Önsöz
İçlim Eda Aydoğan
Muzaffer Bal-2
Durmuş Öztürk
Yılmaz Bakar
Muharrem Aydın
YağmurÖykü Doğan
Muzaffer Bal-1
Solmaz Günel
Cevat Günel
Babuko Hüseyin
Yaşar Günel
Alim Aydoğan
Tuğrul Kara
Cemal Aydoğan
Esma Korkmaz
Hatun Aydoğan
Kemal Gündoğan
Seçil Günel
Sebati Günel
Ersin Öztürk
Kazım Aydoğan
Zeynel Öztürk
Ali Öztürk
Garipoğlu Hüsnü
Gülüzar Aydoğan
İsmail Aydoğan
Yusuf Aydın

Muharrem Aydın


ANASAYFA

İÇİNDEKİLER
01-Çakmak da Yok Ataş da - 09 Temmuz 2010
02-Ye Oğlum Ye, Babanın Malı Gibi Ye! - 10 Ocak 2011
03-Her Derde Deva Pekmez - 28 Ocak 2011
04-Üç Parça Odun - 05 Şubat 2011
05-Metreküp Ekibi - 20 Mart 2011
06-Gılik - 09 Nisan 2011

MUHARREM AYDIN

07-Ballı Ekmek - 04 Mayıs 2011
08-Çay Tutkunu - 03 Haziran 2011
09-Köyümüzü Seviyoruz, Köylümüzü Özlüyoruz - 29 Haziran 2011
10-Ormanlarımız Tehlikede - 01 Mayıs 20124
11-Evini Özleyen Eşek - 16 Ağustos 2013
12-Sormalı, Öğrenmeli, Anlatmalı, Yazmalı - 23 Nisan 2014

bizimyazarlarimiz-baslik-incecubuk.jpg

12. Yazı - 23 Nisan 2014
SORMALI, ÖĞRENMELİ, ANLATMALI, YAZMALI

Teşekkürler Sayın Muzaffer Bal: Daha önce Ali Aydoğan’ın, Ardıç dede ile yapmış olduğu sohbetleri zevkle dinliyorduk. Gördük ki bu sohbetlere Ali Ağa’nın kavağı da katılmış. Güzel sincaplarımız da aracı olmuşlar bu sohbetlere. Şeker Portakalı adlı kitabın öğrencilerimize yasaklandığı dönemde, Şeker Portakalı tadında güzel bir sohbet olmuş son yazınız. Zevkle okudum, teşekkürler.

Ali Hoca’nın ara sıra sohbetlerinden tanıdık Bilge Ardıç dedeyi, Ali Ağa’nın kavağını. Acizane tavsiyem bu bilgelere katılacak, fikirlerine ihtiyaç duyduğumuz epeyce bilgemiz var bizim. Örneğin, ara sıra Yeniköy göleti içindeki kurumuş Döndü’nün Kavağı ile de sohbet edilmeli. Yeniköy yaylasındaki yatak çamlarının fikri alınmalı birçok konuda. Sorulmalı kimler geldi, kimler geçti altından, kimler sallandı dallarında. Hatta hatta Mollagil’in üzerindeki, Yükkaya’nın altındaki kocaoğlanlara sorulmalı ormanlarımızın durumu. Gelecekle ilgili kaygılarını dinlemeli. Onların haberleri vardır ülkemizdeki tüm ormanlardan, yakılan ormanları da bilirler, villalar için katledilen ormanları da. Sularını birleştirerek Kelkit Irmağı’nı besleyen Esme Ana’nın Gözesi’ne, Avulusu’ya, Soğuk Pınar’a, Aşığın Pınarı’na soralım Kelkit Irmağı üzerine yapılan HES leri, doğa katliamını. Onlar haberleşiyordur Çoruh vadisiyle, İkiz Dereyle. Yüzyıllardır heybetle duran, her yıl binlerce ziyaretçisi olan Karaburga’ya sorup dinleyelim. Altın aramak için yapılan çalışmalardan, böğrünün hançerlenmesinden memnun mu diye. Karaburga büyüktür, uludur. Haberi vardır. Doğayı katleden taş ocaklarından, Kazdağları’nda olan bitenden.

Yine Karaburga’nın eteklerinde altın aramak için açılan ocaklardan birine girip soralım. Türkiye’nin altın rezervlerini, kimlerin işlettiğini, bunların ticaretini kimlerin yaptığını. Siyanürden zehirlenen topraklarımızı, sularımızı. Karadoruk’un görkemli orman ailesini dinleyelim birer birer, Çiçekli Çayır’a soralım biraz üst taraflarında çıkarılacak altının ayrıştırılması eleme yöntemiyle mi yapılmalı yoksa daha verimli olsun diye siyanür mü kullanılmalı. Karaburga’ya çıkmışken dağların zirvesine yakın kuzey güney hattında uzanan siperlere soralım tarihimizi. O dönemlerdeki dostlukları, birlikteliği, kardeşliği. Bu dönemdeki görüşlerini alalım nasıl ayrıştırılıp ötekileştirildiğimizi. Sohbet esnasında çayımızı içerken soralım, Buradan ne kadar mermi atıldığını, o dönemlerde gaz bombası olup olmadığını. Kaç kişinin öldürülüp, kaç kişinin gözünden vurulduğunu, sakat kaldığını.

Değirmenlerimizde epeyce tecrübelidir. Onlara soralım, şimdilerde niye çalışmadıklarını. Geçmişte nasıldı, buğday öğütmeye gelenlerle değirmenci ilişkileri, gelen buğday giden unları. Daha önce hiç ithal buğday öğütüp öğütmediklerini. Soralım şimdi ekmeğimizle nasıl oynandığını gördükçe, eskiyi özleyip özlemediğini. Hasan Derviş’e soralım, senden önce kimler vardı bu mekanda, senden sonra kimler geldi birer ikişer. Onun haberi vardır ülkemizdeki diğer ebedi istiratgahlardan. Son yıllarda kaç kişi geldi özgürlük mücadelesi verirken katledilen, kaç kişi geldi hala yakınları tarafından aranan. Kaç kişi geldi yaşı büyütülerek asılmış, kaç kişi geldi tekmelerle dövülerek öldürülmüş. Kaç kişi geldi on beş kilo henüz on beşinde terörist olarak yaftalanmış. Küçük Şehitliğe soralım Suriye’de olup bitenleri. Büyük Şehitlik daha tecrübelidir herhalde. Ondan öğrenelim daha önceki komşu devletlerle olan ilişkilerimizi, şimdinin değerlendirmesini yapsın bize.

Kırıntı Köyü İlkokulu’na sormalı sıralarından kimler geldi kimler geçti, şimdi nerelerde mezunları ne yapıyorlar. Bahçesinde kutlanan bayramları soralım, şimdiki bayramlarla karşılaştırsın. Hıdırellez Tepesi’nin de anlatacakları vardır sanıyorum. Köylerimiz çevresinde hatırlayamadığım kim bilir daha nice bilgeler vardır. Kusura bakmasınlar. Hatırladıkça onları da anmaya çalışacağım. Sayın Muzaffer Bal, Sayın Ali Aydoğan Ardıç Dedeyle, Ali Ağa’nın Kavağı ile sohbetlerinizi bizlerle paylaştığınız için, sizlere çok çok teşekkür ediyor saygılar sunuyorum. Sizin gibi yazarları okuyabildikleri için şanslı olan Karadoruk ailesine de saygılarımı sevgilerimi sunuyorum. Hoşçakalın, dostça kalın.

MUHARREM AYDIN 22/04/ 2014 ANKARA

-----------------------------------------------

11. Yazı – 16 Ağustos 2013
EVİNİ ÖZLEYEN EŞEK

Fincan Yenge, kulakları dik ve uzun tüylü eşeği yularından çekerek bizim kapıda durdu. Asaya benzeyen, uzunca, biçimsiz değnek vardı elinde. Daha önceden annemle anlaşmışlar ki:
-Güssüüün hani benim şenliğim nerede? dedi.
Annem:
- La Mahrem ha bu Fincan Halayla gidin de gelin! diye seslendi bana.
Fincan Yenge bir eliyle elimden, diğer eliyle eşeğin yularının ipinden tuttu. Nereye gidip geleceğimizi bilemiyordum.

