Önsöz
Muzaffer Bal-1
Babuko Hüseyin
Kemal Gündoğan
Yaşar Günel
Hatun Aydoğan
Muzaffer Bal-2
Durmuş Öztürk
M. Aydın2- Ç.Ahmet
Muharrem Aydın1
Solmaz Günel
İçlim Eda Aydoğan
YağmurÖykü Doğan
Yılmaz Bakar
Cevat Günel
Alim Aydoğan
Tuğrul Kara
Cemal Aydoğan
Esma Korkmaz
Seçil Günel
Sebati Günel
Ersin Öztürk
Kazım Aydoğan
Zeynel Öztürk
Gülüzar Aydoğan
İsmail Aydoğan
Ali Öztürk
Yusuf Aydın
Garipoğlu Hüsnü

Hatun Aydoğan


ANASAYFA

İ Ç İ N D E K İ L E R
01-Tuzluçayır 42. Sok. - 29 Mart 2010
02-Hüzünlü Bir Yıl - 29 Mart 2010
03-Anne İstanbul'a mı Geldik - 12 Nisan 2010
04-Hâlimiz-Ahvalimiz - 13 Nisan 2010
05-Korkulu Bir Gece -16 Nisan 2010)
06-Unutamadığım Bir Yolculuk -23 Nisan 201
07-Karadoruk Şarkısı -23 Mayıs 2010
08-Köy Yolunda Tek Başıma -08 Haziran 2010
09-Köyünüzün Dünyası -28 Haziran 2010
10-Nerede Eski Düğünler -06 Temmuz 2010
11-Karaburga Şenliği -02 Ekim 2010

HATUN AYDOĞAN

12-Gramofon Tamiri -27 Kasım 2010
13-1969-Ay'a Yolculuk -09 Aralık 2010
14-Gençlerin Futbol Maçı -25 Aralık 2010
15-Gizemli Ev - 29 Mayıs 2011
16-Kışın Köye Yolculuk - 30 Mayıs 2011
17-Sel - 23 Ekim 2011
18-Çorak Yaylası Gezisi - 25 Kasım 2015
19-Züüdün Kaçağı - 26 Ocak 2017
20-Çoban Ali - 29 Ocak 2017
21-Bacada Yatmak - 28 Şubat 2017
22-Ekin Biçmek - 12 Mart 2017
23-Yayla - 24 Mart 2017

bizimyazarlarimiz-baslik-incecubuk.jpg

23. Öykü – 24 Mart 2017
“YAYLA”

Yeter anam (Babaannem) yine dedi "yarın sabah erken kalkalım yaylaya gideceğim" ve beni daha akşamdan tarifsiz bir heyecan sardı.

Sabah erkenden Yeter anamla Gucikeyn (Küçük in-A.A.) dereden doğru, yoğurt taşlarından gıranı aşıp cılga yollardan, derelerden, tepelerden, taşlardan, otlardan, bir ayak izi kadar belli belirsiz yollardan geçerek Çiçekliçayır'a geldik. Yeter anam "yoruldum biraz dinlenelim" deyince bir taşa oturduk. Taa aşağılara, uzaklara doğru manzara bir harikaydı, izlemenin tadına doyum olmuyordu.

Yaylaya doğru yaklaştıkça akan bir suyun derenin çağıltısı ulaşıyordu kulaklarımıza. Çevre, doğa çok güzeldi. Dağlar, ormanlar, çiçekler insana sonsuz ve doyumsuz bir huzur veriyordu.

Yeter anamla sonunda yaylamızın kapısına ulaştık. Yayla, gelişigüzel iğreti taşların üst üste konmasıyla yapılmıştı. Yeter anam, tahta kapının çengelini açarak içeriye girdi, tabii ben de onu izledim. Hemen tam karşıda bir ocaklık, ocaklığın içinde taşlardan yapılmış ateş yakmak için bir ocak, üst kısmındaysa taşların oyuğuna gizlenmiş bir kibrit kutusu vardı. Hemen sol tarafta tahtadan yapılmış bir terek ve içinde bir kaç kab kacak, köşede de yatak yorgan göze çarpıyordu.

Yayla, Karaburga yönünde yama bir yerdeydi. Hemen aşağısından suları köpürerek gürül gürül akan derenin gece gündüz akan sesi insanın ruhunu dinlendiriyordu. Koyun-kuzu sesleri birbirine karışıyor, kadınlar ellerinde helkileriyle süt sağmaya koşturuyorlardı. Yayla çok hoştu kısacası, garip bir heyecan, mutluluk, huzur kaynağıydı ve yaşama mutluluğu aşılıyordu insana.

Sabahları erkenden dağlara duman çökerken, insan ve mal davar sesleri birbirine karışıyordu. Gün ilerlerken doğanın olanca güzelliği ortaya çıkıyordu. Kadınlar her fırsatta Karadoruk Ormanlarının içlerine doğru gidip, ayıyla karşılaşma tehlikelerini umursamadan kozalak topluyor, sırtlarında yaylaya taşıyor, ocaklarını yakıyor; bir bölümünüyse köye götürmek amacıyla depoluyorlardı.

Yayla, kesinlikle bambaşka ve büyüleyici bir dünyaydı. Bu dünyada adını koyamadığım bir şey vardı; ama neydi insana bu kadar iyi gelen şey. Karadoruk’un derinliklerinde belki de bir çam ağacına salıncak kurup, ileri geri hızlıca sallanmak, sonsuz bir özgürlük tadında mutluluğa uçabilmekti belki de.

Hatun Aydoğan - 10 Mart 2017 – Ankara



----------------------------------------------

22. Öykü – 12 Mart 2017

“EKİN BİÇMEK”

Yeter Anam "Yarın Emişen Paarın'daki tarla biçilecek", "Gideyim bakayım kimler Irgat gelecek" diyerek bir telaşla çıktı evden.
Sabah erkenden kalkmış Emişen Paarı’ndaki tarlaya gitmiştik. Güneş yükselmeye başlamış etrafa insanı rahatsız etmeyen ılık, tatlı bir sıcaklık yaymaya başlamıştı.

Kadınlar, başlarında pullu çitleri, ellerinde oraklarıyla birlikte yan yana dizilip başladılar ekin biçmeye. Birbirleriyle yarış edercesine ustaca orak sallıyorlar, ellerindeki ekini hemen yanı başlarında öbek yapıyorlardı. Ekin biçerken eğilip doğruldukça başlarına bağladıkları çitlerdeki pullar güneş vurdukça parlıyor, sanki ışıklarla dans ediyorlardı. İçlerinden birisi bir türkü söylüyor, diğerleri de zaman zaman ona eşlik ediyor ekin biçmeye daha da bir coşku ve şevk katıyor ekin biçmeye hız veriyorlardı. En coşkulu anlarında hep birlikte uykuruyorlar, neşeleyle, istekle, hızla hareket ederek oraklarını ustaca sallıyorlardı.

Güneş yükselmiş, öğlen olmuştu. Tarlanın kenarındaki büyük bir armut (ahlat) ağacının altına dastardan sedir serilmiş, üstüne içinde yoğurt olan dışı kalaylı bakraç konmuştu bile. İçinde yemek olan kablar sıra sıra dizilmişti. Mutluluk ve neşeyle yemeklerini yemeğe başladılar birbirleriyle şakalaşıyor, espriler yapıyorlar, gülüşüp söyleşiyorlar, yarın hangi tarlaya gideceklerinden söz ediyorlardı.

Yemeklerini bitirdikten sonra armudun dibindeki gölgede biraz sohbet edip tekrar oraklarını alarak ekini biçmeye devam ettiler. Ben bir daha hiçbir zaman, hiçbir yerde bu neşeyi, bu mutluluğu, bu hızı, bu türküleri, bu birlikte çalışma şevkini, hazzını göremedim.
Akşama doğru tarla biçilmiş, ekin hep bir yerde toplanmış yüksekçe bir yığın oluşmuştu. Kadınlar yine neşe içinde köyün yolunu tutmuşlardı.

Güneş Kân'ın gıranından aşmış, son ışıklarını Sofugilin tepesinde topluyordu. Ali, buğday saplarından elinde bir sepet örer gibi bir örgü yapmış evin duvarına asmıştı. Evin duvardaki tek sevimli süsüydü artık duvara çok yakışmıştı.

Artık akşam olmuş, köy kendi sessiz, ıssız karanlığına bürünmüş, yıldızlar öylesine iri ve çoktular ki dikkatle baktığımda Küçükayı-Büyükayı kutup yıldızlarını seçebiliyordum. Gecenin karanlığını yok edercesine çoktular.

Ertesi gün ekin tarladan harmana gelmiş, öküzler düvene koşulup, ekinin üzerinde dönmeye başlamışlardı bile. Bazı evlerin harmanlarından patoz sesleri geliyordu. Bütün bu işlerden canım sıkıldığında yazılara doğru bakıyor, sonra Sığınağı seyrediyor, Kızlar Kalesi’nin köye tepeden ve yüksekten bakmasına imreniyor, hayallerim Kân'ın gıranından aşıp gidiyordu.

Hatun Aydoğan - 09 Mart 2017 – Ankara

-----------------------------------------------

21. Öykü – 28 Şubat 2017

"BACADA YATMAK"

Karadenizin o hırçın, azgın bir türlü sakinleşemeyen dalgalarını korkuyla seyreden bir çocuk olarak küçük bir kasabadan yolculuk; Asarcığın bükmeleri, Eğribel derken ürkünç virajlar, uçurumlar, ortasından su çağıldayan yoksul ve bakımsız ıssız evler...

Sonra bir ormanın içinden cılga bir yoldan köye yayan olarak gitmek. Ormanda babamla yolda yürürken yolun kenarlarındaki çam ağaçlarının arasına bakıyor, bir Tilki kardeş çıkagelirde masallardaki gibi "Merhaba nereye böyle yolculuk" diyecek.

