olan rahmetli Sait (Kadı) amcamı çağırarak, düğün için atını ve silahını hazırlamasını tembihlerdi. Sait amcam evin atını birgün önceden, kaşağılarla ve taraklarla bir güzel tımar eder bakımını yapar, düğün için hazır hale getirirdi. Sonra da silahın bakımını yapar mermilerini temin ederdi.

Babaannem ertesi gün düğüne giderken, atın terkisine alarak beni de düğüne götürmüştü. O zamanlar köylerin en güzel eğlencesi olan köy düğünleri çok kalabalık olurdu. Yeniköy'de düğün evine varınca babaannem bana dönerek sıkıca tembihler, sakın yanımdan bir yere ayrılma derdi. Fakat çocuksu aklımla, davul-zurnanın coşkusuna kapılarak babaannemin bu tembihlerine hiç kulak vermezdim.

Cirit oyunlarının yapılacağı tarlaya, davul-zurnanın peşine takılarak ben de gitmiştim. Bütün yarışmacılar ve halk yarışların başlaması için verilecek startı bekliyorlardı. Nihayet beklenen start verildi ve heyecanla beklenen cirit yarışları başlamış oldu. Ben o sıralar çocuk olduğum için, önüme geçen büyükler yüzünden yarışmaları tam olarak göremiyordum. Yarışmacıları daha yakından görebilmek için birden bir hamle yaparak ileri doğru fırladım. İşte o ileri çıkışımla birlikte birden üstüme doğru hızla gelen bir atın altında buldum kendimi.

Yarışları bir süre durdurup, bütün halk başıma birikmişti. Hemen beni yarış alanının dışına alarak, elimi yüzümü yıkayıp beni ayıltmaya çalıştılar. Ben ayılınca, herkes derin bir nefes almıştı. Neyse ki kazayı hafif sıyrıklarla atlatmayı bilmiştim.

Yılmaz Bakar - 02.01.2012- Almanya

----------------------------------------------

15. Yazı - 27 Aralık 2011
GURBETTE GEÇEN ÖMRÜMÜZ

1973 Yılında gelip 37. yılı geride bırakırken, bıraktığımız sadece gençliğimiz değildi. Hatıralarımızı,özlemlerimizi şekillendiren birçok şeyi de geride bırakmıştık. Boynu bükük insanların gurbete nasıl hasret çektiğini bilmeyen hiç yok gibiydi.

Aylarca saklanan, okuna okuna iyice kırışmış mektuplarda vatanımız, köyümüz gelirdi hep aklımıza. Hasrete hasret katan acılar, hastalıklar ve ölümler gözyaşlarına adeta acı üstüne acı katıyordu.

Köyümüzde diktiğimiz çam ağaçları oralarda büyürken, biz buralarda gurbet ellerinde ağır iş koşulları altında insanlarımızın yaşamları, anıları üzerine. Şiirler, maniler ve ağıtlar yakıyorduk. Hayallerimizde hep sıla vardı hiç bir zaman unutamıyorduk sılamızı.

Sılada sevenlerimizi özlerken, türlü türlü hayallere dalıyorduk. Sabah güneşi köyümüzde diktiğimiz çam ağaçlarımızın üzerine doğdu diye, neşe ve teselliler arıyorduk. Gurbetlerde neler yaşamıştık? Hayallerden taşan, rüyaları süsleyen, konuşmalarımıza renk katan anılarda yaşayan sılamız.

Gurbetten gelen gurbetçilerin temiz havalı dağlarımızda, soğuk sular başlarındaki sohbetleri hiç unutulabilirmi acaba hiç? Hasret ile yananlar gurbetlerde, bu muhabbetleri ancak düğünlerde ve bayram günleri yapardık.

Gurbetlerde insanlarımız birbirine 'günaydın' demeyi bile külfet sayan insanlar arasında yaşarken, memleketinin öten horozlarını dahi özlemenin bir meziyet olduğunu düşünmemek mümkün değildi.

Akşam olunca gözyaşlarımızla baş başa kaldığımız zamanlarda, sılamızda sabahları tüten bacalarımız, sabahtan erkenden doğan sılanın güneşi gelirdi aklımıza hep. Şimdi memleketimde ve köyümde kalan yakınlarıma nasıl ulaşamıyorsam, gurbet ellerde hasret acılarından da bir türlü kurtulamıyoruz.

Memleketim hayalimdeki renkler üzerinde şekil alırken, şiirlerimin kaynağı, duygularımın da ilhamı oluyordu. İşte yaşadığımız yerlerde bizlere teselli veren, her şeye rağmen yaşama sevincine ulaştıran hep bunlardı. İşte bu duygular içinde özlüyoruz sılamızı, vatanımızı hep.