Akbunluklardan, ben arada vızdikleyip, koşup yuvarlanarak Kolaman’ın değirmenine indik. Yorulduğumu anladı herhalde ki beni eşeğe bindirdi. Eşeğin pek gitmek istemez hâliyle, biraz da eşeği çekerek, Aşağı Görsüt’ün içine girmeden sağ taraftan aşağı doğru devam ettik. Semersiz eşeğin üzerinde durmak zor olduğundan indim eşekten. Yine bazen yürüyerek, bazen koşarak, kurumuş otların arasından, çamların gölgesinden ilerliyorduk.

Fincan Yenge, elindeki sopayla bazen eşeğe vurarak, bazen kendine destek alarak ağaçsız kır bir tepeden indik. Evlerinin önünde kocaman bahçeleri olan bir köye geldik. Köye girerken ağzını da kapattığı başörtüsünü, ağzından indirerek köyün girişinde:
-Muhtar Mustafaların evi nerede? diye sordu çeşmeden su dolduran kadınlara.
Tarife göre gittik, pek de zonlanmadan bulduk.

Yanında karısıyla bize:
-Hoş geldiniz, dedi.
Eşeğin etrafında bir tur attıktan sonra:
-Kaç yaşında? diye sordu beyaz gömlek üzerine siyah yelek giymiş muhtar.
Fincan Yenge:
-Daha geçen senenin sıpası, dedi.

Muhtar aldı ahıra götürdü sıpayı. Biz de hanımıyla ahırın karşısındaki evine çıktık. Bize sofra hazırladılar, ama benim pek hoşuma gitmedi yiyecekler. Her gün köydeki yediğimiz ekmek, yoğurt, çükelik, çay. Ben de kadınlarla sofraya oturdum. O arada muhtar elinde bir miktar parayla geldi, Fincan Yenge’ye verdi. Eşeği sattığını anladım Fincan Yenge’nin.
-Daha faza ederdi emme neyse… diyerek paraları kuşağının arasına sıkıştırdı.

Yemekten sonra bizi uğurladılar. Rahat geldiğimiz yokuş aşağı yol, çıkışta bizi zorlamıştı. Birkaç moladan sonra zorlandığımı anlayan Fincan Yenge:
-Hadi goçum sana dükkandan gılı, sarı bisküvi alacam, hadi yolumuz az kaldı, dedi.
Yedi, sekiz kilometre yol, bir kısmı eşek sırtında geçse de henüz beş, altı yaşlarındaki çocuğa fazla gelmişti. Alacağım meyveleri duyunca hızlanmıştım, o hızla Aşağı Görsüt’ün girişindeki dükkanda durduk. Durunca moralim bozuldu, mızılamaya başladım. Çünkü dükkan kapalıydı.
Fincan Yenge:
-Gel goçum gel, öteki dükkana gidek, dedi.

Öteki dükkanda birkaç müşteri bulunduğundan Fincan Yenge içeri girmedi. Müşteriler dükkandan çıkınca girdik. Bakkala birkaç tane bozuk para vererek:
-Ha bu uşağa biraz gılıyla, sarı bisküvi ver, dedi.
Kese kağıdına önce gılıyı (üzüm-leblebi karışımı) üzerine biraz bisküvi koyarak, yanında da boş cüzdan gibi katlanmış bir parça pestili bana uzattı. Dükkandan çıkmadan bisküviyi yemeye başladım. Artık ne Yeniköy’ü, yürüyerek yaylaya bile çıkardım!

Evlerin arasından, Aşagı Görsüt’den çıkarken, bahçede çalı çırpı ile uğraşan bir kadına selam verince Fincan Yenge:
-Fincan garı! Nereden geliyrsen? dedi. Gelin oturun ha burada, biraz soluklanın.
Koyu bir muhabbete tutuştular, daha önce tarla biçmişler birlikte. Onlar konuşurken ben de bahçedeki elmalardan aldım birkaç tane. Giderken de kese kağıdının boş yerine elma doldurdu, Fincan Yenge’nin bacılığı. Kısa sürede geldik Yeniköy’e. Bizim kapıya gelince ben anneme doğru koşarken:
-Aha, sağ salim getirdim oğlunu, dedi Fincan Yenge.
Annemle konuşurken Fincan Yenge’nin kapısından doğru bir eşek sesi geldi.
-Uyyy! Diniyaaann tırlıyyııımmm, diyen Fincan Yenge yerinden fırladı.
Annemle ben koşarak, sesin geldiği yöne doğru giderken, Cemal amcaların köşesinden, sattığımız uzun tüylü, dik kulaklı eşeği, etrafı dikenlerle çevrili bahçeye girmeye uğraşırken gördük. Kaçan eşek bizden önce gelmişti evine.

Yayılsın diye bahçesine bıraktığı eşeğini, ertesi gün gelip aldı Çanakçı köyünün muhtarı.

Muharrem AYDIN - 11.08.2013 - ANKARA

-----------------------------------------------

10. Yazı - 01 Mayıs 2011
ORMANLARIMIZ TEHLİKEDE

Tabiî ki bizi köyümüze çeken en önemli sebeplerden birisi çocukluğumuzda yaşadığımız anılarımız. Son yıllarda ilgi duymamızın, lüks evler yapmamızın, şenlikler düzenlememizin sebebi köylerimizi sevmemiz. Köyümüzün dağlarını, yaylasını, suyunu, gözesini, çayırını, çimenini, bağlarını, bahçesini, ormanlarını sevmemiz.

Sevdiğimiz köylerimiz için elimizden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Su getirmek, kanalizasyon döşemek, yol yaptırmak, elektrik, telefon, çevre temizliği vb. Bunların yapılmasında emeği geçen herkese saygılar sunup, teşekkür ediyorum.

Fakat bunca sevdiğimiz, gitmediğimizde özlem duyduğumuz köylerimizdeki ormanlarımız tehlike altında. Her yıl ülkemizin birçok yerinde oluşan orman yangınlarını üzüntüyle izlerken, köylerimiz ve çevresindeki ormanlar geliyor aklıma.
Sık kavak, Ağgüney, Meşe, Kuzuluk, Çamlık, yaylalardaki ormanlarımız. Sitemize adını verdiğimiz Karadoruk. Daha önceleri tarla olarak kullanıp otuz kırk yıldır kullanmadığımız araziler de ormana dönüşmüş. Yeni yapılan birçok köy evi ormanla bitişik. Kapı önünde yaktığımız ateşten herhangi bir kıvılcımın ormana sıçrama sansı yüksek.

Bu ormanlar yanarsa ne yaparız, yanarken nasıl kurtarırız? Yeniköy meşesini düşünüyorum yanarken! Nasıl söndürülür? Nereden su getirilir? Kırıntının Kuzuluk ormanını düşünüyorum. İçerisine insan giremeyen ormana itfaiye nasıl girecek? Şiran itfaiyesi yetişebilecek mi? Araçlar nereden gelip, hortumu nereden geçirecek? Gümüşhane itfaiyesi yangın Karadoruk'u aşıp Kırıntı'nın yaylasına ulaştığında mı gelebilecek? Ağgüney'i düşünüyorum... Gezerken bizler yaya olarak eteklerinde zor gezebiliyoruz. Yangında hangi itfaiye eri, hangi araçla ulaşıp söndürecek ormanı?

Çevremizde herhangi bir orman yangını olduğunda yangın, muhtemelen çevre köylerin ormanları da dahil diğer ormanlara da sıçrayarak, tüm çevremizi bozkıra dönüştürecek.

Modern orman sisteminde orman içerisinde açılmış caddeler, onlara bağlı sokaklar vardır. Bu yollar yangının diğer parsellere atlamasını önler, itfaiye araç ve erleri bu yolları kullanır.
Bizim ormanlarımızda bu eksik. Orman içi yollar.

Kırıntılı, Yeniköylü, Dilekyolu, Kayacık köylerinden herkese sesleniyorum. Şahıs olarak, dernekler olarak, muhtarlıklar olarak, ormanlarımıza sahip çıkalım. Ormanları yangın tehlikesinden koruyacak orman yollarının yapılması için harekete geçelim. Yarın çok geç olabilir. Hemen şimdi!

Muharrem Aydın - Ankara

---------------------------------------------

9. Yazı - 29 Haziran 2011
KÖYÜMÜZÜ SEVİYORUZ, KÖYLÜMÜZÜ ÖZLÜYORUZ

Bir araya geldiğimizde, sohbetlerimizde, yazılarımızda, anılarımızda hep köye gidiş, gelişin zorluğundan, köyün uzaklığından söz ederiz; ama yine de bahar gelince, gözümüzü köye diker, gitmek için izin zamanını bekleriz. Ankara, İstanbul, Asya, Avrupa, Avustralya’dan binlerce kilometreler katederek mevsimi önemli değil, fırsat bulunca kendimizi köye atarız. Çünkü bizler, köyümüzü seviyoruz, köylümüzü özlüyoruz.
Köye gittiğimizde unuttuklarımızı anımsarız, kaybettiklerimizi arar, özlediklerimizi buluruz.