Sabah erkenden horoz sesleriyle birlikte babaannem, "Yeter anam" telaşlı ve endişeli bir sesle, “ Kalk Ali, malları Tonarlara götür, azığını hazırladım, kalk! Ne yatıyorsun, Güneş öğlen oldu!” diye söyleniyor, bir yandan da ocaklıktaki tüten dumanı üflerken dumanın gözünü yakmasına engel olamıyordu. Bir an dumanı üflemekten vazgeçse de tekrar yarıya kadar yanıp sönmek üzere olan odunları sacayağının altına iteliyor, yanmaları için tekrar üflüyordu.

“Haydi çabuk olun! Ben de Mezire’deki tarlaya gideceğim, geç oldu!” seslenişini tekrarlıyor, sözlerini bitirir bitirmez telaşla evden ayrılıyordu.

*
Bir akşam Cemal amcam sazını kucağına çekmiş, "Ormanların gümbürtüsü başıma vurur" "Erzurum çarşı pazar içinde bir kız gezer" diyerek hem çalıyor hem söylüyordu. O sırada Güneş Kân’ın Kıranı’ndan aşarken Sarıgızgilin kavakları sanki daha da uzuyor, boyları neredeyse gökyüzüne değiyor, aralarından kıranındaki Ardıç öyle mahzun, erişilmez yalnızlığıyla gecenin karanlığına hoş geldin diyordu.
*
Yeter anam, zaman zaman Ali'ye “Ali, baca loğlanacak ne duruyorsun, diyordu.
Ali, evin arkasındaki duvara ve toprak bacaya dayalı zayıf çürük tahta bir merdivenden dikkatlice basarak toprak bacaya çıkıyor, hep bacada duran üzeri sarımtırak kirli beyaz, uzunlamasına yuvarlak bir taşın içinden geçirilmiş tahta sapıyla bacanın her tarafına loğ taşını gezdiriyordu. Yine Loğ taşını bacada bırakarak merdivenden geri aşağıya iniyordu. O çocuk aklımla anlam veremediğim bir soru yıllar boyunca kafamı hep kurcalamıştı. “Loğ taşı bacada niye gezdiriliyordu?”
*
Köyde ılık bir yaz akşamı artık karanlık oluyor, karşı Çimen dağlarının eteklerindeki köylerin belli belirsiz fersiz ışıkları bize göz kırpıyor, akşamların hüznünü bize kadar ulaştırıyorlardı.

Yeter anam bir akşam bacaya kırık dökük tahta merdivenden yatak yorgan çıkarıyor "bu gece bacada yatacağiz" diyerek bir telaşla yatak yorganı bacaya taşırken günün yorgunluğunu hissetmiyor sesinde bir mutluluk seziliyordu.

Beni de bir heyecan, bir sevinç sarmıştı o akşam; dışarıda evin bacasında yatmak çok güzel olmalıydı.

Köyün o gizemli, insanı her zaman ürküten efsunlu kapkaranlık gecesinde yıldızlar çoğalmış, elimi uzatsam tutacakmışım gibi bana yakınlaşmış, o gece mutlulukla üzerimizi örtmüştü.

Hatun Aydoğan - 25 Şubat 2017 - Ankara - Site dostlarına saygı ve sevgilerimle.
----------------------------------------------------------------------------------------------

20. Öykü – 29 Ocak 2017
ÇOBAN ALİ

Köyümüzün yazları, yayla zamanı geleneksel Karaburga (Burgababa) ziyaretlerinden birinde çocukluğumdan bir anımı anlatmaya çalışacağım.

Köyde o sabah güneş daha sevimli gülümseyerek doğmuştu sanki. Sabah erkenden evlerin bacalarından dumanlar tütmeye başlamıştı bile. Ara sıra horozlar ötüyor, yer yer köpek sesleri geliyordu. Taa karşı çimen dağlarının eteklerine duman sis çökmüştü.

Köy halkı Burgababa ziyaretinin hazırlığını dünden görmüş, kadınlar-kızlar allı, güllü sarılı yeşilli fenerli eteklerini giymiş, başlarında parıl parıl parlayan pullu çitleri üzerlerinde sutaşlarıyla işlenmiş işlikleriyle pek bir şık şıkırdım en güzel giysilerini giyinmişler, kuşanmışlar; kimisi ellerinde bakraçları, tencereleri, elkileriyle yola düzülmüşlerdi bile.

O zamanlar köyden ta yaylaya, Karaburga’ya kadar dağlardan, taşlardan, derelerden, tepelerden, cılga yollardan gidilirdi. Köy halkının bir ucu Çiçekliçayır’da bir ucu kaçaan (Kaçağın) derede, bir ucu hemen gıranı aşınca yoğurt daşlarındaydı. Kadınlar rengarenk giysileriyle tarla kenarlarındaki gelincikler gibiydiler.

Kadınlı, erkekli yaşlı genç çocuk büyük bir coşku, neşe heyecan ve mutluluk içindeydiler. İlk yorgunluğu çiçekli çayıra varınca nefeslenerek oturup dinlenerek tekrar yola düzüldüler. Kadınların bazıları uykurarak türküler söylüyor, sesleri birbirlerine karışıyor, buna davul-zurna sesleri de eşlik ediyordu. Sesler, dağlara, ta Karadoruk’un içlerine kadar yayılıyordu. Gülme söyleme içerisinde ne kadar mutluydu bu insanlar. Sanki ellerini uzatsalar bulutlara salıncak kurup, mutluluktan uçacaklardı. Yaylada akan o şırıl şırıl akan dereden geçerek mutluluk kervanının bir ucu Karadoruk’un içlerinde görünmez olmuştu.

Karaburga’ya çıkmanın heyecanıyla neşe içinde herkes bir yer tutmuş, tencerelerini iki taşın üzerine oturtmuş, ocaklarını yakmaya uğraşıyordu. Kimileri helkeleriyle çoktan Aşuun Paarı’ndan su taşımaya başlamıştı bile.
Manzara eşsizdi, taa karşı Könger’in Tepesi olanca ihtişamıyla ben hep buradayım seyreyleyin beni diyordu sanki.

Çoğu ellerindeki sırtlarındaki yükü indirmiş,yukarıya burgababaya ziyarete çıkmaya başlamışlardı bile.Yukarıya çıkanların çoğu kızlı,erkekli gençlerden oluşuyordu.Karaburga ziyaretine çıkanların kimisi geliyor kimisi yeni gidiyordu. Zirvesi dumandan gözükmeyen karaburganın yolu taşlı ve yokuşluydu.

Birden dayım Hüseyin Kara geldi yanımıza. Babamla, annemle hoş beş ettikten sonra hep beraber kalkıp Karaburga’ya çıktık. Bugün anımsadığım Karaburga’nın arka taraflarında yer yer kar öbekleri vardı. Kimileri gidip kardan alıp kocaman bir topak yapıp ellerinde tutuyordu. Karaburga’nın öte yüzündeki manzara doyulmaz büyülü bir gizem taşıyordu ulaşılmaz ve öylesine mağrur. Çok uzaklarda Yıldız gölleri gözüküyordu.

Dönüşte dayım, bizi bir vadiden indirdi. Dağın öte yüzündeki bir yamada bir sürüye rastladık. Koyunlar, kuzular boyunlarındaki çan sesleriyle cangul cungul sakin sakin yayılıyorlardı. Dayım, efendi yüzlü, biraz mahçup duran çobana doğru yürüdü, selam verdi. Ünlü Çoban Ali’ydi bu. Başladılar koyu bir sohbete. Çoban Ali, ısrarla dayımdan zurna çalmasını istiyordu. Onun ısrarlarını kıramayan dayım, o kendine münhasır olanca ustalığıyla zurnasını adeta konuşturdu. Zurna sesini duyan koyunlar, ara sıra sese doğru bakıyor, tekrar yayılmaya devam ediyorlardı. Dayım, dağların o anlatılmaz güzelliğinde, envayi çeşit çiçeklerle bezenmiş vadide sanki daha yürekten çalmıştı zurnayı.

Çoban Ali, ısrarla bize bir şey ikram etmek istediğini söylüyor, bunu yapamamanın mahçubiyetini hep yüzünde taşıyordu sanki. Çoban Ali seyirtti, bir sahan buldu, hemen gitti bir koyundan süt sağıp getirdi. Sonra bir ateş yaktı. Çalı çırpı toplayarak sonra odunlarla güçlendirdi ateşi. Odunlar yandı bitti. Temiz, yıkanmış, parlak taşları oldukça harlı közlerin içine attı. Kızan taşları aldı, sütün içerisine attı. Ben çocuk aklımla olayı hayretle izliyordum. Çoban Ali habire kızgın taşları sütün içine attıkça süt kaynamaya başladı. Süt kaynayınca ısrarla sütten benim de içmemi istiyorlar, bense içmek istemiyordum. Ben sadece zorla bir kaşık tattım. Sütü hiç sevmediğim hâlde, öyle bir tadı, lezzeti hiç unutamadım.

Çoban Ali'ye veda ettik ve sürüsüyle baş başa bırakarak ayrıldık. Çoban Ali dağların sürekli mihmanıydı. Bizler ise bugünlük misafiri olduk dağların ve ayrıldık oradan; ormanların, derelerin vazgeçilmez özgürlüğünü geride bırakarak.

Hatun Aydoğan - 29 Ocak 2017 - Ankara.


-----------------------------------------------

19. Öykü – 26 Ocak 2017
ZÜÜDÜN (ZÜĞÜRDÜN) KAÇAĞI

Geçmiş zamanlardan çocukluğumun geçtiği hırçın Karadeniz’in Ünye şehrinden yine bir yaz babam beni köye götürmüştü. Ünye'den aklımda kalan tek şey, işlek bir caddesi ya da merkezi bir yerinde bulunan gövdesi çok ama çok kalın olan bir ağaçtı. Bugün bile anımsayamıyorum ne ağacı olduğunu.

Köyün o hiç bir şeye benzemeyen havası, suyu, dağları, insanları, hiçbir yerde bulamayacağınız huzuru. Ne güzeldir özgürlüğü sınırsız hesapsız alabildiğine hiç bitmeyecekmiş gibi. Akşam üzerleri gün batarken alacakaranlıkta, Kân'ın üzerindeki ziyaret ağacının sülieti ilgimi çekerdi, seyrederdim hep.