Yılmaz Bakar - Almanya

----------------------------------------------

14. Yazı - 11 Aralık 2011
BİR ÇÖKELİK ÖYKÜSÜ

2008 yılı Eylül ayının ortalarıydı. Şiran'ın pazarının kurulduğu bir perşembe günü, evdeki ihtiyaçlarımı gidermek amacıyla Şiran'a gitmiştim. Minübüsten iner inmez, lokantada bir çorba içtikten sonra kahvaltılık için biraz çökelik almak amacıyla pazara gittim.
Bizim Kırıntı köyünden önce Şiran pazarına daha erken gelen başka köylüler yoktu. Kırıntılı kadınlar çökelik pazarını çoktan işgal etmişlerdi bile.
Ben çökelik pazarında gezerken, hangi köyden olduğunu iyice hatırlamadığım orta yaşlı bir kadının kovasında duran, rengi oldukça temiz görünen çökelik gözüme ilişti. Giysileri ve elleri temiz görünen kadına:
-Bacım, çökeliğin fiatı ne kadar? diye sordum.
-Bu hafta benim çökeliğim çok az, hepsini alırsanız size dört milyona verebilirim, dedi kadın.
3-4 kilo olduğunu tahmin ettiğim çökeliğin hepsini tartmasını söyledim. Kadın tartı işlemini yaparken:
- Bacım biz pazar için biraz erken geldik, fakat sen bizden daha önce gelmişsin, dedim. Neden bu kadar erken geliyorsunuz?
Kadın, ciddiyetle karşılık verdi.
-Kırıntı köyünün kadınlarının bütün köylülerden önce geldiğini herkes bilir. Çökeliğimizi satabilmek için biz de erken gelmek zorunda kalıyoruz.
-Erken gelmek sizin için iyi mi oluyor, kötü mü?
-İyi sayılır. Beyimle birlikte çökeleğimizi sattıktan sonra diğer alışverişlerimizi yapıp erkenden köydeki işlerimizin başına dönüyoruz. Ama kardeşim, çok erkenden kalkıp da buralara pazar kurmak biraz zorluyor insanı.
Kadına hak verdim. Uykumuzu bölerek sabahın köründe yollara düşülmese daha iyi olmaz mı gerçekten.
Yılmaz Bakar - Almanya

----------------------------------------------

13.Yazı - 20 Ağustos 2011
KÖYÜMÜZDEN BİR PORTRE:
ŞEVKET AYDOĞAN (ALİŞAN) DAYI

Allah rahmetini esirgemesin, yattığı yerler hep aydınlık olsun. Rahmetli Şevket Aydoğan (Alişan) dayıyı, çocukluğum gençliğim Giresun' da geçtiği için ve aynı zamanda kapı komşumuz olduğu için, küçüklüğümden beri çok iyi tanırdım. Nüfus kimliğinde Şevket Aydoğan olan, fakat lakabı Alişan olan rahmetli Şevket dayıya, bu lakabı kimin taktığını ne yazık ki, bu güne kadar bir türlü öğrenme fırsatı bulamadım.

Rahmetli şevket dayı, asla yalan söylemeyen, özü sözü çok doğru bir insandı. Giresun'da olsun, köylerinde olsun herkes tarafından çok iyi tanınan ve çok sevilen bir insandı. Şevket dayı,okuma yazma bilmemesine rağmen, hafızası çok kuvvetli bir insandı. Kendisine okunan bir kitabın cümlelerini çok iyi ezberler, asla unutmazdı. Bir yıl sonra bile, aynı cümleleri harfiyen aynen size anlatırdı.

Rahmetli şevket dayı, Giresun'da manifaturacılık yapardı. Daha ziyade, köylere ve kasabalara kadar gider, çoğu kez mallarını hep veresiye satardı. Okuma-yazma bilmemesine rağmen, veresiye verdiği yerleri, alacağını asla hiç unutmazdı. Daha ziyade hep kadınlarla alış-veriş yapmasına rağmen. Hiç bir kadına asla yan gözle bakmayan Şevket dayı, bu dürüstlüğünden ötürü, kadınlar tarafından çok
sevilen bir insandı.

Yanlız rahmetli Şevket dayının aile düzeni hiçte parlak ve düzenli değildi. Ne yazık ki,evlendiği kadınlardan hiç gülmedi ve hep ihanete uğradı. Hele ki, ikinci hanımı Binnaz'ın 5 çocuğunu bırakıp kaçıp gitmesi,rahmetli Şevket dayıyı çok perişan etti ve ruhunda çok derin yaralar açmıştı. 5 çocukla ortada kalan Şevket dayı bu ihanete ve üzüntülere, yorgun kalbi daha fazla direnemedi ve bu dünyadan göçüp giderek hakkın rahmetine kavuştu. Rahmetli şevket dayının ölüm haberini duyanlar,hele ki köylerdeki kadınlar çok üzülmüşlerdi. Rahmetli Şevket dayıya bir kez daha tanrıdan rahmetler diliyor, yattığı yerler cennet olsun diyorum.

Yılmaz Bakar- Kırıntı Köyü

-----------------------------------------------

12. Öykü - 28 Kasım 2010
KÖYDE DÖRT CENAZE

1967 yılında, Giresun'da bulunduğum günlerdi. Bu günkü gibi cep telefonlarının olmadığı, İstanbul'da basılan ve gemi ile Giresun'a gelen gazeteleri bir hafta sonra okuduğumuz günlerdi. Giresun'da kulaktan kulağa yayılan bir söylenti, duyanlarda büyük bir şok ve korku yaratmıştı. Köyden gurbete gidenleri taşıyan traktör Alucra yakınlarında kaza yapmış ve bizim köyden 4 kişi kaza mahallinde hayatını kaybetmişti.

Amcamın kızının beyi olan Ayşegil'in Bayram abinin kullandığı traktörün devrilmesi sonucu köyümüzden Döndü halamın eşi Cinkit Hasan lakaplı Hasan dayı, yine Abdallı mahallesinden Garip dayı, Şefelli mahallesinden halamların müsahibi olan demirci Çırak Mustafa Bakar dayı, Şıhlı mahallesinden Deli İbrahim'in oğlu Rıza abi bu kazada hayatlarını kaybetmişlerdi.