Niye köye gidiyoruz? Neyini seviyoruz? Köyümüzün nesini özlüyoruz? Gençler köy meydanında ateş yakmayı, orta yaşlılar çocukluk arkadaşlarıyla buluşmayı, emekliler soğan, maydanoz, pancar ektiği bahçeyle uğraşmayı, hep birlikte köyün içinde horon oynamayı özlüyor.

Köyümüzün, göletini, yaylasını, Yükkaya'dan bakmasını, Başyurt'da, Avulusu'da içmesini, Büyük Şehitlik'ten Küçük Şehitlik'e inmesini, Kızlar Kalesi'nde mola verip dinlenmesini seviyoruz.

Hırıdını, Cırıdını, Atiğini, Tınigini, Mehriyi, Mehralı'yı insanları seviyoruz, göçenleri özlüyoruz. Köylümüzün Kotasını, Kolasını, Delisini Durmuşlarını anıyoruz,
Kartı, Kakavanı, Elikoyu Cemalleri seviyoruz. Mıçı, Gaguç, Hasan, Kadirleri özlüyoruz.
Şükrü, Hüseyin, Aladdin'i özverili öğretmenleri ellerinden öpüyoruz.

Zurnasını davulunu, harmanlarda horonunu, Döndüleri, Aslanbeyi, Eledini Hamdullağı gılı,pestil, sarı kurabiye satılan bakkallarını özlüyoruz

Kırıntı'ya yürümeyi, yolda dostları görmeyi, ayaküstü sohbetini, çeşmelerden su içmeyi ,
kasabanın dönerini, çükeliğin sönenini, çayırını çimenini, yeşilliği seviyoruz.

Kızak kaydığımız kışlarını, güzel öten kuşlarını, eveligi, yemliğini, koyurmanını seviyoruz. Sivri ayana, Melidarı, Hıdırellez tepesini insanların hepisini köyümüzü özlüyoruz. Parçameşe, Sıkkavağı, Akgüneyi, Kuzuluğu ormanları seviyoruz.

Köyümüzün cefakar kadınları; Fıltıka, Sündüz, Anşa, Fincan, Aslı, Güssün, Kurukız, Zeytin,Kibar, Hatce yüz yaşını aşmış Seher, Gülhanım'ı hasretle anıyoruz.
Genç yitirdiğimiz İmam, Şevki, İhsan, Beyler, Binali, Seher'i özlüyoruz Goci Mehmet, Yasemin, Filiz, Zekariya , Haşim,Erol, Tevfik, Apo, İbrahim, Hasan'ı rahmetle anıyoruz.
Taş gözesini, Çatalçam'ı sıra sıra mezarları, oralarda yatanları inanki çok özlüyoruz.

Yayla yolu Çevrükleri, yeşil çağla erikleri, tepsi tepsi sinileri, Göllüçayrı, dereleri, Erikliği, özlüyoruz.

Yayladan Görsü'de inmeyi, tereyağda alabalık yemeyi, karakovan baldan tadıp, semaverde çay içmeyi. Zincirleri, uçan suyu, Kurudere soğuksuyu, Çamlıktaki eğlenceyi seviyoruz.

Mollagil'de mola verip Çiçekliçayır'dan geçmeyi, Soğuk Pınar'a, Karaburga'ya çıkmayı, dönüp ovaya bakmayı, ovadaki köyleri saymayı özlüyoruz.

Mendek arayıp bulmayı, mantara uzaktan koşmayı, anık kekik toplamayı, gakı, fırıcı özlüyoruz. Soğuk sular içtiğimizi, derelerde çimdiğimizi, Akçacıya gittiğimizi hasretle anıyoruz.

Köye gittiğimizde hayat tecrübesi zirveye ulaşmışlardan köyün geçmişi hakkında bilgiler ediniyoruz.
Bunlar: Şaban Dayı'nın erken kalkmak için, taşı yastık yaptığını, Karabey'den herkesin korktuğunu. Hüsnü ve Abdullah'ın ayı ile boğuştuğunu, Muallim Fikri'nin "Çöplükte bittim ama gül bittim" dediğini. Deli Hasan'ın eşeğinin üzerinde çay içerek gidip, canı et isteyince öküzünü kestiğini. Zamanında gurbetçilerin Erzincan'a yorgan sırtında yürüyerek gittiğini.
Kerim'in köyü için yedi yıl hapis yattığını, Çete Ahmet'in Ruslara korku saldığını.
Deli Şükrü'nün kitap, gazete, dergi getirip köy odasında okuduğunu. Halil'i Arnavut asıllı bir askerin vurduğunu, Durbaba;nın para bastığını, Hakkı Dayı'nın Kore Gazisi olduğunu.
Aslan'n köyün su davasında Görsütlü'nün kafasını baltayla yardığinı, Köstü Mıstik'in birçok maden bulduğunu;
Tuncer'in "Kardeş katili oldum!" olduğunu sanarak kendini vurduğunu;
Topal Ali';nin muhtarlığını, Bekir Dayı'nın yanlış parmağını kestiğini;
Salih Dayı'nın olmayacak işlerle uğraşanlara "leli" dediğini.
Köyümüzün Seferibirlikte Cenik bölgesine göçtügünü, Cafayıl Hala'nın oğlunun genç ölümünden sonra, sürekli dağı, taşı ve çevre köyleri gezdiğini dinliyoruz.
Köye gittiğimizde unuttuklarımızı anımsıyor, kaybettiklerimizi arıyoruz. Büyükşehit'in düzlüğünü, Zemzi'nin dürüstlüğünü özlüyoruz.
Dağı taşı geziyoruz, tüm dostları görüyoruz, özlediklerimizi buluyoruz.
Şarj olup işimize, doğduğumuz yerden doyduğumuz yere dönüyoruz.