Babaannem yarın erkenden züüdün gaçağındaki tarlaya gideceğim mercimek yolmaya. Ertesi sabah erkenden kalkıp züüdün gaçağına geldik..Orada sanıyorum komşu tarlanın sahibinin de bir eşeği vardı, sakin sakin kendi hâlinde tarlaların kenarındaki tumtlarda yayılıp duruyordu.

Yeter anam yamada olan tarlanın bir ucundan mercimek yolmaya başlamıştı bile. Tarla oldukça taşlı ve çorak gözüküyordu. Yeter anam büyük bir hırs ve şevkle mercimekleri eliyle biçiyor sonra bir yere öbek öbek biriktiriyordu. Güneş yavaş yavaş yükseliyor , insanı bunaltmayan ılık bir sıcaklık yayıyordu çevreye. Yeter anam öğlene doğru aşağı tarafta bulunan yoldan geçenlere elindeki mercimek destesini kaldırıp selam veriyordu.

Sonunda öğlen olmuş, Yeter anam, güneş vurdukça ışıl ışıl parlayan bir bakracı elime tutuşturarak "Kızım deyha şu deredeki söğütlerin arasında bir göze var, su doldur da getir" dedi.

Biraz kaygı ve endişeyle bakracı alarak tumtların kenarlarından derenin boyunca ilerledim. Çevrede söğüt ağaçları, öten kuş sesleri, böcek sesleri korkularıma karışıyor, ürkerek ve çekinerek yoluma devam ediyordum.

Nihayet sağ tarafta az yokuş bir yerde gözeyi gördüm. İçinde bir kaç çeşit böcek uçup konuyordu. Gözenin en temiz yerinden bakraca çok az su doldurabildim, döndüm geri.
Geldiğim Tumtardan yürüyerek Yeter anamın yanına geldim.Yeter anam neredeyse mercimek tarlasının yarısından çoğunu yolmuştu. Öyle çok büyük bir tarla değildi zaten.

Yeter anam beni görünce elimdeki bakracı "eferim gızıma" diyerek aldı hemen üst taraftaki bir kömenin dibine bıraktığı bohçayı açtı. İçinde bir kap da yoğurt vardı. Getirdiğim sudan yoğurda biraz su kattı. Dışı kahverengi sert kabuklu bir ekmek çıkardı ve birazını yoğurdun içine doğradı.

Yanımızdaki tarlanın sahiplerinin çocukları kendi hâlinde yayılan eşeğe binmeye çalışıyorlardı. Hemen koşarak yanlarına gittim. Çocuk binmek istiyor, hayvancağız bir türlü bindirmek istemiyordu. Çocuk bir kaç defa binme denemesinde bulundu. Sonunda eşek bir çifte attı, çocuk yamadan bir iki metre uzağa yuvarlandı. Ağlayarak kalktı, koşarak yanı başımızdaki tarlada çalışan anne ve babasına gitti.

Yavaş yavaş akşam olmuş, karşıki Hıdrellez’in tepesine akşam güneşi vurmuştu.
Yeter anam mercimekleri yolmuş bitirmiş ve çok yorulmuştu. Ama tarlayı bitirmenin mutluluğuyla yorgunluğunun farkında bile değildi.

Şimdi ne zaman köye gitsem Tuztaşı’ndan biraz ilerdeki sol tarafıma düşen züüdün gaçağına bakarım. Zamanın labirentlerinde kaybolan, ama belleğimden hiç silinmeyen o günü anımsarım. İşte bak! Züürün gaçağı yamadaki o tarlada Yeter anam mercimek yoluyor, ben elimde güneş vurdukça şavkı karşı yamaçlara vuran bakracımla söğütlerin yamacındaki gözeden Yeter anama su getiriyorum.

Hatun Aydoğan - Ankara



-----------------------------------------------

18. Öykü – 25 Kasım 2015
ÇORAK YAYLASI GEZİSİ

Hangi yılın, hangi ayının gününde yapıldığını bilemediğim, ben daha çocuk yaşlarımdayken aklımın erdiği kadarıyla beynime daha dün olmuş gibi yer eden, bir fotoğrafa bakar gibi anımsadığım bir Çorak Yaylası gezisini şenliğini anlatacağım.

Köyümüzün kendine özgü giyim tarzıyla gelenek görenekleriyle rengarenk kıyafetlere bürünmüş kadınlar, kızlar, gençler köyün tüm halkı hep birlikte yola dizildik. Herkes neşeli, heyecanlı, mutlu sohbet ederek bir uğultuyla bir de taşıdıkları kap kacakların cangıl cungul sesleriyle yola revan olduk. Çorak yaylasının nerede olduğunu, nereden hangi yönden gidilir bugünde hiç bilmiyorum. Sadece çocukluğumda gittiğimiz kadarını bir fotoğraf gibi gözümün önüne geldiğini biliyorum .

Çorak yaylasına doğru giden kafilemiz nerede olduğunu bilemediğim bir yerde mola vermek üzere durduk. Rahmetli Dayım Ünlü zurnacı Hüseyin Kara'nın çok güzel bir atı vardı. Bu atın üzerine , mavi-turkuvaz renginde ipek kumaşın içinde yine mavi çiçekleri olan bir elbise giyen annem Feride Aydoğan binmişti. Anneme kıyafetine ve en önemlisi de ata binmiş olmasına hayran hayran imrenerek bakmıştım. Mola verdiğimiz yerde herkes dağınık bir şekilde öbek öbek oturmuştu. Dayım Hüseyin Kara bir taşın düz tarafına doğru yaslanarak ve ayaklarını öne doğru uzatarak oturdu. Dayımın atı dayımı tanıdığı için önüne geldi, ön ayaklarını hafifçe yukarı kaldırarak öylece durdu ve beklemeye başladı, öylece kaldı. Dayım hemen elini cebine attı, çıkardığı şekerleri bir bir atına yedirmeye başladı. At, şekerleri katur kutur bir güzel yedi.

Güzel Hayvan at dayıma basmamak için ayaklarını havada tutuyordu. Dayım da keyifle çevresindekilere atının ne kadar akıllı ve çok duyarlı bir hayvan olduğundan bahsediyordu. Aralarındaki sevgiden atın pek çok meziyetlerinden bahsetti durdu. Benim hiç unutmadığım çocuk duygularımla bugün kü gibi her karesini anımsadığım anılarım.

Sonra yine kalktık yola koyulduk. Annem yine dayımın o güzel atının üzerinde salına salına gidiyordu. En nihayet güle söyleye Çorak Yaylası’na vardık. Herkes oturacağı yerleri seçti ve yerleşti. Sonra köyümüzün büyükleri Çorak Yaylası’ndaki mal-davar yayan Laz çobanlarla pazarlık yaparak bir kaç koyun aldılar. Ateşler yakıldı, kazanlar kuruldu, kurbanlar kesildi, yenildi, içildi.

Sonra Davul-Zurna çalmaya başladı. Davul- Zurna eşliğinde köyün halkı oyuna dizildi. Ne oyunlar oynadılar büyüklerimiz. Bugün ne adlarını ne de kim olduklarını bilmediğim bu güzel insanlar çok eğlendiler, çok güzel oyun oynadılar. Zaman zaman özlüyorum büyüklerimizi, oyunlarımızı, oynayışlarını, bir başka güzeldi. Oyunları en orjinal haliyla oynuyorlardı. Şimdiki kuşaklar, bizler öyle onlar gibi oynayamıyoruz, farkındayım.

Akşama kadar şenlik yapıldı yenildi içildi, en güzel sohbetler, en güzel oyunlar oynandı. İnsanlar çok neşeliydi, durmaksızın gülüp söylüyorlardı. Katışıksız saf mutluluk, özgür dağlarda hepsinin benliğini sarmıştı. O zamanlar yokluk vardı, yoksulluk vardı. Ama o güzel enerjiyi, sinerjiyi bugün bulamazsınız. Günümüzde o günlere göre herkesin her şeyi var Köyümüzde, şehirlerimizde bile olmayan güzel evlerde oturuyorlar, ama o insanların o günlerdeki yaşadığı o güzel neşeler mutluluklar bugün yok artık. Teknoloji ilerledi. Köyden kentlere hatta yurtdışına göç edildi, yaşam şeklimiz değişti. Tekrar tatil yapmak için köyümüze gidiyoruz, ama o Çorak Yaylası’daki insanların ruhu, neşesi, mutluluğu hiçbirimizde yok.
Galiba yüreğimiz Çoraklaştı.

Hatun Aydoğan - Ankara

----------------------------------------------

17. Öykü - 23 Ekim 2011
SEL

Kaç yılıydı tam anımsayamıyorum, ama aklımda kalan, yaşadığım sel olayından kısa bir süre sonra Başbakan Özal'a suikast yapılmıştı. O yılın bahar sonu, yaz başıydı galiba. Haziran ayı olmalı, öyle hatırlıyorum.
Bir zamanlar çocukluğumuzun gençliğimizin geçtiği çoğu anılarımda anlattığım Mamak-Tuzluçayır'daki mahallemizde güzel bir günün akşam üzerinde Mıçı amcanın kızı Songül Meral, Devrim ve ben yukarıya Tuzluçayır'a çıktık. Çınar Dondurma'ya kadar yürüdük, dondurma yiyerek geri döndük.

Hava çok güzeldi. Buna rağmen aniden havanın karardığını, rüzgar çıktığını gördük. Garip bir şeyler sezerek çabuk eve gidelim diyerek hızlıca eve geldik. Eve vardığımızda ağaçların yerlere eğildiğini görüyordum.
Eve girdikten sonra birden bizim evin penceresinin camının yukarısına kadar yükselmiş olan seli gördüm. Sel kapının altından eve de girmeye başladı.. Çocuklar, annem, ben şaşkınlıkla bu nereden geldiği belli olmayan sele bakakalmıştık. Çok korkmuştuk. Evde mahsur kalmıştık. Barış'ı büfenin en tepesine çıkardım. Devrim'i de masanın üzerine. Annem korku içinde dualar okuyordu. Ben de korkumu onlara belli etmeyerek sakin olmalarını söylüyordum. Seli gördükçe endişelerim artıyordu ama yapacak bir şey yoktu.