Acı haber tez ulaşır dedikleri gibi, acı haber Jandarma tarafından Giresun'a ve Ankara'ya da çabuk ulaşmıştı. Binbir telaş ve zorluklarla ulaştığımız köydeki manzara çok hazindi. Her mahalleden ayrı ayrı figan ve ağıtlar yükseliyordu. Kırıntı köyü kurulduğundan beri, böyle bir acı ve kara gün görmemişti. Kırıntı köyü tam anlamıyla bir kara yasa bürünmüştü.

Ağıtlar, figanlar yüreklerde derin yaralar açıyordu. Kaderin önüne geçilmez söylemi bir yana, köyde yaşadığım o acılı günü ömrüm boyunca hiç unutamadım. Bende çok derin üzüntüler yaratmıştı. Hele cenazeler tek tek evlerden alınıp da mezarlıklara götürülürken, o çığlıklara, feryatlara dayanmak hiç de mümkün değildi. Herkes elindeki mendille gözlerinden yağmur gibi akan gözyaşlarını silmeye çalışıyordu.

Döndü halamın eşi Hasan dayının cenazesi kalkarken, o zamanlar kalabalık bir aile olan halamların feryatları sanki dağları inletiyordu. Hayatımda yaşadığım bir acılı günü hatırladığım kadarıyla sizlerle paylaşmaya çalıştım. Kazada hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmetler diliyorum ve Allah köyümüze bir daha böyle derin acılı günler yaşatmasın diyorum.

Yılmaz BAKAR - Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

11. Öykü - 14 Kasım 2010
BİZİM DAĞLAR

Yaz aylarında izinciler köye köye izine gelince köyde eşi, dostu görüp ziyaret faslı bitince. İnsanın ilk önce gideceği yerler,dağlardaki piknik alanları ve soğuk su başları oluyor.
Köye gelenlerin çoğu, yayladaki yakınlarının yanına giderken. Kimi de, Tuğkıranı, Madenin dere, Soğuk pınar, Kayanın önü, Kızlar kalesi ve nerede bir boş soğuksu başı bulurlarsa oraya yerleşip tatilin tadını çıkarmaya çalışırlar.
Ben de yazları fırsat bulup köye izine gidince hafta sonları fırsat bulup, kameramı alıp yeşil dağlarımı gezmeye çok meraklıyımdır. Ben bu gezilerimde, hem dağlarımın güzelliklerini görmek, hem de piknik yapanlarla sohbet etmek, onları kameraya almak benim için büyük bir neşe kaynağı oluyordu.
Öncelikle dağlarımın doğal güzelliklerini çekmek için Çanakçı yaylasının önündeki tepeye çıkar, bizim yaylayı ve dağları kuşbakışı gören yerleri tercih eder, kameramla bol bol çekim yapardım. Soğuk pınar'dan gelen kaval sesi, Tuğkıranı'nda piknikçilerin teyp sesleri doğaya ayrı bir hava veriyordu.
Ben kameramla çekim yaparken, bu arada bizim ormanlardan topladıkları kozalak çuvallarını sırtına saran, Çanakçı yaylası kadınlarını görünce bir güzelce çekimde onlara yaptım. Yanımızda mola veren Çanakçı yaylası kadınları ile dalıyoruz sohbete.
Bacılar:
-Bizim ormanların kozalağını, kimden izin alıp toplayıp götürüyorsunuz? diye sitem yollu biraz serzenişte bulununca kadınlar biraz suçluluk duygusu içinde:
-Ne yapalım abeyim, biliyorsunuz bizim yaylamızın ormanı yoktur. Köyden getirme imkanımız da olmadığından, ister istemez izinsiz de olsa, yakacak ihtiyacımızı gidermek için sizin ormanlardan kozalak toplamaya mecbur kalıyoruz. Bu konuda Kırıntı köyünün hoşgörüsüne sığınıyoruz diyerek
yalvarır bir nitelikte özür dilediler kadınlar.
Diyeceğim odur ki, hiç bir köyde bulunmayan bu güzellikler, bizim köyümüzde fazlasıyla mevcut. Bu da Tanrı'nın bize bir lütfudur diyorum. Bu güzellikleri yaşayıp değerlendirmeye çalışıyoruz fırsat buldukça.
Herkesin de bu güzellikleri yaşamasını diliyorum.
Yılmaz BAKAR - Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

10. Öykü - 02 Kasım 2010
KÖYDE KEDİ İLE KUŞ ÖYKÜSÜ

2010 yılı Temmuz'unda izinde bulunduğum günlerin biriydi. Elimde değneğimle köyde, bazı dostlarımı arkadaşlarımı görmek amacıyla geziye çıkmıştım. Vaktin epeyce geçmesi ve önü akşam olduğundan köyde ekmek arabasının gelme saatleriydi.
Abdallı mahallesini geçip, yukarı mahalle çeşmesinin önüne geldiğim anda yakaladığı bir kuşu ağzında taşıyan bir kedi ilişti gözüme. Karşısına çıkan bir köpekten korkarak kaçmaya çalışan kedi bana sığınırcasına yanıma kadar geldi. Kuşu kurtarmak amacıyla kediyi korkutmak için elimdeki değneğimle ayaklarına dokundum. Kedinin biraz canı yanmış olacak ki, miyavlamak amacıyla ağzını açar açmaz boşta kalan kuşun can havliyle hızla havalanıp uzaklaştığını gördüm.
Ağzındaki avın uçup gittiğini gören kedi, on metre kadar koşmasına rağmen, ne yazık ki, hızla havalanan kuş çoktan özgürlüğüne kavuşmuştu.
Belki yuvasında civcivleri olan böyle bir kuşun hayatını kurtardığım için, o gün ne kadar mutlu olmuştum. Bu olayı her hatırladığımda, o zavallı kuş ve ağzını açıp avını kaçıran ahmak kediyi hatırladıkça hep gülesim gelmiştir.
Yılmaz BAKAR - Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