Muharrem AYDIN

----------------------------------------------
8. Öykü - 03 Haziran 2011
ÇAY TUTKUNU
O yıl, öğretmen "Bir somun ekmek daha yiyip öyle gel." diyerek beni okula almamıştı. Herkes okulda, ben Merdin'le (Şahi Merdan Aydın) onların kapısının önünde oynarken, "Ula cıfıdın enükleri buraya gelin!" diye bağırılan yöne doğru döndük, ikimiz birlikte.
Sesin sahibi uzun kollu gömleğin üzerine siyah yelek, altında siyah şalvar bakımsız sakallarıyla Hasan Amca'ydı.Biraz da çekinerek yanına doğru giderken, annemin sesi geldi:
-Ula nereye gidiysiz?
Sesinde "Gitmeyin!" der gibi bir anlam vardı. Hasan Amca da bunu anladı ki anneme dönerek:
-Çetenin kızı, çocuklar benim misafirim olacaklar. diye karşılık verdi.
Annem istemese de kabullendi. Sağ tarafında ben, sol tarafında Merdin olmak üzere ellerimizden tuttu, evlerine doğru giderken annem de arkamızdan bakıyordu. Evlerinin bahçesine girdigimizde her zaman yalnızlığından yakınan Çallı eşi Fincan Hala, ahırın önünde biriktirdiği birkaç günlük artıkları, somun ekmeği yapar gibi titizlikle yaptığı tezekleri, bahçe duvarının üzerine diziyordu. Bizi görünce bir bakış atttıktan sonra:
-Kimim yok kismem yok, ben garibim, dedikten sonra işine devam etti.
Gıcırdayarak açılan kapıdan, Hasan Amca'yı takip ederek tek göz eve girdik. Evin ortasındaki toprak zeminde toz kümesini gösteren yuvarlak ışık hüzmesi, tavandaki orta baca denen delikten geliyordu. Evin aydınlatma ve havalandırması tavandaki bir metre çapındaki delikten yapılıyor. Kışları ve yağmurlu havalarda kapağı kapatılarak kar ve yağmurun girmesi engelleniyor, tabi ki ışık da kesiliyor. Evin ortası dışındaki yerler loş. Sol köşede kapların dizildiği terek, altında üç tane değişik büyüklüklerde kulplu kazan. Sağ tarafta kilimle kaplanmış, yastıklarla desteklenmiş Hasan Amca'nın köşkü.
Köşkün önündeki mangal küllenmiş. Üzerinde çaydanlık, demlik yan yana. Demlik yarıya kadar külün içerisinde. Demlik de, çaydanlık da isten simsiyah.
Bizleri köşke oturttuktan sonra kendisi hizmet etmeye başladı Hasan Amca. Çaydanlığı indirip içinden iki tane haşlanmış yumurta çıkardı. Elleri yanarak önümüze attı . Yumurtalar ellerimizi yaktığı için soymamıza yardım etti. Ama iyi soyulamayan yumurtaların yarısı kabuklarla mangala atıldı. Sıcak yumurtaları elimiz ağzımız yanarak biraz da yerlere dökerek ekmeksiz yedik. Sıra çaya gelmişti. Köyde gos bardak dedigimiz altı dar, üst tarafı geniş hem çay hem de su bardağı olarak kullanılan sağlam üç bardağa, mangaldaki demlikten sadece dem olarak çay doldurdu. Şekerlerimizi de Erzurum şekeri dediğimiz sert kesme şekerlerden kendisi attı, karıştırdı.
Çay içmeye de pek alışık değiliz. Çaydan bir yudum aldığımızda Merdin'le birbirimize baktık. Çay pek sıcak değildi. Ama saatlerce mangal üzerinde demlenmiş, zehir gibi, içemiyoruz ama kendimizi içmek zorunda hissediyoruz. Biz çaylarla boğuşurken Hasan amca höpürteterek zevkle içiyor çayını. Bir yandan da tütün sarıyor. Bir tarafı daha geniş, dar tarafını diliyle iyice ıslatarak, düzellttiği sigarayı, maaşayla mangaldan aldığı közle yaktı. Bir iki çekerek iyice tutuşturduğu sigarayı bana uzattı. İsteyerek aldım, denemek istiyordum. Çünkü ilk kez sigara içecektim.
-Hadi çek! dedi.
Çekmeyle hemen öksürmeye başladım. Bu arada Merdin'in sigarası da hazırdı. Köşkte oturmuşuz sigara elimizde, çaylar önümüzde, Hasan Amca hizmet ediyor. Bizde sancılı bir keyif.
Anlaşılan Hasan amca bu keyfi her gün yaşıyordu. Tam bir çay tutkunu idi. Çaysız Hasan amca düşünülemez. Canı çay içmek isteyen Hasan Amca'nın yanına gelirdi. Tarla, bağ, bahçelerinin yoğunlukta oldugu, Çatalçam'la köy arasında üç-dört tane mola verip çay demlediği ocakları vardı. Herkes de bilirdi o ocakların Hasan Amca'ya ait çay ocakları olduğunu. Köyde mangalda demleyip bardağına doldurduğu çayı eline alır, çay takımları yanında eşşeğine atlar, ilk ocağın olduğu mola yerine kadar hem gider hem de çayını içerdi. Mola verdiği ocakta yeniden çayı demler, bir sonraki mola yerine kadar. Eğer Çatalçam'a öküz arabası ile gidiyorsa, demlenmiş çayı yanında molaya da gerek kalmazdı.
Misafirliğimiz bitince Hasan Amca bizi getirdiği gibi ellerimizden tutarak aldığı yere bıraktı, evine geri döndü. Merdin'in annesi Fikriye Abla'yla annem aralarında sohbet ederek bizi bekliyorlardı. Yanlarına gittik. Fikriye Abla anneme dedi ki:
-Hasan eminin geçen sene hasta diye kestiği tosun var ya, o tosun hasta degilmiş. Fincan halanın dediğine göre Hasan eminin canı kavurma istemiş, onun için tosunu kesip kavurma yapmış. Hastalıklı diye kimse de kavurmadan yemeyince Hasan Emi de bir yıl kavurma keyfi çatmış.

Muharrem AYDIN

----------------------------------------------

7.Öykü - 04 Mayıs 2011
BALLI EKMEK

Köyün içerisinde oynarken, Ağa Dayı gelmiş dediler. Yukarı mahalleye doğru koşarak gittik, üç-beş cocuk. Ağa Dayı köye geldiginde leblebi, üzüm(gılı), pestil, sarı kurabiye satardı. Karşılığında boş tabanca kovanı, eski naylon, yumurta, eski bakır kaplardan alarak.

Bizim kapıda rastladık Ağa dayıya. Atından iki sandık indirmiş, birinin üzeri kapalı. Diğerinden büyük ağaç kaşıkla bal dolduruyor sahanlara. Önce sahanın darasını alıyor, daha sonra istenen kadar balı doldurup tartıyor el terazisinde. Bal satışını biraz izledikten sonra, koyu kahve renkli atın yanına gittik. Etrafında bir tur attıktan sonra, bizim kapıdaki tuz taşının üzerine çıktık üç kişi . Atın tam karşısında hizaya geçtik, ortada ben.
Atın torbası tuz taşının üzerinde, önümüzde. Arpa saman karışımı yemeğini yiyor, ara sıra "Tırsss" diye ses çıkararak.
Atı seviyoruz, yelelerinden tutup kafasını okşuyoruz. Nazar boncuklarıyla süslenmiş deri yularından tutuyoruz.Ağa Dayı bir ara atın yem torbasını çıkarıp aldı. At kafasını yukarı kaldırınca bir an ürktük, ama daha sonra sevmeye devam ettik.

Severken dört beş ay önce beni köye bu atın getirdiğini hatırladım. Bir ilkbahar sabahı gün ağarırken inmiştik Civrişon';un sapağına, Hatun bibimle. Çantaları zorla götürmüştük Ağa dayının mis gibi sebze meyve kokan kilerine. Bir kaç saat bekledikten sonra çantaları yükledi ata, beni de üzerlerine. Atın yularını elime verdi, "Çok çekme, fazla serbeste bırakma." diyerek.
Geçti atın önüne, Hatun bibim de atın arkasında, bizim köye doğru kestirme yaya yolundan düştük yola. Çivrişon'u aşınca bizim köyün dağları göründü, tamamen karla kaplı.
Etrafımızda parça parça kar var, karın kalktığı bazı yerler çamurlu, güneş gören yerler yeşermeye başlamış, içinde mavi beyaz kardelen, sümbüller. Kısa bir süre sonra karşımıza yatağı dar bir dere çıktı, hafif bulanık sanki acelesi varmış gibi akan.
Yolun dereden geçiş yerinde bir tarafında korkuluk olan ,ağaçtan yapılmış, bazı tahtaları kırık eskimiş bir köprü. Derenin suyunun bir kısmı köprünün üzerinden sıçrayarak geçiyor.

Ağa Dayı yuları elimden aldı, beni attan indirdi. Fakat ne kadar zorladıysa da atı köprüden geçiremedi. Köprünün aşağı tarafına doğru gitti, derenin genişlediği bir yer bulup atı geçirmek için. Biz bu arada bibimle korkarak, zorlukla köprüden geçtik, karşıda beklemeye başladık. Bir süre sonra baktık Ağa Dayı ile at yine köprünün karşı tarafında, dereden geçememişler. Bu sefer köprünün yukarı tarafına doğru gitti geçecek bir yer bulmak için. Biraz yukarı gittikten sonra Ağa dayının ve atın dereden geçişini gördük Yanımıza geldi beni yine ata bindirip yuları elime verdi. Düştük Yeniköy'e doğru yola.

Civrişon'dan geliş yolculuğunu hayel ederken karnımda şiddetli bir acıyla bağırarak tepinmeye başladım tuz taşının üzerinde.
Herkes koşarak etrafımda toplandı, karnımı açtılar atın diş izleri karnımda sıra sıra. At karnımdan ısırmıştı. Elbiseler kalın olduğu için her halde fazla zarar vermemişti, biraz kanasa da. Korkuyla acıyı aynı anda hissederek ağlıyorum. Beni teselli edip sesimi kesmem için Ağa Dayı, "Git ekmek getir arasına bal koyayım." dedi. Mızılayarak gidip bir parça ekmek getirdim. Ekmeğin arasını kocaman ağaç kaşığıyla balla doldurdu . Balın yarısı ekmeğin arasından ellerime de bulaşarak, yere dökülerek yedim, ballı ekmeği.
Karnımda bir kaç ay Ağa dayının atının diş izleriyle gezdim. Ama ballı ekmek de güzeldi!...

Muharrem AYDIN
----------------------------------------------

6. Öykü - 09 Nisan 2011
GILİK ZİYAFETİ

Yaylaya giderken genellikle Küçük Taşlık'ta mola verilir. Mola bitince de kalkarken, herkes birbirine sorar. Büyük Taşlıktan mı, Aşagı Görsüt'ün Yaylasından mı diye. Genellikle Büyük Taşlık'tan gidilir, biraz dik olsa da kestirme yol diye. Fakat ben hep Aşağı Görsüt'ün yaylasının içinden geçen yoldan gitmek istiyorum.