Bereket ki evi babam çok sağlam taşlarla yapmıştı. Öyle olmasaydı bu şiddetteki sel evin bir tarafını alıp götürerek yaşamımızı tehlikeye atabilirdi. Bir anda nereden geldiği belli olmayan bu sele hâlâ şaşıyorum. Andıkça iliklerime kadar titriyorum.

Hani derler ya deprem yıkmaz cehalet yıkar diye. Benzetirsek, sel yıkmaz, önlemsizlik yıkar. Evimizi sağlam yaparak bizler, alt yapı önlemlerini alarak devlet üzerine düşeni yaparsa korkacak bir şey kalmaz.

Hatun Aydoğan - Ankara

---------------------------------------------

16. Öykü - 30 Mayıs 2011
KIŞIN KÖYE YOLCULUK

Zaman zaman bulunduğum kentten uzaklaşmak duygusu çöreklenir içime, mutlaka gitmeliyim nereye olursa; amaç gitmektir, uzaklaşmaktır bulunduğun yerden. Belki de kendinden kaçıştır kimbilir.
Bu duygular içerisinde 2011'in Ocak ayında köye gitmeye karar verdim. Amacım biraz da yaşlı olan babamla vakit geçirmekti. Çıtır çıtır yanan sıcak sobanın başında sıcacık evde, pencereden beyaz örtüye bürünmüş, başına puslu duman inmiş Hıdrellez Tepesi'ni, karşıdaki dümdüz ufuklu Çimen Dağlarını, ovaları seyretmekti amacım.
Köyün kışına alışık olmasam da büyük bir cesaretle çantalarımı elime alıp soğuk bir Ankara akşamına doğru otobüsle yollara düştüm. Zorlu bir yolculuktu. Gecenin ilerleyen satlerinde yağmur da bize eşlik ediyordu. Benim için uzun ve sıkıcı bir yolculuk oldu. Üstelik babama da geleceğimi haber vermemiştim. Amacım süpriz yapmaktı.
Sabahın ilk ışıklarında saat 07:00 gibi Gorzaf'ta şimdiki adı Yeşilbük'te bulunan Fırının önünde otobüsten indim. Bana ilk hoşgeldin diyen, yüzümü yalayan soğuk bir rüzgardı. Gerçekten de sert bir rüzgar esiyordu. Sıkı sıkı giyimli olduğum hâlde üşümeye başladım.
Fırının iki girişi vardı bir kapısının hafif aralık olduğunu gördüm. Kapıyı elimle iterek içeriye girdim. İçerden hafif tıkırtılar geliyordu. Dikkatle bakınca gariban bir işçinin hamur kardığını fark ettim. Ona nazik bir sesle günaydın dedikten sonra fırıncı Mahmut beyi sordum. İşçi çekingen ve saf birine benziyordu ne dediği de pek anlaşılmıyordu doğrusu. Yine de fırıncının henüz evinde olduğunu, geç gelebileceğini söyledi.Bu durumda çaresiz, fırıncının gelmesini bekleyecektim.
Yazın gittiğimde fırıncı Mahmut bey hep fırında oluyordu ve bizi bekletmeden ya kendisi ya da oğluyla bizi Köye ulaştırıyordu. Şimdi kıştı,çevrede kimseler gözükmüyordu. İşçiye git fırıncıyı evinden çağır da demedim aklıma geldiği hâlde, rahatsız etmekten çekiniyordum.
En iyisi babamı arayayım diye düşündüm. Fırının içinde duramıyordum. İçerisi çok dağınıktı, hem de henüz fırın yanmadığı için çok soğuktu. Tekrar dışarıya çantalarımın yanına geldim. Babamın cep telefonunu ve ev telefonunu aramaya başladım. Ama cevap yoktu kısa aralıklarla durmadan aradım telefonlar açılmıyordu.
Soğuktan titredikçe kendi kendime kızmaya başlamıştım. Soğuk bir kış günü sıcak evini bırakıp sabahın bu ayazında, bu dağbaşında ne işin var diye kendi kendime söylenip duruyordum. Saat sekiz oldu. Neyse ki babama sonunda ulaşarak durumu anlattım. Babam hemen fırıncıyı aradı.
Oh! Bir de baktım fırıncı geliyor, çok sevindim. Fırıncı beni arabasına aldı ve köye doğru hareket ettik. Civrişon'da (Konaklı) kar yoktu. Köye yaklaştıkça karlar alaca bulacaydı. Fırıncı bu karın da dün yağdığını söyledi. Yollar açıktı. Fırıncı beni arabayla evimizin altına, Gülperi hanımın harmanına kadar çıkardı.
Fırının önünde geçirdiğim o uzun bekleyiş, benim köye gezi heyecanımı öldürmüştü. Babam da bana kızdı:
-Kızım geleceğini niye haber vermedin? Akşamdan Mahmut'a haber verirdim, geleceğini bilir, seni karşılar, hemen getirirdi, dedi.
Babam tamamen haklıydı tabi, hata bendeydi. Alttan alarak özür dileyen bir sesle "Oldu bir kere," dedim.
O akşam üzeri müthiş ateşim çıktı. Sabahın soğuğunu fena yemiştim. Bu dağların soğuğuna alışık değildim. Geceyi yüksek ateşle sayıklayarak geçirdim. Ertesi gün bir kar yağmaya başladı, dört gün kısa aralıklarla durmadan yağdı. Dışarı çıkamayacak derecede hastaydım. Lapa lapa yağan karı ve babamın kuşlara yem verişini ancak camdan izliyordum. Bazen çatılara yığılan karların büyük bir gürültüyle kayıp aşağı indiğine tanık oluyordum.
Doğa kışa özgü bütün güzelliğini sergiliyordu. Parlayan güçlü güneş ışınlarının karlar üzerindeki toz şekere benzeyen yansımaları gözlerimi kamaştırıyordu.
Dışarı çıkıp fotoğraf çektiğim de oluyordu. Bütün bu güzellikleri görüp karlarda bata çıka yürüyemediğime üzülüyordum. Bir kaç gün sonra Ankara'dan öğretmen Şevket Aydoğan'ın geldiğini duydum. Şevket hoca bizi ziyaret ettiğinde gülerek:
-Benim gibi bir akılsız daha! dedim.
Şevket bey gülerek:
-Olur mu hiç? dedi. Ben köyün bu kışı için geldim. Kar yağmasa asıl o zaman çok üzülürdüm. Az sonra bu karda Yeniköy'e kadar güzel bir yürüyüş yapacağım.
Köyün bu büyülü havasında karlarda yürümek ne kadar güzel olacaktı kimbilir. Kendisiyle başbaşa olacak ruhunu arındıracaktı. Şevket Hoca'yı babamla kapıdan uğurlarken yapacağı yürüyüşe imrenerek arkasından bakakaldım.
Hatun Aydoğan - Ankara

----------------------------------------------

15. Öykü - 29 Mayıs 2011
GİZEMLİ EV
Sizlere bundan çok uzun seneler önce çocukluğumdaki yaşadığım bir anımı anlatacağım. Bu anının yeri, mekanı her şeyi bugünkü gibi aklımda, hiç unutmadım. O çocuk halimle hissettiğim tüm duygularım, her şey aklımda.
Sanıyorum yıl olarak 1957-1958 yıllarıydı. O zamanlar ailece Ünye'de oturuyorduk. Henüz Ankara'ya gelmemiştik. Kiracıydık zaman zaman ev değiştiriyorduk. Babam yemyeşil bir bahçenin içinde ev tutmuştu. Dağ,taş alabildiğince yeşildi. Tutulan ev biraz uzunlamasına iki katlı bir evdi. Babamın tuttuğu evde iki aile oturuyorduk. Mustafa Amca ve karısı Şehri Hala. Ben yalnızca karı kocayı anımsıyorum. Çocuklarından hiçbirini orada hatırlamıyorum. Ev koskoca bir bahçenin içinde terk edilmiş metruk bir ev gibi duruyordu. Hani şehirler arası yolculuk yaparsınız da enine dar uzunlamasına yapılar görürsünüz. İçlerinde ne vardır bilemiyorum Bazen de sanki tuğla imal edilen yapılara benzetiyorum. Yüksekte olan bir bahçe içindeki bu eve dar ince uzun patika, hafif rampa bir yoldan gidip geldiğimi hatırlıyorum. Ev, iki katlıydı ve üstte kimse oturmuyordu. İki aile de alt katta oturuyorduk. Ben Şehri halanın hep huzursuz halini ve zaman zaman Mustafa amcayla olan kavgalarına şahit oluyordum. Ama niye kavga ettiklerini anlayamıyordum.
Bir gün Şehri halanın annemle gizli bir şeyler konuştuğunu duydum. Beni önemsemiyorlardı ve rahatça konuşuyorlardı. Şehri hala anneme geceleri üst kattan sesler duyduğunu söylüyor ve buranın tekin bir yer olmadığını, sahaplı bir yer olduğunu sık sık dile getiriyordu. Sanki korku dolu bir masal dinliyordum. Şehri halanın anlatımlarından irkildim. Şehri hala hemen bu evden gitmek istediğini söylüyor, bunu kocasına anlatamadığından kocasının kendisine inanmadığından yakınıyordu. Giderek Şehri halanın huysuzluğu,tedirginliği ve tartışmaları arttı. Şehri halanın bu tavrı, şüpheleri babamı da etkilemiş olacak ki ürkünç, ıssız bahçede bulunan evden Ünye'ye merkezde bulunan bir mahalleye taşındık. Daha iç içe evler olan komşularımızın olduğu bir mahalleydi. Karşı taraftaki evin camından bir kadın komşusuna şöyle seslendi:
-Ağam duydunuz mu? Radyoda dinledim. Zeki Müren diye bir sanatçı çıkmış, sesi çok güzel diye bağırıyordu.
Çocukluğumda Zeki Müren adını ilk kez Ünye'de o mahallede duydum. Sonraları uzun yıllar Zeki Müren'in güzel Türkçesiyle en güzel yorumlarıyla en güzel şarkılarını, bestelerini dinledim.Zeki Müren'in o yıllarda duyduğum ilk şarkısı 'Yeşil Ördek Gibi Daldım Göllere' ve 'Sen Düşürdün Beni Dilden Dillere' oldu.
Sonradan babamdan öğrendim ki o metruk ıssız evi sahibi aslında babamla Mustafa amcaya ortak olarak satmak istemiş. Şehri halanın üst katta duyduğu garip sesleri duyması babamların bu evleri satın almalarına mani olmuş. İyiki de Şehrİ hala garip sesler duymuş, yoksa babamlar bu evi satın alsalardı hâlimiz nice olurdu diye düşünmeden edemiyorum...