9. Öykü - 31 Ekim 2010
RAHMETLİ SAİT (KADI) AMCAM

Mekanı cennet, yattığı yerler hep aydınlık olsun, rahmetli Sait amcamı çok severdim. Sait amcamla, bir amca-yeğen gibi değil, sanki bir kardeş gibiydik. Sait amcam,çok hoşgörülü anlayışlı ve şakacı birisi oluşundan dolayı eski yaşlı insanlar ona "Kadı" lakabını takmışlardı.

Askerliğimi bitirip geldiğim ve rahmetli anneciğimin vefat ettiği 1967 yıllarıydı. Giresun'un, Akyoma köyünde su tesislerini inşa ederken, iki yılrahmetli Sait amcamla beraber çalıştık. Su deposu, kaptaj inşaatının yanısıra, 8 kilometrelik boru hattını beraberce tamamladık. Su deposunun sıva işlerinde,amcam depoların içini sıvamam için hep beni görevlendirirdi ve şunu da eklemeyi ihmal etmezdi:

-Yılmaz,su deposunun dış cephesi çok önemli, mühendisler geldi mi bir kusur bulmasınlar. Bu nedenle, dış cepheyi ben sıva yapayım iç cephe çok önemli değil, derdi.

Ben iç cepheyi sıva yaparken, gençliğimin ve bekarlığımın verdiği aşkla hem sıva yapar, hem de yanık yanık türküler söylerdim. İnşaata kum, çakıl taşıyan kadınlar, ben türkü söylerken şaka yollu Sait amcama takılmayı ihmal etmezlerdi:

-Sait usta, senin yeğenin Yılmaz usta hangimize aşık oldu da böyle yanı kgüzel türküler söylüyor, derlerdi.

Rahmetli sait amcam da kadınlara:

-Zaten yeğenim Yılmaz'ı bu köyden evereceğim, diye karşılık verir, hep beraberce gülüşürdük.

Çalıştığımız köyde cenaze olduğu günler bütün köylüler cenaze evine gittikleri için o gün, inşaata yardım için kimseler gelmezdi. Bir Cuma günü inşaata kum taşıyan kadınlardan biri:

-Sait usta, yarın köyde cenaze var, biz cenaze evine gideceğiz, sakın bizi beklemeyin derlerdi.

Biz adeta fırsat kolluyorduk. Rahmetli amcam kulağıma eğilerek:

-Yılmaz, bu gelen cenaze arabasıyla Giresun'a gidelim. Pazartesi günü geliriz, dedi.

Ben bekar olduğum için, hem biraz gezmiş olur, hem de hasta olan anneciğimi görme fırsatı bulmuş olurdum. Birgün cenazeyi köye bırakıp Giresun'a geri dönen kamyona bizde bindik. Bindiğimiz kamyonun arkasına, boş tabutu da koymuşlardı. Önü biraz akşam olduğundan, iniş aşağı boş kamyon tangur tungur giderken arabada bulunan boş tabut bu sarsıntı nedeniyle, hep üstümüze doğru geliyordu. Ben amcamla çok korkuyorduk üstümüze gelen boş tabuttan. Rahmetli amcam, üstümüze gelen boş tabutu ayağı ile arka tarafa doğru sürmesine rağmen tabut sarsıntının etkisiyle yine üstümüze doğru geldikçe. Sait amcam, hayıflanarak:

-Bindiğime bin pişman oldum. Boş tabutu neden gerigötürüyorlar? İnsan ister istemez boş tabuttan korkuyor işte, diye tepkisini dile getirmişti.

Amcalarımın içinde en çok sevdiğim rahmetli Sait amcamı ne yazık ki, 1989 yılında bir trafik kazasında kaybettik. Rahmetli Sait amcama, Tanrıdan rahmetler diliyor ve yattığı yerler hep aydınlık olsun diyorum.

Yılmaz Bakar
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

8. Öykü - 28 Ekim 2010
KÖYDE KURT SÜRÜSÜ

Yılını tam olarak hatırlamasam da, tahminen 1955 ile 1956 yıllarıydı. Bir sabah erkenden kalkıp, benden küçük olan rahmetli kızkardeşim Fatma ile kapıda oyun oynuyorduk. Rahmetli anneciğim:

-Çocuklar gidin biraz çalı çırpı toplayın gelin, size sütlü çorba pişireyim, dedi.

O zamanlar köylerin en sevilen yemeği olan sütlü çorba adını duyunca çok sevindik.

Kız kardeşimle ben köyün Çamlık ormanının eteklerine kadar gidip biraz çalı toplamak amacıyla evden ayrıldık. Kavrazlı mahellesinin üzerindeki yarım düzlük alana varmıştık ki, birden etrafımızı 4,5 kurdun sardığını gördük.

Benden yaşça küçük olan kızkardeşim Fatma kurtlar görünce:

-Abi köpeklere bak bize doğru geliyorlar, dedi.

Kız kardeşim ve ben, kurtla, köpeği pek tanımıyacak yaşta olduğumuzdan tehlikenin hiç de farkında değildik.