Çünkü daha önce bu yoldan giderken, yol üzerindeki yayla fırınlarında gılik pişirenleri görmüştüm. Fırının içinden kızarmış gılikleri çıkaran Aşagı Görsütlü kadınlara durupta dikkatlice bakarken "Gel evladım!" demişti yaşlı bir teyze. Şefkatle bakarak candan vermişti sıcacık gıliği bana.

Elim yanarak yolda giderken, ilk defa yediğim lezzetli gılik doğal buğday unu, yayla sütüyle yoğurulurken, bolca yumurta kırılarak oluşan hamurun üzerine yumurta sarısı sürülerek, odun ateşiyle ısıtılmış fırında pişirilmiş, lezzetli yumuşacık çörek

Bugün de yayladan geldim. İki elimde yoğurt bakraçları. Aşagı Görsüt'ün yaylasından geçerek ama demek ki gılik zamanı değilmiş.

Köyde öküz arabası dışında araç sesi duymazdık, arada gelen traktör sesinden başka. Fakat farklı bir araba sesi duydum, fırladım dışarıya. Cemal Amcaların kapısında kocaman bir kamyon, yan kapağını açmışlar, herkes yanındaki pulluğa bakıyor. Pulluk kamyona yüklenecek ama yardım lazım. Etraftan bir kaç kişi daha çağırdılar. Aşşağı Görsütlü Faruk ve muavini Henefi. Biz de bir kaç çocuk pulluğun ucundan tuttuk. Beşinci sınıf öğrencisi ne kadar tutabilirse, yükledik kamyona.

Ödülümüz de yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki, Aşşağı Görsüt'ün kıranına kadar kamyonla gitmek, dönüş tabiki yürüyerek... Cemil hemen atladı kamyonun üzerine, ben de peşinden, bir kaç arkadaş daha. Kamyon hareket etti. Cemil'in köpeği, yanında bir beyaz köpek daha kamyonu takip ederek. Evlerin arasından dar yollardan, ağaç dalları kamyona sürterek zar zor geçip, köyden dışarı çıktık.

Kamyon hızlandı. Biz parmak uçlarımızda yükselerek, kamyonun üzerinden yola bakmaya çalışırken rüzgardan gözlerimizi kapatarak. Cemil, kamyonun kasasındaki çuvalları karıştırmaya başladı. Sanki maden bulmuş gibi "Anooom gılik!" dedi sevinçle. Çıkardığı birinci gıliği parçalayıp hemen yuttuk. Henüz soğumamış gılikten birer lokma düştü hepimize. Baktı ki fazla gılik yiyecek yolumuz kalmadı, Cemil ikinci, üçüncü gılikleri çıkarmaya başladı çuvaldan. Çıkardığı gılikleri fırlatmaya başladık, Kütüklük'teki buğday tarlalarının içine. Sayamadık ama sekiz-on gılik attık yol kenarındaki Nadim Amcalar'ın tarlasına.

Kolaman'ın değirmenini geçince kemer köprünün üzerinde kamyon durdu. Anlaştığımız yere henüz gelmemiştik korktuk. Sol taraftan şoför koluyla işaret etti, "İnin!" Bizim canımıza minnet. Hemen atladık aşağıya. Atlar atlamaz da koşmaya başladık, tarlaya atılan gıliklere doğru hevesle. Çünkü kim hızlı koşar ne kadar gılik toplarsa o kadar gıliğin sahibi olacaktı.

Köşeyi dönüp tarlaya baktığımızda buğday başaklarının sallandığını, iyice yaklaştığımızda köpeklerin gıliklerimizi yediklerini gördük. Bağırarak taşlamaya başladık köpekleri. Kalanları yemesinler diye. Köpekler gittiler ama tüm tarlayı defalarca arasak da hiç gılik bulamadık. Cemil'in yarısını köpeğin yiyip, kalanından bize vermediğinden başka.

Sanki köpekler ziyafet çeksin diye çalmıştık gılikleri. Bir yandan yiyemediğimiz gılıklere hayıflanarak, bir yandan da gılikleri yiyen köpekleri taşlayarak ve sahiplerine küfür ederek çıktık köye.

Muharrem AYDIN - ANKARA

----------------------------------------------

5. Öykü - 20 Mart 2011
METREKÜP EKİBİ

Küpler konusunu bitirdikten sonra öğretmenimizin işaretiyle öğlen yemeğine dağıldık. Eve giderken ne pişirilmiş diye düşünürken, okula gelirken gözlerimiz etrafımızda santimetreküp, desimetreküp, metreküpe benzeyen cisimler aradı. Öğretmenimiz araştırın demişti ama hiç küpe benzer birşeye rastlamamıştık. Siyah önlüklerimizin cebine doldurduğumuz fırıç ve gakları yerken düdük çaldı, girdik sınıfa.
Öğretmen gelince ayağa kalktık. Tünaydın çocuklar dedi. "Saoooll!"diye cevaptan sonra daha yerimize oturmadan "Çocuklar metreküpün kaç yüzü var?" diye sordu. Hatun Abla'nın Bayram'ı parmak kaldırmadan "Altııı" diye bağırdı. Öğretmen biraz da kızarak "Gel tahtaya!" dedi. "Peki metreküpün kaç kenarı var?" diye sorarken ben parmağımı kaldırdım. Bu arada küpün kenarlarını aklımdan sayıyordum. "Sen söyle Muharrem" dedi. "On iki" diye yanıtladım. Tahtaya beni de çağırdı.

Korkarak Bayram'ın yanına geçtim, suçlu gibi hissediyordum kendimi. Öğretmenimiz, "Peki kenarları kaç santimdir?" diye sordu. Şaban Dayıların Turan'ı biraz çekinerek "Yüz öğretmenim." dedi. Onu da çağırdı tahtaya. Tahtanın önünde hizaya geçmiştik. Öğretmen bir bize bakıyor, bir sınıfa. Biz ise doğru mu söyledik, yanlış mı anlayamadık.

Öğretmenimiz tekrar sınıfa doğru baktı. "Ali sen de gel." dedi. Artık Tınığin Alisi de yanımızdaydı. Sınıfın iyileri desem Güler, Ayten, Songül; onların hiç biri tahtada değil. "Cemil sen de gel." dedi. Cemil bizden bir kaç yaş büyük sırasından zorlanarak çıktı ve geldi aramıza. Hepten şüpheye düştük. Köyde yaramazlık, çellik yarışması yapılsa Cemil altın madalyayı kimse vermez, Bayram gümüşü bana bırakmaz, diye düşünürken, öğretmen, "Çocuklar size iki ders müsade, bir metreküp yapıp getireceksiniz." dedi.

Korkumuz geçti. Hatta biraz da övündük, gururlandık iyi iş yapabilecekleri seçti öğretmen diye. Tınik Ali'nin eli yatkındı, Cemil de gerekli malzemeleri nerden olsa bulurdu, ben ve Turan onlara yardım ederdik. Bayram da?! Güzel metreküp yapma ekibi kurmuştu öğretmenimiz.

Çıktık okuldan, karşı mereklere doğru giderken Ali "Gelin benimle." dedi. Bizi Hasan Amcalar'ın(Nakiler'in ) bahçesine götürdü. Bahçe etrafında tahtadan çitler yapılmış, çitler diken ve çalılarla desteklenmiş. Yıllardır güneşten griye dönüşmüş tahtalar güzeldi ama boyları kısaydı.

O kısa tahtalardan vazgeçip onbeş dakikalığına hepimiz köye dağıldık, birer metrelik tahtalar bulmak için. Yaklaşık yarım saat sonra Aliler'in kapısında buluştuk.

Ellerimiz boş ama Bayram piyasada yok. Hasan Amcalar'ın bahçesindeki çitlerden yapmaya karar verdik metreküpü. Takımlarmız Ali'nin getirdiği ağzı çapa gibi kullanılmış keser, babasının öküzleri çakarken kullandığı kerpeten, ekmek bıçağı, bir de yarısı kırık tahta metre.