Hatun AYDOĞAN

----------------------------------------------

14. Öykü - 25 Aralık 2010
ANKARALI ve İSTANBULLU GENÇLERİN FUTBOL MAÇI

Yıl 1969 Mahallemizin en güzel yılları...Mamak Dutluk Cami Üstü 42.ci Sokak mahallemizde yaşayan hepimiz gençliğimizin en güzel çağlarını yaşıyoruz.Hepimiz mutluyuz,hepimizin umutları var.Dünyayı merak ediyoruz,herşeyle ilgileniyoruz yerde bir gazete parçası bulsak okuyoruz. Tiyatrolara, Sinemalara gidiyoruz,sığmıyoruz kabımıza hiçbir yere...
İşte böyle yaşadığımız günlerden birgün bir duyum aldık ki İstanbul Rumelihisar üstünde oturan köylülerimizin gençleri Ankara'ya gelecek ve bizim gençlerle Futbol maçı yapacaklar. Bizi bir heyecan sardı. Merakla İstanbul Rumelihisarüstünden gelecek gençleri beklerken mahallede büyük bir hazırlık başladı. Onları en iyi şekilde ağırlayacaktık.
Karar alındı mahallenin tüm genç kızları toplanıp yemek yaptılar, annelerimiz de bizlere yardımcı oldular. İstanbullu gençler geldi, yenildi, içildi maç yapıldı. O günlerdeki maç heyecanı hepimizi sarmıştı. Büyük bir dostluk içinde biz Ankaralılar onlara büyük misafirperverlik göstermiştik.
İstanbul'dan Ankara'da okuyan Şükrü Aydın vardı. Şükrü Aydın mahallemizde oturmuyordu ama zaman zaman mahallemize gelir gençlerle haşır neşir olurdu. Maçın olacağı hafta Şükrü Aydın yine mahallemize geldi. Bizim gençlerle maçın nasıl oynanacağı hakkında talimatlar verdi. Bizim çocuklar da onu pür dikkat dinliyorlardı. Sonradan öğrendik ki Şükrü Aydın aynı talimatı İstanbullu gençlere de veriyormuş. Maçın nasıl oynanacağını onlara, onların oyun taktiğinide bizimkilere söylüyormuş. Bizler bunu duyduk çok güldük günlerce konuştuk. Mahalleli Şükrü Aydın'a "Casus" adını taktık. Çoğu sohbetlerde bu olayı konuşur gülerdik. Aradan yıllar geçtikten sonra bile bu olayı annemle konuşup güldüğümüzü hatırlıyorum.
O yılları ,o arkadaşlıkları, o dostlukları o neşeyi şimdi anlatmak çok zor. O sihirli yılları hiç unutmadım. Mahallemiz, gençliğimiz, arkadaşlıklarımız, o tarif edilmez sevgimiz şimdi anılarımızda, içimizde benim gibi çoğu unutmamıştır eminim. Hepimiz bir yerlerdeyiz,hepimiz çok değişsek de,değişmeyen tek şey bir zamanlar yaşadığımız o mahalleyi bir anıda, bir sohbette, bir arkadaşta bularak, özlemle o mahallede yaşamış olmanın mutluluğunu, ayrıcalığını hep duyuyoruz. İyi ki mahallemiz vardı, iyiki yaşadık o yılları.
O YILLARA SELAM OLSUN!

Hatun AYDOĞAN - Ankara

----------------------------------------------

13. Öykü - 09 Aralık 2010
1969 - AY'A YOLCULUK

Bundan çok uzun zaman önce bizim bir mahallemiz vardı. Size biraz bu mahalleden söz edeceğim. Geçenlerde yine eski o mahalleden sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşla konuşurken bu mahalle için "Mamak Dutluk Cami Üstü" diye söz etti. Doğru ya ben de anımsadım. Posta iletilerinde adı böyle geçiyordu. Bu mahalleye şimdilerde biz 42.Sokak diyoruz ama arkadaşımın bu mahalleyi böyle tanımlaması galiba daha doğru. İşte sizlere bu mahalledeki yaşantımızı nasıl anlatabilirim, becerebilir miyim bilmiyorum ama anlatmaya çalışacağım.

O zamanlar bu mahallede dostluk, arkadaşlık, sevgi, huzur kısacası her şey vardı. Çıkarsız dostluklar arkadaşlıklar birbirlerine gidip gelmeler, sokakta oynanan oyunların her çeşidini oynuyorduk. Hatta kar yağdığında yerler buz tuttuğunda mahallemizin ortasından geçen yolda kızak kayıyorduk. Neşeyle, bağıra çağıra her şeyde, her yerde beraberdik. Tiyatrolara, sinemalara birlikte giderdik. Mamak'ta tam üç tane yazlık sinema vardı. Bugün eski siyah beyaz dediğimiz o güzel filmleri izlemek için akşam olmasını heyecanla beklerdik. Filmi açık hava sinemasında izler, çekirdek yer, yine hep beraber güle söyleye evlerimize dönerdik. O sinema günlerimizin, akşamlarımızın, tadını, bir daha hiç bir zaman hiç bir yerde bulamadım.

İşte bu masal gibi mahallede Ahmet Aydoğan Amca vardı. Almanya'ya işçi olarak gitmiş, bir iki yıl Almanya'da çalışmış, geri dönmüştü. Döndüğünde Almanya'da çalıştığının birikimi olarak mahalleye bir bakkal açmıştı. Bir de Almanya'dan bir televizyon getirmişti. O zamanlar hiç kimsede televizyon yoktu. Film ihtiyacımızı sadece sinemalara giderek karşılıyorduk. Ahmet Amca'nın televizyonu kurduğu sıralarda sanıyorum o zamanlar TRT haftada üç gün yayın yapıyordu.Yayın olduğu akşamlar Ahmet Amca'nın evi bütün mahalleli tarafından hınca hınç doluyordu.

Yıl 1969. Duyduk ki Amerikalı astronotlar, Apollo 11 adlı uzay aracı ile Ay'a ayak basacaklar. Bu tarihi olayı da televizyon canlı yayınlaycak. Tabi hepimiz yayın saatinde hurra Ahmet Amcalar'a doluştuk. Heyecanla Apollo 11'in ve Neil Armstrong'un Ay'a ayak basışını merakla, ilgiyle sessizce izledik. Hiç unutmam keşke o gün Ahmet Amcalardaki o kalabalığın birimiz akıl etseydide resmini çekseydi. O gün orada o tarihi günde kimler vardı tam anımsayamıyorum. Bir de kapıda çok kalabalık ayakkabı hatırlıyorum. O heyecanımızı o coşkulu merakımızı hiç unutmam.

Şimdi diyorum ki o zamanlar çok ileri bir teknoloji olsaydı bizi, o mahalleyi dondursalardı. Yüreğimizdeki aynı, heyecanlar aynı sevgiler, aynı insanlarla bugün uyandırılsaydık. O masal gibi günleri, yılları yaşasaydık.

Hatun AYDOĞAN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

12. Öykü - 27 Kasım 2010
GRAMOFON TAMİRİ

Ben henüz 6-7 yaşlarında iken yine bir yaz tatilinde köye gitmiştik. O yıllarda ailece Ünye'de oturuyorduk. Babam her yaz bizi köye götürürdü. Köydeki evimizin önünde bir erik ağacı vardı. Hiç unutmam, o erik ağacının altında oynar vakit geçirirdik. Anımsadığım kadarıyla o zamanlar bizde Gramofon vardı. Zaman zaman plaklar çalar dinlerdik. Çocuk aklımla gramofonu kıvrımlı bir kol üzerinde açılmış bir zambak çiçeği gibi hatırlıyorum. Bir yerinde de köpek resmi vardı galiba. Sanırım Sahibinin Sesi yazıyordu.

Bir gün babamın bu gramofonu söküp tamir ettiğini gördüm. Evimizin önünde az yüksekçe tabure gibi bir şeyin üzerine büyükçe bir sini koymuş, üzerine de gramofonu koyarak sökmeye başlamıştı. Vidaları söküyor dikkatlice sağa sola koyuyordu. Ben ve kardeşim Durmuş meraklı gözlerle babamı izliyorduk. Babam epey uğraştıktan sonra parçaları yerine takmaya başladı. En son bir parçayı sanıyorum zembereği arıyor arıyor bulamıyordu. Bulamadıkça sinirleniyor, bize kızıp bağırıyordu. "Siz mi aldınız, bir yere mi attınız?" diyordu. Biz almadığımızı söylüyorduk, hatta neyi aradığını bile bilmiyorduk. Babam arayıp bulamadıkça dahada sinirleniyor, bize bağırıyordu. Biz de korkup uzaklaşıyorduk. Sonra babam daha da hiddetlenip kardeşime bir iki tokat attı. Kardeşim ağlayarak oradan uzaklaştı. Korkup bir kenara sinmiştim. Çok üzgündüm. O aradığı şey neydi bilmiyordum bile. Hiçbir şey almamıştım, ama babam bizi suçluyordu.

Babam öfke krizi içinde siniyi kaldırdı ve o parçanın sininin altına bir mıknatıs gibi yapıştığını gördü. Hepimiz bir tuhaf olmuştuk. Babamın o yüz ifadesini hiç unutmuyorum. Bize karşı çok mahcup olmuştu. Aradığı parçanın sininin altına yapışmasına babam da şaşırmıştı. Bizim gönlümüzü almaya çalıştı. Bu olay bu günkü gibi aklımda. O zamanki ev, evin önü, o erik ağacı, o gramofon. Hiçbirini unutamadım. O gramofonun içinden nasıl ses geliyor diye diye akıl erdiremezdim. Meraklı gözlerle dinlerdim.