O sıralar köyün çobanı olan ve aynı zamanda halamoğlu olan Dıvdıgilin Hüseyin'i uzaktan kurt sürüsünü görünce ıslık çalarak bize doğru bağırmaya başladı.

-Çocuklar ordan kaçın kurtlar sizi parçalayacak!

Birden köyün köpeklerinin havlaması ve Abdallı mahallesinden atıldığını sandığım silah sesleri üzerine kurtların bizim yanımızdan hızla uzaklaşarak gittiklerini gördük. Koşa koşa yanımıza gelen halamoğlu Hüseyin Aydoğan:

-Sizi kim gönderdi buraya! Az kalsın kurtlar sizi param parça edecekti! diye bağırarak bizi epeyce azarlamıştı.

Bizi evimize kadar getirip, bu olayı rahmetli anneme anlatarak bizi bir daha uzaklara göndermemesini tembihlemişti. Bu olaydan sonra rahmetli annem bir daha bizi evden uzaklara göndermemişti.

Yılmaz Bakar - Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

7. Yazı - 23 Ekim 2010
KARABURGA-DORUKTEPE
ŞENLİĞİ ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ

Bu yıl 31 temmuz tarihinde yapılan köyümüzün geleneksel şenliği olan, Karaburga-Doruktepe şenliği hiç hoşuma gitmedi. Bir defa mekan olarak orası şenlik alanına uyan bir yer değil kesinlikle. Protokol alanı, oyun alanına uzak oluşu nedeniyle, protokolda oturanlar yapılan folklor gösterilerini tam olarak görememesi ayrı bir sorun.

Su sorunu, tuvalet sorunu ayrı bir dert. Oldum olası ben bu alanı bir türlü ısınıp sevemedim. Bundan sonra buraya kesinlikle bir daha gitmeyeceğim. Zaten bu yıl şenliğe gitmemin sebebi, Türk Halk Müziği sanatçısı Yusuf Fenerci'nin ricası üzerine gittim.

-Yılmaz abi, klip yapacağım, Doruktepe'deki şenlikteki proğramımı kameraya
alıp çekim yaparsan çok memnun olurum, demişti.

Ricasını kıramadım ve bu nedenle gidip çekim yapıp kasedide arkadaşa verip köye dönüş yaptım.

Bence şenliğin en güzel yanı, Hatun Aydoğan hanımefendi bacımızın demlediği nefis çayları içerek yaptığımız sohbet her şeye bedeldi. Bu nedenle Hatun Aydoğan bacımıza gösterdiği yakın ilgi ve misafirperverliğinden dolayı çok çok teşekkürler ediyorum.

Çocukluğumdan beri geleneksel şenlik alanı olan, Aşuğun pınarındaki yeri bırakıp, kimsenin kimseyi göremediği o bayırlı yere gitmelerine hala bir türlü anlam veremiyorum. Bence festival için en ideal yer, biraz düzenlemeyle (Çiçekli çayır) çok güzel bir festival alanı olurdu. Bu konuda kimleri dinlediysem, kimse Doruktepe şenlik alanından hiç de memnun değillerdi.

Ayrıca Doruktepe' deki oyun alanı ayrı bir dert idi. Meydan yeteri kadar geniş olmadığı gibi, oldukça taşlı oluşu nedeniyle halay çekenler oldukça zor anlar yaşıyorlardı. Biraz ince kum-çakıl dökülerek burası daha güzel bir hâle getirilebilirdi. Doruktepe festival alanına giderken yolların çok tozlu oluşu ayrı bir dertti. Sabah evinde festival kıyafetlerini giyenler, festival alanına varıncaya kadar tozun içinde kalıyorlardı.

Yılmaz Bakar - Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

6. Öykü - 18 Ekim 2010
BİR YILAN ÖYKÜSÜ

Köyümüzün Mezire mezrasında köyün çocukları ile sığır otlatırken,arkadaşlarla çelik-çomak oynarken Ağustos aylarının ortasıydı. Bir çalı kömesinin altında bulunan su birikintisinden susuzluğumu gidermek istiyordum.

İyice susamış olacağım ki, sıcağın etkisiyle kömenin altındaki suya eğilip başımı uzatarak su içmeye başlamıştım. Başıma bir şeyin dokunduğunu hissettim. Bu bir çalı dalıdır diye hiç önemsemedim. İkinci kez eğilip yine su içmeye başlayınca, yine başıma bir şeyin temas edip dokunduğunnu hissettim.

Aşırı sıcaklık ve susuzluğun verdiği susamışlık, aklıma hiç bir korkutucu düşünce gelmiyordu. Üçüncü kez eğilip de başımı suya uzatınca, suya yansıyan uzunca bir şeyin başıma doğru uzandığını hatta başıma dokunduğunu hissedince belki arkadaşlardan birisi bana şaka yapıyor sanarak başımı yukarı kaldırdım.

Bir de ne göreyim? Çalı kömesine dolanmış boz bir iri yılan, başını uzatmış, dili dışarda bana bakıyordu. Birden o soğuk hayvanı görünce korkuya kapılıp, aneyyy aneyyy diye bağırdığımı çok iyi hatırlıyorum. Benim bağırdığımı duyan arkadaşlar birden başıma toplanıp, bana ne olduğunu sordular. Ben de benzim kaçık, bembeyaz yüzle, korku dolu gözlerle kömeye dolanmış yılanı gösterdim. Herkes değneğini almaya gidince, kömeden çözülen yılan birden hızlanarak kaçmaya başladı. Bütün arkadaşlar ellerinde değnek yılanın peşinden hızla koştu.