Diğer arkadaşlar beklerken, Ali ile gittik gizlice üç dört çit söktük, bazılarını kırarak çıkarabildik. Ellerimizi de birkaç yerden dikenler çizip kanatarak. Tahtaları bıçakla dilmeye başladık. Daha ikinciyi dilerken bıçağın sapı kırıldı. "Anam beni öldürür." dedi Ali. Hiç almamış gibi bıçağı getirdiği yere ekmek dolabına bıraktı. Keserle yapabildiği kadar Ali yapıyor, biz yardım ediyoruz. İkişer çıtayı birleştirip birbirine çaktık Daha önce kullanılmış paslı çivileri doğrultarak. Ölçtük kırık metreyle, yine yüz santimi bulamadık. Üçüncü parçayı ekledik zar zor çivileyerek. Çiviye ihtiyacımız olduğundan Cemil'i çivi bulmsı için gönderdik. Cemil dönmeden, on iki çıta hazırdı.

Sıra küpü oluşturmaya gelmişti. Fakat çıtaların hiç biri dik durmuyordu. Çakılan çiviler tam oturmamış, oynuyor.
Ali evlerinde sakladığı bir yumak uçurtma ipini getirdi, bütün ek yerlerinden çıtaları tek tek bir kaç kez sardık, bağladık. Eskisine göre sağlam sayılırdı. Bir yandan da Ali'nin gözleri harcanan uçurtma iplerindeydi. İki kareyi oluşturduk, çatıyı oluşturamıyoruz.

Bayramla Cemil birlikte geldiler ellerinde ekmek yiyerek. "La Bayram nerde kaldınız" diyerek kızdık. Bayram, "Öğretmenin sorduğu ilk soruya ben cevap vermiştim ya oğlum yetmiy mi?" dedi. Cemil'in ise söyleyecek birşeyi yoktu.

O anda Songül koşarak geldi. "Nerde kaldınız öğretmen sizi çağrıy, fene kızdı. Haydiin haydiiyn". Hemen toplandık bütün parçaları ve takımları alarak. Biraz da iyi oldu küpü tamamladığımızda okulun kapısından nasıl geçireceğimizi düşünüyorduk.

Sınıfa girdik, elimizde kenarları birer metre olan iki kare ve dört tane birer metrelik çıtayla Ali'nin başkanlığında. Öğretmenimizin de yardımıyla sınıfın köşesindede küpümüzü inşaya başladık. Çıkış saati gelmişti, öğretmen diğer öğrencileri evlerine gönderdi. Onbeş dakika kadar sonra metreküp ortaya çıkmıştı. Dik kenarları ek yerlerinden diz vermiş, yere parelel kenarlar yerçekiminden fazlasıyla etkilenmiş şekilde.

Sabah erken geldik eserimize bakmaya, tenefüslerdeyse nöbet tutuyoruz kimse zarar vermesin diye gururlanarak. Arkadaşlarımız bizi pek dinlemiyor, öğretmene şikayet ettik eserimizi yıkacaklar diye. Cemil'i dikti, nöbetci olarak eserimizin önüne.

Onun sayesinde bir ay kadar izledik, hayalimizde çatı yaptık, içini döşedik, misafir ağırladık köşedeki metreküpümüzle gururla.

MUHARREM AYDIN

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

4. Öykü - 05 Şubat 2011
ÜÇ PARÇA ODUN

Elimi yüzümü yıkamaya paarın (pınarın) başındaki Cemal Amca'nın çeşmesine gittim her zamanki gibi. Havlu boynumda, sabun elimde. Ağzımı çalkaladığımda, suyun tadı sodalı gibi geldi, her zamankinden farklı.
Eve dönüşte, gördüm Cemal Amcaların bahçe duvarına vermişler sırtlarını, sohbet ediyor üç dört köylümüz. Ben de oturdum yanlarına. Ne yapıyorsunuz, nasılsınız diye yeni başlıyorduk ki sohbete, traktörün gürültüsü kesti sesimizi.

Traktörün gürültüsü yanımızda durunca kesildi. Şöförün sol tarafında Hikmet Kara oturuyor. Sağ tarafında Cemal Aydın, "La Mahrem hoorda üç parça odun var, gel beraber alıpta gelek." dedi. "Dizim ağrıyor, ben ağaç kaldıramam, daha kahvaltı da yapmadım." dedim. Amcam, "Ula pek gıymeti de yok, alıp geliriz iki dakikada." dedi. Odunsuz kaldığımızda ondan karşılıyorduk odun ihtiyacımızı. Biraz da mecbur kaldım atladım traktörün römorkuna.

Çatalçam'a doğru dönmeyince "Nerede odunlar?" dedim. Traktörün üzerinde zor anladım Çittoyn çayırlarından su getirip paarın başındaki suya katmış. Suyun tadı da ondan bozulmuş. Su kanalını kazarken kepçe üç odun sökmüş onları almaya gidiyoruz.

Çamurdan zor yanaştı traktör odunların yanına. Ne odunu, herbirinin kökü bir ton gelir çamurlu halleriyle söğütlerin. En az bir metre çapında, beş altı metre boyunda, her biri bir tarafa yatmış, dalları budanmış üç tomruk. Kenara istiflenmiş dalları doldurur traktörü. Traktör durunca atladık aşağıya. Ayaklarımız çamura battı ıslandı.

Hikmet Abi, "Benim belim ağrıyor arkadaşlar." dedi. Şöför de "Ben yeni kurtuldum sakatlıktan, size pek faydam olmaz." dedi. Cemal Amca, "Ula gelin cıfıdın enükleri tırsmayın hemen." dedi. Kalın iki daldan yol yaptı, bir uçları yerde ,bir uçları römorkta. Yuvarlayarak römorka çıkaracağız tomrukları.

Geçtik tomrugun arkasına, Hikmet Abi ile şöför de geldi,yalandan itekliyorlar. Cemal Amca "Haydiyn uşaklar!" diye tempo tutuyor,hep birlikte hamle yapıyoruz, ağaç yerinden kıpırdamıyor. Tempo ve hamle sayısı onu geçti, tomrugu yerinden kıpırdatamadık. Ağaçlardan yapılan yol işe yaramamıştı. "Traktörün önünü ayır, zincirle çekerek römorka alalım." dedi, Cemal Amca traktör şöförüne.
Bir saat kadar daha ugraştık, ancak bu yöntem de işe yaramadı. Ancak on onbeş santim kıpırdatabildik tomruklardan birisini. Ugraştığımız tomrukta tomrukların en küçüğü idi. Vaz geçmiyor Cemal Amca illa tomrukları yükleyecek.

Uğraşmaktan yorulunca oturduk çimenlerin üzerine. Şöför homurdanıyor, ben ses çıkaramıyorum, Hikmet Abi ben gidiyorum diyince.

Cemal amca baktı ki olmayacak "Bari şu dalları yükleyelim." dedi. Dalları yükledik römorka, çıktık köye doğru yola. Üç dört saat ugraştan sonra, üstümüz başımız çamur içinde.
Arkada almaya gittiğimiz Cemal Amcaya göre üç odun parçası, bana göre de üç büyük tomruğu bırakarak.

Muharrem AYDIN
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Değerli Muharrem Öğretmenim,
Öncelikle aşağıdaki "Her Derde Deva Pekmez" adlı öykün için seni içtenlikle kutluyorum. Anlatım biçimi çok güzel, okuyanı sürüklüyor gerçekten de. Güldürürken düşündürüyor da. Yazmaya ara vermeden benzer yapıtları üretmen dileğimdir.
Ancak... Üzülerek "Bizim Yazarlarımız" sayfasının bir kuralını açıklamak zorundayım. Yazarlarımızdan ilk baştan beri uymalarını rica ettiğim bir kural var. Öyküler ya da şiirler, sadece köylerimizle, köylülerimizin yaşamlarıyla ilgili olmalı, geçmişteki ya da günümüzdeki yaşamımızı gelecek nesillere aktaran tarihsel belge özelliği taşımalı.
Muharrem bey, beni anlayışla karşılayacak bir hoşgörüye sahip olduğunu biliyorum; bu nedenle böyle bir açıklama yaptığım için içim rahat.
Birbirinden güzel olacağına inandığım köy anılarından oluşan öykülerini merakla bekliyorum. Sevgilerimle. - Ali Aydoğan
---

3.Öykü - 28 Ocak 2011
HER DERDE DEVA PEKMEZ

Morfinin etkisiyle ağzımın sağ tarafı, dudaklarım şiş gibi geliyor bana. Doktor "Bu geçici dolgu, bir hafta sonra geleceksin asıl dolguyu yapacağız. İki saat boyunca bir şey yiyip içme." dedi. Karnımız acıktı. Öğretmen arkadaşla hem vakit geçiriyor, hem de yemek yiyecek uygun bir yer arıyoruz Nizip sokaklarında.