Sonra o gramofonu babam bir arkadaşına verdi. Çocukluğumun unutamadığım bu müzik aletinin evimizden gidişine çok üzülmüştüm. Ama ben henüz küçük bir çocuktum. Babam, benim duygularımı, hissettiklerimi nereden bilecekti? Hâlâ zaman zaman o gramofon gelir gözümün önüne. Taş plaklar gelir. Zaralı Halil gelir. "Karagözler" gelir...

Hatun AYDOĞAN - Ankara
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

11. Öykü - 02 Ekim 2010
KARABURGA ŞENLİĞİ

Yaz tatillerinin en sessizi, en kafa dinleme, en stres atma en huzur bulma tatili diyebilirim köy tatilini. Şehirlerin bunaltan havasından köyün o iç açıcı tertemiz havasına, doğasına geçiş yaparız. Dağların mavisi,ormanların büyüsü, suların çağıltısı, dağın, taşın, evlerin, yazıların geçmişle bugünün içiçe oluşu beni hep etkilemiştir.

Köyün geçmişinden bugüne gelenek hâline gelen Karaburga Şenliği'ne birkaç gün öncesinden heyecanla hazırlandık. Uzak şehirlerden, yurtdışındanköye gelen insanlarımızın hep birlikte olup hep birarada yenilip içilip, sohbet edilip davul-zurna eşliğinde yöresel oyunlarımızı oynayıp insanların kaynaştığı eğlendiği, "FELEKTEN BİR GÜN ÇALMADIR" KARABURGA ŞENLİĞİ.

Bu seneki Şenliğimize uyku tutmayan bir gecenin güzel bir sabahında erkenden heyecanla yola düştük. Dağı, taşı, ormanları seyrederek KARABURGA'ya vardık. Herkes konacağı obasını belirledi, yerleşti.

Semaverlerdeki demlenen o güzelim çayı sohbet eşliğinde yudumlamak kadar güzel ne olabilirdi ki? Herkes, özgürce ne istiyorsa, nasıl istiyorsa, nasıl eğleniyorsa öyle eğlendi. Karaburga Şenliği insanların buluşma yeri oldu. Ben kendimi orada inanılmaz Özgür hissettim. Mutluluk bu, belki de özgür olmak.

Karaburga'nın dağına taşına yarı yarıya inen dumanı, sisi oraya ayrı bir gizem veriyordu. Zaman zaman Yılmaz Bakar abimizi görüyordum, elindeki kamerasıyla ordan oraya koşarak şenliği görüntüsüyle belgeliyordu.

İnsanlar yedi, içti sohbet etti, oyun oynadı, gönlünce eğlendi. Sonunda dönme vakti geldi. Ben hemen dönmek istemiyordum ama babam "Gidelim kızım," dedi. Geldiğimiz minibüse bindikten sonra tam kalkmak üzereyken dışarıya baktığımda Mamak-Tuzluçayır 42. sokaktan çocukluk arkadaşım, uzun süreden beri görmediğim Ali Bayram Kara'yı gördüm; ama inip merhaba diyemedim.

Minibüsümüz harekete geçti. Bu arada şiddetli bir yağmur bastırdı. Yağmurda ilerlemeye çalışıyorduk. Yaylanın biraz üstünde KARADORUK'un içinde tam da Karadoruğun içindeki bir çamağacının bana şarkılar söylediği yerde beklemeye başladık. Yağmur git gide şiddetini artırıyordu. Geride kalan insanları düşünüyordum. Acaba ıslanıyorlarmıydı? Yoksa henüz sökülmeyen çadırlarına mı sığınmışlardı? Endişe duyarak merak ediyordum.

KARADORUK'un içinde bazen güneş çıkıyordu; ama o güneşte de yağmur şiddetini azaltmıyordu. Bir ara gökkuşağı çıktı. Sevinçle izledik. Bir saat kadar sonra yolumuza devam ettik. Güzel bir macera yaşadık diyebilirim.

Nice nice KARABURGA şenliklerinde buluşmak üzere diyorum.

Hatun Aydoğan
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

9. Öykü - 28 Haziran 2010
KÖYÜNÜZÜN DÜNYASI

Bundan sekiz, dokuz yıl kadar önce çok üzücü bir olayla kaybettiğimiz bir arkadaşın cenazesi için köye gitmiştik. İstanbul'dan, Ankara'dan pek çok kişi gelmişti. Herkes çok üzgündü. Bugünkü gibi anımsıyorum ama üzülmemek için ayrıntıya girmeyeceğim.

Ertesi gün Bibim Hürmüz, kızı Ergül, Gülsen, Deste, Esme, Alim'in eşi Fadik bana:

-Kân'a gidiyoruz, sen de gelir misin? İstersen gel açılırsın, dediler.

Gitmek istemiyordum ama ikna ettiler, ben de gittim.

Mevsimlerden ilkbahar, aylardan mayıs. Köy çok yeşil ve her tarafta rengarenk köye özgü çiçeklerle donanmış; ama bu güzelliği görecek neşemiz yok.

Sanıyorum Civrişon'un yaylasına kadar gidildi. Üzüntüleriyle, hüzünleriyle yine de sohbet etmeye, madımak, yemlik gibi bir şeyler toplamaya çalışıyorlardı. Olmayacak bir zamanda yapılan bu gezi, yine de onlara buruk da olsa iyi geliyordu.

Dönüşte İncimer -o zaman 4-5 yaşlarındaydı- yoruldu. Biraz ben, biraz bibim kucağımızda taşıyorduk. Kân kıranından köye doğru yaklaşırken çocuk, bibime döndü ve yazılara doğru bakıp:

-Bibi köyünüzün dünyası çok güzelmiş, dedi.

Bu söze hepimiz şaşırdık. Zaman zaman köydeki sohbetlerimizde bu sözü anımsar hüzünle Kırıntı'yı uzun uzun seyrederim. Gerçekten de "köyümüzün dünyası" çok güzeldir.

Hatun AYDOĞAN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

10. Öykü - 06 Temmuz 2010
NEREDE O ESKİ DÜĞÜNLER

Öykü,1985-1986 yıllarında Ankara Mamak Tuzluçayır 42. sokakta geçiyor. O yıllarda mahallede zaman zaman düğünler olurdu. Çok sık olmasa da düğün olduğu zaman davul-zurna eşliğinde oyunlarımızı oynamaya çalışır o günlerde adını bile bilmediğimiz "stres" atmaya çalışırdık.

Düğün, Kibar Abla ve İsmail Amcanın evlerinin önünde oluyordu. Sanıyorum Hüseyin Kara'nın kızlarından birinin düğünüydü. O yıllarda 42. sokağın kendine özgü havasıyla insanların birbirlerine olan bağlılığıyla düğünler daha güzel oluyordu.

Düğün olanca neşesiyle devam ediyordu. Kimileri oynuyor, kimileri seyrediyordu. Bir ara canım oynamak istedi. Oyuna baktığımda hep düğün sahiplerinin oynadığını gördüm ve yanımdaki arkadaşlarıma oyuna girelim dedim. Girmediler. Biraz uzağımda Dürdane Öztürk bir toplulukla sohbet ediyordu. Onun yanına gittim.

-Dürdane, hadi gel oyuna girelim, dedim.

-Bir şartla oyuna girerim. Bektaş Abiyi (Bektaş Bal) çağırırsan, oyuna girerse ben de oynarım, dedi Dürdane,

Çaresiz kabullendim. Biraz ileride arkadaşlarıyla sohbet eden Bektaş Bal'ın yanına çekinerek yaklaştım. Ona:

-Afedersiniz, Dürdane Hanım sizin oyuna girmenizi istiyor, dedim.

Bektaş Abi memnuniyetle kabul etti. Oyuna girip oynamaya başladılar. Asıl oynamak isteyen ben, bu kez onların ısrarına rağmen oynamayıp seyretmeyi tercih ettim. Ne hikmet Dürdane, neden böyle istemişti merak ediyordum.

Onları seyretmeye başladım. Gördüm ki oyunları orjinal köy oyunuydu. Çok farklı, çok güzel oynuyorlardı. Seyrettikçe Dürdane'ye hak verdim. Onları hayranlıkla, zevkle izledim, oyunları bitince tüm içtenliğimle tebrik ettim.

Nerede bir daha o düğünler, o oyunlar, o insanlar.

Hatun AYDOĞAN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

8. Öykü - 8 Haziran 2010
KÖY YOLUNDA TEK BAŞIMA

Bundan seneler evvel sanıyorum ben on dört, on beş yaşlarındaydım. Ankara Mamak 42. sokaktan, mahalleden bir kaç aile aynı otobüste köye gidiyoruz. Hiç unutmuyorum otobüste mahalleden çocukluk arkadaşım Ali Bayram Kara da vardı. Kendisine bugün sorsam anımsar mı bilemiyorum.

Gece uzun süren bir yolculuktan sonra sabahın erken saatlerinde otobüs bizi Civrişon (Konaklı) sapağında indirdi. İnen yolcular yüklerinin üzerine oturup beklemeye başladılar. Yolculardan birisi köye gitmek için araba tutmaya gitmişti. Güneş de yükselerek etkisini gösteriyor insanları sıcaktan bunaltıyordu. Güneşten korunabilmek için yakınlarda bulunan bir söğüt ağacının dibine gidip oturuyorlar, yine yüklerinin yanına geliyorlardı

Ben bir an önce köye gitmek istiyordum. Uzun zamandır bekliyorduk. İyice sabırsızlanmıştım. Ne gelen vardı ne giden, insanlar öylece bekleyip duruyorlardı.

Ben, anneme köye gideceğimi söyledim. Annem önce algılayamadı, yüzüme tuhaf tuhaf baktı. "Anne ben kendim yürüyerek köye gideceğim" diye tekrarladım. Annem izin vermedi tabii.