Benden yaşca biraz büyük olan rahmetli halam oğlu Yılmaz Aydoğan azık çantasındaki şişesini çıkartıp, bana biraz su içirip yüzümü yıkadı. Korkumun ve heyecanımın biraz geçmesini sağladı.

Bu olay köyde yaşadığım ve çok korktuğum bir anı olarak sizlerle paylaşmak istedim.

Yılmaz BAKAR -ALMANYA
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

5. Öykü - 7 Haziran 2010
KARAKIZ

1968 yılıydı, Giresun'un Karabulduk köyünde, su işlerinde taşeron olarak çalışırken, köylüler su deposu inşaatına kum çakıl taşımamız için bize bir eşek (merkep) vermişlerdi. Tüylerinin siyah oluşu yanında bir de dişi olduğundan, köylüler bu eşeğe Karakız adını takmışlardı.

Karakız köyde geçimini odunculuk ve kömürcülükle sağlayan Halil isminde bir kişinindi.
Bu eşeğin bir özelliği vardı. Ne kadar yük yüklersen yükle, hiç bir aksilik yapmazdı. Fakat sırtına bir insan bindiği zaman çok huysuzlaşır, çileden çıkar ve zaptedilmesi mümkün olmazdı.

Köylülerin dereden biriktirdiği kumu çakılı küfelere doldurur, Karakız'ın sırtına güzelce sarar, inşaatın yolunu tutardık. Oldukça büyük olan köyde haftada birgün pazar kurulurdu. Pazar kurulduğu günler herkes alış veriş için pazara gittiğinden inşaata yardım için kimse gelmezdi. Biz de yardım olmayınca o gün inşaatı bırakır, Karakız ile inşaata kum, çakıl taşımaya çalışırdık.

Karakız, biraz aksi olduğu kadar, çok da akıllı bir eşekti. Sırtındaki yükle birlikte, kırk yıldır sanki ayni yolu kullanıyormuşcasına yolunda kıvrak adımlarla, bir insan gibi çok dikkatli yürürdü. Fakat boş hâlinde dereye kum çakıl almaya giderken, eğer sırtına biri binerse oldukça huysuzlaşan
Karakız'ı zaptedene aşkolsun.

Sırtındaki küfelerle üstüne binen birine asla tahammülü yoktu. O kadar azgınlaşırdı ki, üzerine bineni hoplata hoplata, çifte ata ata hızla sağa sola kaçardı. Eşeğin üzerindeki kişi eşeği durduruncaya kadar adeta akla karayı seçerdi.

Mısır tarlasında eşekten düşmek, bir ot yığınına düşmekten farksızdı. Fakat bir fındık bahçesinde ya da ağaçlık bir alanda eşekten çok tehlikeliydi. Bu nedenle huysuz olan Karakız'a kimse bir daha binmeye cesaret edemezdi.

Karakız'a bir kez binmeye kalktığımda bana pahalıya patlamıştı. Ormanlık alanda beni sırtından savurunca, ancak bir ağaca çarparak durmuştum. Başımdan akan kanları görünce bir daha Karakız'a binmeye asla cesaret edemedim.
Bu olay, hayatımda yaşadığım ilginç bir anı olarak kaldı.