Gezerken bir baharatçıda açık renk ağaçtan yapılmış, büyük külahlar altta , aynısının biraz küçükleri de üzerinde dizilmiş. Önüne de bir kağıda elle "Her derde deva pekmez" yazısı iliştirilmiş. İlkokula giderken, köyde yediğimiz pekmezler geldi aklıma . Ne zevkle, iştahla yerdik ekmek üzerine sürerek, şimdiki çokokrem kıvamında pekmezleri.

Nizip baklagillerin yanında fıstık, zeytin, üzüm memleketi. Selam verdik dükkan sahibine, açtırıp baktık. Dükkan sahibi iki dakikada yapılışını da, faydalarını da anlattı pekmezin. Tam da istediğim gibi pekmezdi.

Akşam üzeri Gaziantep'den gelen minübüse binerek geldik ilk görev yerim olan , şimdiki Birecik barajı altında kalan şirin Halfeti'ye.
Pekmez öyle hoşumuza gitti ki sadece kahvaltıda değil, öğlen ve akşam yemeklerinde de yiyip iki günde bitirdik.

Bir hafta sonra Nizip'e gittiğimde, birini Ankara'ya götürmek üzere iki tane iki kiloluk aldım aynı pekmezlerden. Yol uzak olsa da fırsat buldukça Ankara'ya geliyorum. Kayseri üzerinden on, Adana üzerinden on iki saat sürüyor yolculuk. Mamak köprü başında indim. Elimdeki valiz büyük olmasa yürüyerek gideceğim eve. Taksiciye, Çağlayan Mahallesi tahin fabrikasının oraya gideceğimi söyledim.

Bizim 44. sokağın girişinde, dışarısı birketle çevrilmiş, sıvasız, içeride ne olup bittiğini bilmediğimiz hurda harabe bir yer. Daha çok adres belirtmek için kullandığımız tahin fabrikası.

Eve varıp kirli çamaşırlardan sonra, Antep fıstığı ile pekmezi çıkarınca annem "Oğlum ne gerek vardı bunlara." dedi.
Nizip'ten aldığım pekmez, kahvaltı soframızın en çabuk tüketilen kahvaltılığı oldu. Herkes çok beğendi. Artık Şanlıurfa'dan her gelişimde Nizip pekmezi getiriyorum.

Yine Ankara'ya geldiğimde kahvaltı sofrasında annem "Oğlum, ho bizim Makbule de çok beğendi. Diyki aynı, köydeyken yediğimiz Zile pekmezleri gibi. Parası neyise verek de bize de getirsin bi külek." dedi. "Anne ne parası ya getiririm tabi ki." diye karşılık verdim. Bu pekmezi herkes Zile pekmezine benzetiyor: Kuşkulandım yoksa Zile pekmezini Nizip pekmezi diye mi satıyorlar. Ama satan adam bir güzel anlatmıştı yapılışını.

Mutfağa gidip annemin yağ külahı olarak kullanmak üzere yıkayıp kaldırdığı boş pekmez külahını aldım. Üzerindeki imal yerinin yazdığı kağıt yıkandığı için biraz yıpranmıştı. Beyaz kağıt üzerine siyah yazıyla imal tarihi ve adres yazıyordu . İmalt Tarihi:1986 - İmalat Adresi: Çağlayan Mahallesi 44. sokak No. Mamak-ANKARA
Bu adres bizim evden yüz metre, Makbule ablaların evinden üç dört ev aşağıdaki tahin fabrikasının adresiydi.

Muharrem AYDIN - Ankara
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

2. Öykü - 10 Ocak 2011
YE OĞLUM YE, BABANIN MALI GİBİ YE!

Hıdır'ın başında şenlik olsun diye yaktığımız ateş, köze dönüşmüştü. Gaguç'un Mustafası, "Ne güzel gardif (patates) közlenir." dedi. Elikonun Cemal'i "Şimdi daru (mısır) olsa ne güzel olur." sözünü bitirmeden , Gülaştı'nın Erol'u; "La pırakın bunları bu, tam tayuk ateşi" dedi.

Lise yıllarımdı, yaz tatilinde köye gitmiştim. Her zamanki gibi Hıdır'ın başında toplandık Gece yarısı yaklaşmış, çok güzel de ay ışığı. Plan yapıldı. Ben, Cemal ile Erol, Mustafa ile eşleştik. Her grup birer tavuk çalacaktık.

Cemal önde, ben arkada karşı mereklere doğru yollandık. Durduğumuz yer, Abdullah Dayımlar'ın kapısıydı. Cemal, merdiven altındaki kümesin kapısının açık olduğunu görünce "Ula tayukları dama (ahıra) almışlar, ben içeri giriyrim, birisi gelirse ıslık çal." dedi. "Ben ıslık çalamam" deyince "Sen gir, sağ tarafta pengellik var, bir tavuk kap gel, ben iyi bekçilik yaparım" dedi.

Ahırın kapısı kilitli değildi, içeri girdim zifiri karanlık. Sağ tarafa doğru yönlendim, direğe çarptım. Elimi yukarı doğru uzatınca bir gürültü koptu, tavuklar ahırın diğer taraflarına doğru uçuşurlarken, ben kendimi dışarı attım.

Hemen oradan uzaklaştık, köyün içine doğru. Saat gece yarısını geçmişti, fakat ortalık aydınlık gibi . Cemal önceden biliyordu tavuk çalınacak yerleri. Gülaştı Ablaların (Erolların) evinin önüne gelince durduk. Ben yolda beklerken Cemal, merdiven altındaki kümese yaklaştı. Elini tavukların kümese giriş deliklerinden içeri uzattı, bir iki gıdırtıdan sonra tavuk Cemal'in elindeydi. Sesi çıkmasın diye tavuğun boğazını sıkıyor, tavuk garip sesler çıkarıyordu. Sesi çıkmasın diye kazağının altına soktu.

Koşarak Hıdır'a geldiğimizde Erol getirdikleri tavuğu soymuştu. O hızla bizim tavuğu da kesip, derisini komple çıkarırken, "Ula ne eyi tayukmuş" dedi. Tavuklar Mustafa'nın getirdiği tereyağıyla kızarırken etrafa nefis kokular yayılmış olacakki, etrafımıza kedi, köpekler doluştu. Yediğimiz tavukların kemiklerini de onlara atıyorduk. Erol pişirdiklerinden hem kendi yiyor, hem bize veriyor. Yerken de ağzı dolu homurdanarak "Ula ne lezzetli tayuklarmış," diyor. Eliko'nun Cemali "Ye oğlum ye, babanın malı gibi ye." dedi. Cemal'le gülüştük. Epeyce acıkmışız ki tavukları bir somunla yiyip bitirdik. Karnımız doyunca Hıdır'dan avuçlarımızla suyumuzu içtik. Erol tava ve bıçağını da alarak hep beraber köyün içine kadar gittik. Oradan herkes evlerine dağıldı.

Sabah kahvaltısını öğlene doğru yapmıştım. Erol seslendi yola çıktım. "La Mahrem anam diyki bizim ziraatten aldığımız tavuğun biri yoktur."Elikonun Cemali de çeşmenin yanından Erollar'a doğru geliyordu. Aramızdaki konuşmayı görünce gülümsemeye başladı. Bize yaklaşırken gülümsemesinden Erol anlamıştı. "La Cemal yoksa?!.." demesiyle Cemal kahkahalar atarak köyün içine doğru koşmaya başladı, Erol da peşinden...

Muharrem AYDIN - Ankara
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1. Öykü - 09 Temmuz 2010
ÇAKMAK DA YOOK ATAŞ DA

İlkokulu bitirdiğim yılın sonbaharında gitmiştim Ankara'ya, ortaokulu okumak için. Köye geri dönmeyeli sekiz,on yıl olmuştu. Heyecanlıydım. Bu kadar aradan sonra köye giderken köydekilere ufak hediyeler aldım, tabi ki Kolaman'a da o zaman değerli olan iki paket Samsun sigarası. Yataklık'ta minibüsten indiğimizde köy, bana çok küçük geldi. Daracık, taşlı yollar, ufacık odalar. Sigaraları vermeye giderken, biri sarı biri siyah önünde iki dana elinde ince bir çubuk,"Biçi biçi" diye ahıra giderken rastladım Kolaman'a. Durdu bana doğru dönerek iyice inceledi, tanıdı. Sevindiği belliydi. Gülerek:

-La Mahrem sen misin? Hoş geldin, hoş geldin!dedi.