Ben annemi dinlemeyerek Civrişon'un içine doğru hızlıca yürümeye başladım. Annem peşimden geldi, vazgeçirmeye çalıştı; ama dinlemedim, yürümeyi sürdürdüm. Arkama dönüp baktığımda annemin çaresizlikle yüklerinin başına geri döndüğünü gördüm ve yürümeye devam ettim.

Anımsıyorum yol o zaman Civrişon'un içinden üst tarafından geçiyordu. Ben dümdüz hiç bir yere sapmadan yürüyordum. Bazen heyecanlanıyor, hızlanıyor, ara ara koşuyordum; ama yorulunca tekrar yavaşlıyor, köye gitmenin heyecanını yaşıyor, yürüyor yürüyordum.

Tuztaşı'ndan köy görününce şu anda anlatamadığım duygularla sevinçle hızlanıyordum. Ara sıra tarlalarda kadınlı erkekli çalışanları görüyordum. Büyük bir heyecanla köydeki evime vardım. Evdekiler yalnız gelişime çok şaşırdılar.

Şimdi düşünüyorum da o zamanki aklımla, cahilliğimle köye yaya gitme cesaretime şaşıp kalıyorum. Civrişon'dan ne zaman geçsem Kırıntı'ya yürüme maceram aklıma gelir, duygulanır, hüzünlenir, aynı zamanda gülümserim.

Hatun AYDOĞAN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

7. Öykü - 23 Mayıs 2010
KARADORUK ŞARKISI

Sanıyorum bundan beş altı yıl önceydi. Bir yaz Kırıntı'daydım. Evde ve mahallede geçen tekdüze günlerden bir gün babam bir öneri getirdi.

-Kızım geliyorsun hep evdesin. Yarın Karadoruk'a pikniğe gidelim, dedi.

Büyük bir istekle kabul ettim. Gülnaz ablamı da davet ederek ev halkıyla birlikte yola çıktık. Çiçekli çayırın tüm güzelliğini seyrederek, yaylanın altındaki şırıl şırıl akan deresini geçip yaylaya yakın Karadoruk Ormanı'na ulaştık. Eğimli bir bölgenin bir düzlüğünde konakladık.

İyi ki gelmiştik. Günümüz çok güzel geçiyordu. Yakınlarda bir yerde bulunan pınardan su getiriyorduk. Ailece sohbet ediyor, gülüyor, Karadoruk'ta olmanın keyfini çıkarıyorduk.

Akşama doğru kalkma zamanına yakın biraz uzakça bir yere oturdum. Karadoru'un gizemli, engin, o dingin uzun süren huzurunu tek başıma solumak amacındaydım.

Bir ara hafif bir rüzgar çıktı. Hemen aşağıda bulunan bir çam ağacının tepesinden ritmik sesler gelmeye başladı. Tüm dikkatimi bu seslere verdim. Çam ağacı, hiçbir yerde duymadığım tanımlanması güç ahenkli sesler çıkararak şarkılar söylüyordu. Şaşırarak ilgiyle dinledim. Büyülenmiştim sanki.

O anda çocukluğumdan beri ilgi duyduğum, değer verdiğim Kızılderililerin doğayla ilgili öğretileri geldi aklıma. O çam ağacının ruhu olduğuna inandım. Kızılderililer der ki "Ağaç, şelale, bozayı cisimlenmiş birer ruhtur, her biri saygıya layıktır."

Karadoruk'taki bu gezimden bana muhteşem melodiler dinleten bu güzel çam ağacına minnetle, hayran kalarak, teşekkür ederek, çok mutlu biçimde ayrıldım. O çamı hiç unutmadım, hâlâ belleğimdedir bugünkü gibi.

Şimdi hemen hemen her yaz köye gidiyorum. Burgababa Şenliklerine giderken arabamız yaylayı geçip de ana yoldan sol tarafa doğru piknik yaptığımız yere bakar gözlerim ve o çam ağacını arar, tüm ruhumla sevgilerimi, duygularımı, beni değiştiren o eşsiz çam ağacına selamlarımı, sevgilerimi yollarım.

Kimbilir, yine bir gün Karadoruk'ta oraya gider, o çam ağacının şarkılarını dinlerim.

Hatun Aydoğan
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

6. Öykü - 23 Nisan 2010
UNUTAMADIĞIM BİR YOLCULUK

Çok uzun yıllar önce, ben henüz beş altı yaşlarındayken ailece Ünye'de oturuyorduk. Babamın bir iş nedeniyle köye gitmesi gerekiyordu. Ben de ağlayarak beni de götür diyerek peşine düştüm. Babam beni götürmek istemiyordu. Belli ki ona ayakbağı olacaktım. Ben de inatçıyımdır. Gitmek isteğimi o kadar belli etmişim ki babam mecburen beni de yanına aldı. Böylece Ünye'den köye yolculuğumuz başladı.

Yolculuk anımsadığım kadarıyla gece seyrediyordu. Yolculuk sakin devam ederken birden bağırış çağırışlar oldu. Arabadan indik. Otobüs yarı beline kadar bir uçuruma sarkmış, ön tekerlekleri büyükçe bir kayaya takılmıştı. O kaya orada olmasaydı, otobüs uçurumun dibinde olacaktı. Mucize bir olaydı.

Diğer yolcularla birlikte gecenin ayazında beklemeye başladık. Hiç unutmuyorum babam beni ceketinin arasına sıkıştırıyordu üşümeyeyim diye. Neyse ki sabah oldu arabayı halatlarla çekip, arızası neyse giderdiler ve biz aynı arabayla yola devam ettik, Alucra'ya vardık.

Çocuk aklımda Alucra'ya ait bir dere ve su çağıltısı kaldı. Oradan yolumuza yaya olarak devam ettik. Karanlık olduğunda Çal Köyü'nden bir eve misafir olduk. Geceyi orada geçirdikten sonra yine yaya olarak yola devam ettik. Giderken çok güzel bir ormanın içinden geçtik. Kuş seslerini dinleyerek küçük cılga bir yoldan keyifle yürüdük. Bazen ben yorulduğumda babam beni kucağında taşıyordu. Yıllar sonra o ormanın Kân Ormanı olduğunu öğrendim. Kân Ormanının o kendine özgü dingin, huzur veren havasını yeniden solumak için can attım ama öyle bir yolculuk ne yazık ki bir daha olmadı.

Sonunda yorgun argın köye ve evimize vardık. Orada ilk kez babaannemle tanıştım. Babaannem beni çok etkilemişti. Onu öyle çok sevmiştim ki geri evime dönmek istemedim. Babaannemin o yaşama karşı güçlü ve dirençli yapısını hiç unutmadım. Uzun yıllar onunla beraber olamadım ama kısa da olsa ne zaman onun yanında olsam kendimi huzurlu ve mutlu hissettim. Bana hep sevgi ile yaklaştı, nur içinde yatsın.

Hatun AYDOĞAN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

5. Öykü - 6 Nisan 2010
KORKULU BİR GECE

Bundan çok yıllar önce, bizim köylülerin Ceniğe gidip alış veriş yapıp geçimlerini sağladığı zamanlarda Dıvdıgilin Döndüsü ve Dıvdıgilin Kezban'ının yaşanmış öyküsüdür.

Ben bu anı-öykünün orijinal anlatımını ilk kez 1984-1985 yıllarında, Ankara-Mamak'a bize misafir olan yengem Günaydın'dan dinledim. Beni çok etkilemişti. Hatta yengem, öyküyü anlatırken o zaman kasete kaydetmiştim.

Giresun taraflarında bir köyden yaptıkları alış veriş sonunda evlerine yaya olarak dönerlerken, bir köyden geçiyorlarmış. Akşam olmuş karanlık kavuşmuş. Köpekler havlamaya başlamış. Bunları da korku sarmış.

Dıvdıgilin Döndüsü:
-Gel bir eve misafir olalım, karanlıkta gidemeyiz, sabah yola devam ederiz, demiş.
Köyün çıkışında, kendi evleri gibi yalnız ve gariban bir aileye ait olduğu izlenimi veren evin kapısını, çekinerek ve ürkekçe çalmışlar. Kapıyı bir kadıncağız açmış. İsteklerini söylemişler. Ev sahibi:

-Buyrun, hoşgeldiniz. Benim de kocam yok. Kızımla birlikte yaşıyoruz. Sizi seve, seve misafir ederim, demiş.

Demiş demesine ama, bir sorun varmış. Kızının odasında kızıyla birlikte yatırabileceğini, ancak, kızının sara hastası olduğunu, geceleri hastalığı tuttuğunda saldırgan olabileceğini, dikkatli olmalarını, kendilerini kollamalarını söylemiş. Başka şanslarının olmadığını anlayan bizimkiler, korkarak ve endişeyle, çaresizce kabullenmişler. Yatma zamanı gelince, kızdan tarafa biri demiş ki sen yat, diğeri demiş ki sen yat tartışması yapmışlar bir süre. Yattıklarında,uyumak ne mümkün, gözlerine uyku girmez olmuş. Her an kız uyanır, bize saldırır korkusuyla dualar ederek geceyi geçirmeye çalışıyorlarmış.

Kezban'ın evinde, yolunu gözleyen Hüsnü adında bir oğlu varmış. Kezban: ''Hüsnüü, Hüsnü bu son gecemiz. Yavrum seni bir daha görecek miyim?'' diye sızlanıp dururmuş. Böylece, korku ve endişeden hiç uyuyamadan sabah etmişler. Sabah erkenden, ev sahibi heyecanlı ve meraklı gözlerle kapıda belirmiş.

-Agam, sizler hızır mısınız nesiniz? Kızım ilk defa bu gece hastalanmadı, diyerek büyük hürmet ve sevgide bulunmuş.
Bunlara evinde ne varsa vermiş. Fındık, mısır unu, fasulye vb.
-Yine yolunuz düşerse buyrun gelin. Her zaman başımın üstünde yeriniz var, demiş.

Döndü ve Kezban, sabaha kazasız, belasız sağ çıkmalarının sevinciyle teşekkür ederek mutlulukla oradan ayrılıp, evlerine doğru yola çıkmışlar.