Yılmaz BAKAR-Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

4. Öykü - (14 Nisan 2010)
MAHMUT DAYI

Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Giresun'da, 1963 yılında askere gitmeye hazırlandığım günlerdi. Bir sabah erkenden kalkıp evimizin kapısında otururken kapıya ak sakallı yaşlıca, ayağında çamurlu lastik ayakkabıları olan ve biraz uzak bir köyden geldiği belli olan yaşlı adam. elindeki dolu
sepeti ve yoğurt bakracını yere koyup yanıma gelerek:
- Günaydın efendi oğlum, senden başka kimse yok mu? diye sordu.
- Babam ve annem evdeler, kahvaltı yapıyorlar, dedim.
-Babanı kapıya çağırabilir misin?
Pencereden babama seslendim:
- Bir yaşlı amca geldi, seni görmek istiyor!
Babam kapıya çıkarak:
-Buyur amca hoş geldiniz, şöyle buyurun oturun, diye karşıladı.
Yorgun olduğu her hâlinden belli olan ak sakallı yaşlı adamın cana yakın
sempatik olduğu her hâlinden belli oluyordu.
-Oğlum Giresun Devlet Hastanesi’nde ambulans şoförü. Trabzon'a görevli gitmiş. Burda kalacak bir yerim olmadığından, geri dönmek zorundayım. Oğlum için getirdiğim bir şeyler var. Dönüşte hem bana yük olmasın hem de bizim hanım, oğluna veremedim diye üzülmesin. Ben de sizin kapıya geldim. Eğer bunları alırsanız, beni bu yükten kurtarmış olursunuz.
Bu arada elindeki sepetin örtüsünü açtı ve:
-Bizim hanım biraz peynir, kiraz, armut ve bir bakraç da yoğurt göndermişti. Ne verirseniz alın bunları.
Babam,yaşlı adama dönerek:
-Eğer kalacak yeriniz yoksa, bu akşam bizde kalabilir, misafirimiz olursunuz, diye önerdi.
Yaşlı adam:
-Hanım evde yalnız. Hemen dönecem diye çıktım. Gitmezsem merak eder.
Babam cebinden 5 lira çıkardı ve yaşlı adama uzattı. Parayı eline alan yaşlı Mahmut dayı, biraz düşündükten sonra:
-Bu para bunlar için biraz çok oldu. Bunun yarısını verirseniz yeter, dedi.
Babam:
-Bunca yol gelip zahmet çekmişsiniz, benden yana helal olsun, güle güle harca, dedi.
Annemin hazırladığı kahvaltı ile güzelce bir şekilde karnını doyuran yaşlı Mahmut amca kahvaltı için teşekkür etti ve izin isteyerek bizden ayrıldı.
Aradan bir zaman geçti. Askere gitmeme üç gün kala, bir sabah erkenden elindeki sepetiyle Mahmut dayı bizim kapıyı yeniden çaldı.
-Dün gece oğlumun yanında kaldım. Gitmeden sizleri bir kez daha ziyaret edeyim dedim. Oğlum yarın uzağa görevli gidecekmiş. Annesinin gönderdiği bu yiyecekler, dönüşte bana yük olmasın diye tekrar sizin kapıya geldim. Bunları size getirdim, ama kesinlikle bu sefer para almam. Benden yana size helal olsun, afiyetçe yiyin, dedi.
Mahmut dayı, artık bizden biri olmuştu. Her oğlunun yanına gelişinden sonra bize uğramadan köyüne dönmez olmuştu.
Ben askere gittikten sonra her gelişinde babama:
-Yılmaz oğlumuza mektup yazarsanız, benden selam yazmayı sakın unutmayın, diye sıkıca tembihlermiş.
Babamların gönderdiği mektuplarda Mahmut dayının selamını okuyunca çok mutlu oluyordum. Askerliğimin bitimine bir ay kala, babamdan aldığım son mektupta Mahmut dayının selamını göremeyince, içime bir kuşku düşmüştü.
Nihayet askerden terhis olup Giresun'a döndüğümde, acı gerçeği rahmetli anneciğim bana üzülerek anlattı. Ak sakallı Mahmut dayı, köyünde bir sabah kalp krizi sonucu bu dünyadan göçüp gitmişti.
Giresun'a rahmetli anneciğimin mezarını ziyarete gittiğimde hem anneciğime, hem de bana büyük bir sevgi gösteren rahmetli Mahmut dayı için de dualar okuyarak ayrılıyordum Giresun'dan. Toprağı bol olsun ve Allah rahmet eylesin.
Yılmaz BAKAR
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

3. Öykü - (31 Mart 2010)
BİR AHLAT ÖYKÜSÜ

1998 yılının sıcak yaz günleriydi.
Köydeki evimin yanındaki bahçemde biriktirdiğim kuru otları yakarken, aniden çıkan rüzgarın etkisiyle büyüyen alevler, kollarımda hayli yanıklar meydana getirmişti. Tedavi amacıyla gittiğim Şiran Devlet Hastanesi'nde genç bir doktor tedavimi yaparken içeri giren hemşire:
-Doktor bey, zehirlenmeli bir hasta geldi, içeri alalım mı? diye sordu.
Genç doktor, hemşireye dönerek:
-Hemen içeri alın, dedi.
İçeri giren hastaya doktor sordu:
-Amca, ne yedin de zehirlendin?
70 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim yaşlı adam, doktora döndü ve eliyle midesini göstererek;
-Ağulandım doktor bey oğlum, diye karşılık verdi.
Ege yöresinden olduğunu tahmin ettiğim genç doktor:
-Ağulanma da ne demektir? diye sordu.
Ben, oturduğum koltuktan doğrularak, genç doktoru bilgilendirmeye çalıştım:
-Doktor bey, zehirlenmeye bu yörelerde yaşlılar ağulanma derler.
Doktor yaşlı adama bakarak sordu:
-Ne yedin de ağulandın amca?
Yaşlı adam boynunu öne eğerek utangaç bir eda ile:
-Ahlat yedim doktor bey oğlum, dedi.
Doktor, bu kez:
-Ahlat da nedir? diye sordu.
Ben yine araya girdim ve şöyle bir açıklama yaptım:
-Doktor bey, buralarda yetişen yabani armuda ahlat derler. Bu amca da o ahlattan yemiş, bu yüzden zehirlenmiş galiba.
Genç doktor yaşlı adama yine sordu:
-Ne kadar ahlat yedin?
Yaşlı adam, bir tabak kadar yediğini söyledi. Genç doktor, hastayı muayene masasına yatırırken:
-Sabah sabah aç karnına, hiç o kadar ahlat yenir mi? diye eleştirdi.
-Ne yapalım doktor bey oğlum canımız çekti, dedi yaşlı adam.
Zile basan doktor, içeri giren hemşireye;
-Bu amcaya bir şişe serum takın, dedi.
Genç doktor arkadaş bana dönerek:
-Bu konuda bana yardımcı olup beni aydınlattığınız için size teşekkür ederim, dedi.
Bu anıyı hatırladıkça hep Şiran Devlet Hastanesi ve genç doktorla yaşlı adam aklıma gelir; unutamadığım tatlı bir anı olarak hatırlarım her zaman.
-0-

Yılmaz BAKAR
----

Yılmaz Abi,
Halkımızın dili belki yerli yerince değildir ama sevimlidir. Benim de minik bir anım var yukarıdaki anıyı çağrıştıran.
Yıllar önce, arabayla bir yoldan geçerken beni durdurmuşlardı. Banyoda kayıp düşen bizim köylü bir amcayı arabaya taşımış, hastaneye götürmüştük. Hastane acilindeki bir doktor, baygın hastanın eşine "Onu banyoda baygın bulduğunuzda yüzünün rengi nasıldı?" diye sormuştu. Kadın, tüm içtenliğiyle "Çaput gibiydi tohtur bey!" diye yanıtlamıştı. Doktor, gülümseyerek çaputun anlamını bana bakarak yeniden sormuştu. (AA)
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

2. Öykü - (17 Mart 2010)
GURBETTEN KÖYE ÖZLEM

Çocukluğumda hafızamda kalan, Ahmet Kutsi Tecer'in 'Orda bir köy var,uzakta. / O köy bizim köyümüzdür. / Gitsek de,gitmesek de / O köy bizim köyümüzdür.' şiirini hiç unutmam.