-Hoş bulduk Durmuş Amca sana sigara getirdim.

-Ver baham ula.

Paketleri aldı, birini ceketinin yan cebine koydu, diğerinin üzerini tamamen açtı. Sigaraları yarıya kadar dışarı çıkardı. Şaşırmıştım bu nasıl sigara açış? Sigaraların filtreleri dışarıda, eliyle filtrelerin hepsini kavrayıp sağa doğru büktü. Bütün sigaraların filtreleri kopmuştu.

-Ne yaptın Durmuş Amca? diye sordum.

-Ula oğlum böyle duman gelmiy, onun için goparıp içiyrim, diye yanıt verdi.

Paketten bir dal sigara çıkardı, ağzında yananla yer değiştirip sigaradan sigarayı yakarak, izmariti fırlatıp attı. İlkokul yıllarında Kolaman'dan kibrit isteyişim geldi aklıma. Olaylar, mevsimler film şeridi gibi geçti gözümün önümden.

Bizim ellerin güzelliğini hatırladım; sonbaharda cömertliğini, ahlatı, elması , çileği, hayvanlar için gazeli. Kışları donmuş kar üzerinde futbol, himan oynayıp, gayhı(kızak) kaydığımızı. Yazları hayatın erken başlayıp, güneşin batışıyla bittiğini,yayla zamanını, bazen güneş battıktan sonra da çalışmaların devam ettiğini, sabah geç kalkanın ayıplandığını.

-Ula güneş ne faat oldu, diye.

Akşam erken dönene işini erken bitirdi diye hayıflanıldığını. En güzelinin de ilkbahar olduğunu hatırladım bizim oraların. İlkbaharı çok severim , belki de ondan bana öyle gelir.

Güneş vurunca karlar erimeye başlar, kardelenler, sümbüller çıkar, topraktan su buharlaşır, ihtiyarlar hizaya geçer güneşten yararlanmak için çatmalarda. Ağaçlar yeşillenir. Bizim Çatalçamlar'ın yeşilliği de bambaşkadır. Kızıl ağaçlar, söğütler, kavağın hamı hası, meyve ağaçları birbirini örtüyor.Her taraf sanki çiçek tarlası. Patetes tarlamız var Çatalçam'da. Tarla ediysem, üç yüz dört yüz metrekare; orada iyi patates olur, toprağı biraz kumlu da ondan herhâlde. Biz de her yıl patates ekeriz oraya. Aslan Abim bostanı sürüyor, sağda Şahan isimli kara öküz, solda Altun, bitirmek üzereler tarlayı. Sonra patates ocakları yapıp ekeceğiz, önceden hazırladığımız ceviz büyüklüğünde yada büyüklerini ikiye böldüğümüz patatesleri.

Çatalçam hareketli. Kendini görmesen de kimin sesi, hangi bölgede kim var biliyorsun. Güneyden Şaban Dayıların oralardan "Ho oğlum ho, ohaa oha" sesleri geliyor. Kim olduğu görünmüyor ama herhalde Kemal Amca. Çittoyun Çayırları'ndan sesler geliyor görünmüyorlar, kızıl ağaç, söğüt, kavaklardan ama kalabalık oldukları belli. Yukarıda bir çift siyah öküz gidip geliyor. Tarlanın bir başından bir başına, kasketi başında öküzlere seslenişinden Kolaman olduğunu köydeki herkes anlar benim gibi.

Saadet Yengem seslendi:
-La Mahrem, öğle yaklaştı bi çay goyda gaynasın.

Aldım, yüzü isten simsiyah olmuş çaydanlığı, bir de küçük bakır tası, gözeye doğru vızdikliyerek giderken, annemin söyledikleri geldi aklıma. "Ham kavakların orası yılan yuvası, orada uyumayın sakın, dikkatli olun." Korktum birden, kavaklardan biraz uzaklaşarak derenin içindeki gözeye indim. Önce bir tas su içtim bir daha, her zaman eğilerek su içtiğim gözeden, buz gibi. Hak etmişti taş gözesi adını. Tarla biçme zamanları etraftaki bağ bahçelerden buraya gelirlerdi herkes su almaya. Suyu doldurdum çıktım yukarıya, daha önceki yıllarda ateş yaktığımız taşları düzellttim. Odunları daha önceden hazırlamıştım. Odunların önüne biraz ot ve çalı çırpı koyarak ateşlemeye hazır hale getirdim. Kibriti çaldım "Tıss" etti, hemen söndü. Bu sefer iki kirpidi aynı anda aldım ve otlara yaklaştırarak yaktım. Otlar biraz tutuşur gibi oldu ama ne kadar üflediysemde tutuşturamadım. Epeyce uğraştıktan sonra baktım ki bir kirpit kalmış kutuda. Onunla da yakamazsak okulda öğrendiğimiz teknikleri kullanırız diye aklımdan geçirdim. Tarlanın etrafında çakmak taşları çoktu, birbirine vurur yakarız yakamazsak da ikinci öğrendigimiz tekniği deneriz ağaçları birbirine sürterek. Son kipriti yakmaya cesaret edemedim.

-Yengee ataşı yakamadım gel sen yak! diye seslendim.

Kızarak söylenerek geldi. Kucağındaki bebeği (Ayhan Aydın) beşiğe bırakarak. Son kipriti sürttü, o da yakamadı. Ayağa kalktı etrafa baktı, çakmak taşı arıyor sandım. Kızarak:

-Get Kolaman'dan kirpit iste,dedi.

Kolaman, sigarasından dolayı kipritsiz olamazdı. Bizim bostandan hızla çıktım. Yukarıya doğru yonca tarlasının içinden geçerken yılanlar aklıma geldi. Koşarak çıktım yoncalıktan. Küçük derelerden koşarak inip çıkıyorum çevre yemyeşil, sanki her taraf çiçek tarlası. Fakat kayarak inip tırmanarak çıktığım sert kum tepecikleri sanki çölden bir bölge. Derelerden çıktığımda Kolaman göründü. Öküzlere ne dediği belli olmayan kalın gürültülü bir sesle çift sürüyor. Sağ tarafımda Gülüzar' yoncası yeni sıvarılmış gibi su içinde, sol tarafta Kibar Bibimler'in tarlası epeyce yükselmiş ciyetler, herhalde sonbaharda ektiler.

Biraz da çekinerek vardım Kolaman'ın yanına. Beni görünce "Ohaa!"dedi durdurdu öküzleri. Sağ elindeki mastayı, karasabanın tutağını tutan eline aldı. Boşalan eline ağzındaki meşhur sigarasını alarak, meşhur diyorum çünkü bizim oralarda sigaradan bahsederken Kolaman anılmadan geçilmez.

-Ne üst üste sigara içiyorsun Kolaman gibi?

-Kolaman gibi ne çekiyorsun sigarayı ciğerlerine?

-Ne yapacaksın bu kadar sigarayı Kolaman mısın sen?

Gerçi bazen sigara ağzındaykende konuşur, esirir, o zaman ne dediği hiç anlaşılmaz.
Sigarasını da konuşabilmek için eline aldı:

-Ne var?

-Durmuş Emmi yengem kirpit istedi.

-Kirpit yok.!...

-Çay kaynatacağız da kipritimiz bitti.

Öküzlere "Ho!" dedi beni duymazdan gelerek. Onun için çok değerli olan benzinli çakmağı aklıma geldi.Bana vermek istemedi kaybederim diye.O çift sürerken yanından yürümeye başladım tarlanın başına gelince geriye döndürdü öküzleri de. Sabanın tutağını sol elinden sağ eline geçirdi, bana baktı durdu:

-Durmuş Emmi valla kaybetmem çakmağını! dedim.

-Oğlum çakmak da yoook,ataş da dedim ya!

Elindeki sigaraya bakıp mahçup edip mecbur bırakmak isteyerek:

-Cıgaran yanıyo ya Durmuş Emmi? dedim.

-Ula bunu sabah evden çıkarken yaktım. Baktım ataşı unutmuşum söndürmeden peş peşe yakıyrım cıgaramı!

Emine Abla'nın sesiyle o ana geri döndüm.

-Ulaa herif danaları buldun mu?

Danalar ahıra girmişti bu arada. Sağ elini yukarı kaldırarak beni selamlayan Durmuş Amca da peşlerinden gitti.

Muharrem AYDIN
09.06.2010 - ANKARA
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Muharrem öğretmenim, yazılarını göndermek için bu linki TIKLAYABİLİRSİN ... aliaydoganaa@hotmail.com