Bu anı-öyküyü, zaman zaman misafirliklerimin, gezilerimin son gecesinde anımsar; ''Hüsnüü Hüsnü, son gecemiz Hüsnüü'' diyerek çevremdekilere espiri yaparak bu yaşanmış olayı anlatırım.

Hatun Aydoğan
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

4. Öykü - 13 Nisan 2010
"HÂLİMİZ AHVALİMİZ"

Köyümüzün yeteneklilerinden güzel sesiyle türküler söyleyen Celal Bakar'ın "HÂLİMİZ AHVALİMİZ" kasetlerinin serisini almıştım. Sanırım ben de sekiz adet var. Bir iki yıl çok beğenerek sürekli dinledim, hâlâ da zaman zaman dinlerim.

İki üç yıl önce yine köye gittim. Köyümüzün o güzel dağları, havası, suyu, çam ormanları, dinginliği pek gezemesem de insanı kendine çekiyor. Yukarı mahalledeki (Abdallı) babam Hüseyin-Üsküdar Aydoğan'ın evinin önünde çok güzel bir çardık vardır. O çardakta oturduğumuzda tüm köyü ve ta Civrişon'a (Konaklı) kadar uzayan yazıları, çimen dağlarını hiç bıkmadan seyredersiniz. Benim için köye gitmek demek o çardakta oturmak ve eşsiz manzarayı seyretmek demektir.

Bir gün Gülnaz Ablamlara gideyim dedim. Tam ablamların evine yaklaştığımda Habip Amcaların balkonunda birilerinin oturup sohbet ettiğini gördüm. Herkese selam dedim. Israrla buyur gel dediler. Cemal Abi, eşi İpek Hanım ve Süleyman Hoca.

Hoşbeşten sonra Süleyman Aydoğan'ın elindeki mp3'ünden müzik dinlediğini gördüm. Dinlediği müzik kulağıma tanıdık geliyordu. Dikkatle dinlediğimde Celal Bakar'ın o dertli türkülerini dinlediğini anladım.

-Ooo! Süleyman Hoca, ben de çok severek dinlerim Celal Bakar'ın türkülerini. Hele sen böyle Kırıntı'nın bu efsunlu havasında bunları bize dinlettirirsen verem oluruz şimdi, dedim.

Gözleri ışıdı, çok sevindi bu sözlerime. Kendisiyle aynı duyguları paylaştığımdan dolayı çok mutlu oldu. ''Benim gibi biri daha varmış' 'dedi. Onları güzel sohbetleriyle baş başa bırakıp ayrıldım.

Şimdi ne zaman o kendine özgü güzel sesiyle, güzel yorumlarıyla ''Celal Bakar'' dinlesem Süleyman Hoca aklıma gelir. Hüzünlenirim, onun yerine de dinlerim gözlerim buğulanır...

Hatun AYDOĞAN

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


3. Öykü - 12 Nisan 2010
ANNE, İSTANBUL'A MI GELDİK?

Sene 1992 ya da 93. Yedi, sekiz kişi varız. Ankara'dan köye gitmek üzere terminalin yolunu tuttuk. Natoyolu'ndan İpek Abla, kızı Güldalı, Yadigar, bibimin kızı Ergül ve küçük kızı İçim, bibimin oğlu Ayhan'la eşi Şükran ve çocukları hep beraber otobüse bindik.

Yolculuğumuz güle söyleye başladı. Köye gitmenin de heyecanıyla yolculuğumuz çok neşeli geçti. Köy sapağına varınca arkası açık römorklu bir motora bindik. Civrişon'u ve düzlükleri geçip de Tuztaşı'nın yokuşuna vurunca heyecanımız daha da artmıştı. Kolay mı, az sonra köyümüz boydan boya karşımıza çıkacaktı.

Tuztaşı'na vardığımızda sevgili Kırıntı'mızla yüzyüze geldik. Hepimizde bir coşku, bir heyecan, bir mutluluk, anlatılması kelimelere sığmaz. Sigara içenler keyifle birer sigara daha tüttürdüler.

Tam bu sırada Ergül'ün küçük kızı İçim annesine:
-Anne İstanbul'a mı geldik? diye sormasın mı?
Sevgiyle gülümseyerek İçim'e baktık.
Ergül, kızının saçlarını okşarken:
-Yok kızım, dedi. Ne İstanbul'u? Ben İstanbul'dan kaçana kadar akla karayı seçtim. Burası köyümüz yavrum. Kırıntı'mız.

Arkadaşlarımın yüzlerindeki köye gelmenin mutluluğunu, coşkusunu, sevincini asla unutamam. Ne zaman köye gitsem Tuztaşı'ndan Kırıntı'yı ilk gördüğüm anda hep bu anım aklıma gelir. O sevinci yeniden yaşarım.

HATUN AYDOĞAN
05 Nisan 2010 - Ankara

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bir şarkı vardır hani, bir dizesi "Kimler geldi, kimler geçti?" biçiminde. Gerçekten de kimler gelip geçmedi ki... (AA)
---
2. Öykü - (29 Mart 2010)
HÜZÜNLÜ BİR YIL

Yıl 1989

Şimdiki gibi her yaz köye gitmiyorduk o yıllarda. Ancak üç dört yılda bir gidebiliyorduk. Ankara'nın sıkıcı yazından bunaldığım bir günde köye gitmeye karar verdim.

Otobüse bindiğimde mahalleden Babuko ve iki çocuğu, ayrıca Gülseren ve oğlu Çağdaş'ın otobüste olduğunu gördüm. Tesadüfen önlü ve arkalı oturduk, güle söyleye sohbet ederek oldukça neşeli bir yolculuktan sonra köye vardık. Bu neşenin arkasından büyük üzüntülerle karşılaşabileceğimizi nereden bilebilirdim?

Köydeki ilk günümüzün akşamında köyde bir ağıt koptu. Sesler hem aşağı mahalleden hem yukarı mahalleden geliyordu. Önce anlayamadık ama sonradan köy davası uğruna köyden ayrılan iki kişinin trafik kazasında yaşamını yitirdiğini öğrendik. Bunlardan biri İskendergilin Erol'u, diğeri Hancıgil'den Kadı (Sait) amcaydı. Çok üzüldük. Köy, baştan başa yas içindeydi.

Ertesi gün cenaze törenlerine ben da katıldım. Önce aşağı mahallede sonra yukarı mahallede cenazeler kalktı. Gözyaşları sel gibi akıyordu. Ben de çok ağladım.

Kıranın Ardı'ndaki mezarlıkta Kadı amcanın cenazesini toprağa verdik. Törenden sonra eve dönüyordum.

Gavrazlı'daki şimdiki Hürmüz bibimlerin evinin önündeki yolda yürüyordum. Yol kenarda tek başına Babuko Hüseyin'i gördüm. Haydi gidelim, demek için yanına yaklaştım.

Babuko Hüseyin öylece dikilmiş, büyülenmiş gibi yazıya aşağı bakıyordu. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülüyordu. Sessizce yanında durdum, ben de ağlamaya başladım. O ağladı ben ağladım.

Babuko, çocukluğunun, gençliğinin geçtiği acı, tatlı hatıralarını, mal yaydığı yerleri, köye olan sevdasını, hasretini, dağlarını, tepelerini, taşlarını, toprağını, ormanını, o gizemli havasını özlemle yeniden soluyordu.

Onu duygularıyla başbaşa bırakıp ayrıldım oradan.
-0-
Hatun AYDOĞAN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yıllanmış şarap gibi yıllanmış anılar, her geçen yıl daha da tatlanır; tıpkı Tuzluçayır 42. Sokak anılarının tatlanması gibi. (AA)

---

1. Öykü - 29 Mart 2010
TUZLUÇAYIR 42. SOKAK

Sene 1979 ya da 1980. Kurban Bayramı ya da Şeker Bayramıydı. Ani bir kararla İstanbul'dan Ankara'ya gitmeye karar verdik. Anneciğimle ve çocuklarım Devrim'le Barış'la birlikte Topkapı'ya gittik. Otobüslerde yer yoktu. Sordum soruşturdum akşam üzeri ek bir sefer konulacağını öğrendim. Ankara'ya gidebilme uğruna altı yedi saat oralarda perişan olmayı göze alabildik ve ek seferi bekledik.

Sonunda Ankara'ya vardık. Terminalden bir taksiyle Mamak 42. Sokağa vardık. Vardık ki bir de ne görelim? Mahallede kim var, kim yok herkes dışarıda. Ahmet amcanın bakkalının önlerinde ve yolda sanki düğün bayram vardı (bayramdı zaten).

Tüm gençler bir aradaydı. Eğleniyorlar, şakalaşıyorlar, gülüp söyleşiyorlardı. Aralarında müthiş bir "sevgi, dostluk, arkadaşlık" bağı vardı. Şakada sınır tanımıyorlardı. Birbirlerinin gömleklerini yırtabiliyor, başlarından aşağı su boşaltabiliyor, en ağır şakaları bile hoş görebiliyorlardı. Yaşlarına, başlarına bakmadan misket oynayabiliyor, birbirlerinin misketini ütünce dalgalarını geçebiliyorlardı. Kimse kimseye gücenmiyordu.

Daha sonraki yıllarda onları ne bir arada gördüm; ne de öyle bir neşe, öyle bir dostluk, arkadaşlık, sevgiye tanık oldum.

O yıllardaki 42. sokakta adını koyamayacağım bir bağlılık vardı. O günlerde belki çok yoksulduk, şimdiki varsıllıklar yoktu, sorunlar çoktu; ama üstün değerlerimiz, büyük heyecanlarımız, ölmez dostluklarımız vardı.

Geçim koşulları ve kentleşmenin doğurduğu kopukluklar güzel insanlarımızın her birini bir yere savurdu. Tüm güzellikler, içtenlikler siyah beyaz Türk filmleri gibi çok eski günlerde kaldı.

O günleri her anışımda duygularım yeniden depreşir, gözlerim dolar, hüzünlenirim; kendimi tutamaz ağlarım.
-0-
Hatun AYDOĞAN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------