Sevgili Kırıntı'lılar, bir gurbet köşesinden, sağlık ve mutluluk dileklerimle hepinize merhaba!

Biliyorsunuz, bizler yurt dışında yaşayan gurbetçileriz. Bizler ülkemizde ekonomik düzenin bozukluğundan, yurdumuzda iş bulamadığımızdan, yarınlarımızdan emin olmadığımızdan dolayı köyümüzden binlerce kilometre uzaklara, büyük kentlere ve yurt dışına gitmek zorunda kaldık.

Gençliğimizin en verimli çağlarında geldiğimiz bu gurbet köşelerinde, ağır iş koşulları altında çalıştık, çalışmayı sürdürüyoruz. Şimdi suyu sıkılmış bir limon posası gibi çökmüş, yorgun ve hastalıklı birer insan olarak şimdi gurbet köşelerinde köyümüzü daha çok özler olduk.

Diğer yandan, kentten köye başlayan göç dalgası sonucu köyümüz giderek daha da büyümekte ve modern bir hal alarak bir kent görüntüsü vermektedir. Nüfusu da özellikle yaz aylarında giderek daha da artmaktadır.

Bu artma sonucu köyümüz yaz aylarında oldukça hareketlenmektedir. Bu hareketlenmeyle birlikte köyümüz yaz aylarında adeta bir panayır yerine dönmektedir. Dağlarımızın her yanı birer piknik alanı gibidir.

Gurbete gidenlerin yanında, köyde kalanlarımız da vardır. Onlar kentlerdeki kirli havadan kaçan akıllı insanlardır. Onlar köyüne bağlı, vefalı olanlardır. Uzun kış koşullarına rağmen köyde kalıp ata ocağını tüttürmeyi tercih edenlerdir. Ne mutlu onlara ki, yaz-kış günlerinde köyünde kalıp bizlere birer örnek
olmaktadırlar. Hepsine gurbetten kucak dolusu selamlar gönderiyorum.
-0-

Yılmaz BAKAR - Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1. Öykü - (12 Mart 2010)
ŞÜKRÜ DAYI
(D.Şükrü)

Hatırladığım kadarıyla, 1950-1951'de ilkokula yeni başladığım ilk yıllardı.

Köyümüzün Abdallı Mahallesinde bir Şükrü dayı vardı. Allah rahmet eylesin, sinirli oluşundan dolayı deli Şükrü derlerdi.
Şükrü dayı, çok sinirli bir insan olduğundan köyün çocukları ondan çok korkarlardı.

Rahmetli Şükrü dayının bir eşeği vardı. Yeni adıyla Çamoluk, eski adıyla Mindaval'a alışverişe giderdi. Mevsimine göre oradan eşeğine armut, kayısı, kiraz ve dut yükler, getirir, köyde satardı.

O zamanlar köyümüzde ahlat ve ekşi erikten başka meyve olmadığından, rahmetli Şükrü dayının hafta sonları Mindaval'dan getireceği meyveleri biz çocuklar, dört gözle beklerdik.
Mezire'de, yol boyunda sığır otlatırdık.

Rahmetli Şükrü dayının eşeği ile geldiğini görünce koşar, yanına varır, Mindaval'dan ne zaman döneceğini sorardık. O da, gülerek yarına döneceğini söyler, bizi başından uzaklaştırmaya çalışırdı. Şükrü dayı, yarına döneceğini söyleyince, biz çocuklar çok sevinirdik.

Yine birgün Şükrü dayı Mindaval'a giderken, biz çocuklar onun etrafını sarmıştık. İçimizden muzip bir arkadaş, şaka olsun diye eşeğinin kuyruğunun altına diken koymuştu.
Canı yanan, huylanan eşek arı sokmuş gibi üzerindeki Şükrü dayıyı oradan oraya savurmaya başlamıştı. Biz çocuklar, bu manzara karşısında gülmekten kırılıp yerlere yatmıştık.

Sonunda eşeği yakaladık. Şükrü dayıyı eşekten indirdik. Su içirerek sakinleştirirdik. Şükrü dayı sinirli bir şekilde:

-Ne yaptınız da benim eşeğimi böyle huylandırdınız? diye sormuştu.
Biz de ciddi tavırlarla yanıt vermiştik:
-Eşek arısı ısırmıştır Şükrü dayı, diyerek onu kandırmıştık.

Yeniden Mindaval'a gitmesi için yola çıkmasını sağlamıştık. Şükrü dayı, giderken, bildiği ne kadar sinkaflı küfür varsa hepsini söylemiş, öyle gitmişti.

Bu anı aklıma geldikçe hep rahmetli Şükrü dayıyı hatırlarım. Allah rahmet eylesin ve toprağı bol olsun.
-0-

Yılmaz Bakar - Almanya
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------